Oyun içinde oyun-Yorum

Başbakan Tayyip Erdoğan, Washington'da düzenlenen toplantıda Türkiye'nin bir 'dehşet senaryosu' eşliğinde tartışılması konusu kendisine sorulduğunda, “Deli saçmalarıyla uğraşmam” demiş…

Oyun içinde oyun-Yorum

Dehşet senaryosu gerçekten de ilk bakışta insana 'deli saçması' gibi geliyor: Bomba yüklü kamyon Beyoğlu'nda postaneye giriyor, 50'den fazla ölü… Türkiye'yi iyice karıştırmak üzere Anayasa Mahkemesi başkanına suikast düzenleniyor… Her iki eylem de PKK'ya yükleniyor… Ardından PKK yüzünden ordu baskısıyla Kuzey Irak'a giriliyor… 'Deli saçması' bir senaryo gerçekten… Ancak konuyu ciddiye almamızı gerektiren pek çok yön var. İlki, 'dehşet senaryosu' adıyla tartışmaya açılanın bir süredir ülkemizde meydana gelen gelişmelerle fena halde benzeşmesi. Şemdinli sonrasındaki süreçte neler yaşadığımızı hatırlayalım: Trabzon'da bir rahip öldürüldü… Cumhuriyet gazetesine bomba atıldı… Danıştay'a baskın yapıldı… Hrant Dink bir suikast sonucu hayatını kaybetti… Malatya'da yayınevi basılıp misyonerler öldürüldü… Ankara'da Anafartalar Çarşısı'na bir canlı bomba saldırısı oldu... Her gün gelen yürek dağlayıcı şehit haberlerini de bu tabloya ekleyiniz… Türkiye'nin yakın dönemde yaşadıklarına bakılınca, pek de 'deli saçması' tersliğinde kaçmıyor Washington'da tartışılanlar… Bu da bizi bir noktaya götürüyor: Hudson'daki tartışmanın esas üzerinde durulacak yönü 'dehşet' diye yansıyan bombalar, suikastlar bölümü değil… Senaryo yazarları o bölümü bir 'veri' olarak metinlerine geçirmiş olmalılar… Tartışılmasını istedikleri, hiç kuşkum yok, senaryonun ondan sonraki bölümü: Hükümet Kuzey Irak'a girme kararı alırsa ne olur? Ve devamı: Askerler yönetime gelirse ne olur? Daha önce de burada değinmiştim: 20 Nisan 2007 tarihinde siyasî yetkililer ve değişik kurumlarla bir dizi temaslarda bulunmuş bir Amerikalı diplomatla görüşmüştüm, üç meslektaşla birlikte… Amerikalı diplomat David Satterfield, PKK'nın eylemlerinin sona ermesi, Kuzey Irak'taki ofisinin kapatılması ve bazı liderlerinin Türkiye'ye teslimi konusunda hükümeti adına söz vermeye gelmişti Ankara'ya; bize de, “Bunlar aylar değil haftalar içerisinde gerçekleşecek, göreceksiniz” demişti. Hudson tartışmasına bu bilgi eşliğinde yaklaşırsak ne görüyoruz: Toplantıya katılan bir 'analizci', “Şu sıralarda PKK liderleri yakalanıp Türkiye'ye teslim edilirse, bu Ak Parti'nin işine yarar” görüşünü aktarıyor; Türkiye'den katılan bir 'yetkili' de o görüşü onaylıyor… Toplantıda Kuzey Irak'taki Kürt yönetiminin Washington Temsilcisi Kubad Talabani'nin bulunduğunu da unutmayalım… Toplantı bu noktada 'deli saçması' olmaktan çıkıyor ve Türkiye'nin 'ulusal güvenliği' ile ilgili bir sorun haline dönüşüyor. Sağda-solda patlayan bombalar PKK'nın işi ise, devlet içerisinde yer alan herkesin görevi bu eylemlere bir an önce son verilmesini sağlamak değil midir? Ne demek oluyor “PKK'lılar teslim edilirse, AKP'nin işine yarar” gerekçesiyle kanlı eylemlerin devamının onaylanması? Bununla kime mesaj veriliyor: “PKK eylemlerini birkaç hafta içerisinde durdurtacak, liderlerini size teslim edeceğiz” sözünü veren Amerikalılara mı, Türk Genelkurmayı'ndan korgenerallerle aynı masada temsilcisi oturan kuzeydeki Kürt yönetimine mi? Askeri Ceza Kanunu'nda cezası öngörülmüş bir 'suç' değil midir bu? Amerika'daki kaynaklarım, toplantının Hudson Institute'ta yapılmasının, Genelkurmay Başkanlığı'na bağlı Stratejik Araştırma ve Etüd Merkezi (SAREM) tarafından istendiği ve konunun Genelkurmay 2. Başkanı Org. Ergin Saygun'un geçen yılın kasım ayında Hudson'a ziyareti sırasında kararlaştırıldığı iddiasında. Bütün tabloyu yeniden değerlendirmemizi gerektirecek bu vahim iddianın doğruluğundan emin değilim; doğru olmamasını diliyorum. Bu konuda nedense suskun kalmayı tercih eden Genelkurmay Başkanlığı'nın kamuoyuna bir açıklama borcu var. Suskunluk yanlış anlaşılıyor çünkü. Fehmi Koru/Y.Şafak
<< Önceki Haber Oyun içinde oyun-Yorum Sonraki Haber >>

Haber Etiketleri:
ÖNE ÇIKAN HABERLER