Hac mevsimi ve Hac heyecanı

Okuma Süresi 18 dkYayınlanma Pazar, Mayıs 24 2026
Paylaş
X Post
Hac mevsimi ve Hac heyecanı

          HAC  MEVSİMİ, HAC HEYECANI

     Zilhicce ayı girince bütün müminleri bir heyecan sarar. Zira bu ay, hac ve kurban ayıdır. Bir tarafta hacca gidecekler, diğer tarafta ise kurban kesecekler hep beraber bu ayın manevi lütuf ve ihsanlarından istifade etmeye çalışırlar.

Hacca gidenlerin, hele ilk defa gideceklerse, heyecanları görülmeye değerdir. Yaşları ne olursa olsun hepsinde tatlı bir telaş, tarifsiz bir heyecan vardır. Sadece onlarda mı? Tabii ki hayır. Hangi evden, hangi köyden, hangi mahalleden bir hacı adayı varsa oralardaki yakın akraba, dost ve arkadaşlarda da ayrı bir coşku, farklı bir sevinç gözlemlenir.

Bilemiyorum, şimdilerde köy, mahalle gibi dar alanlarda aynı heyecan hissediliyor mu? Mutlaka belli bir nispette hissediliyordur. Bizim çocukluk zamanımızdaki hac hazırlıklarını hatırladığımda; hac, hacca gitmek, hac için hazırlık yapmak, hacı adaylarını uğurlamak, uzun bir süre, belki bir, bir buçuk ay sevdiklerinizden ayrı kalmak, sonra yine onları hac dönüşlerinde karşılamak, sarılmak, ağlaşmak, evlerde tebrik ziyareti yapmak; o ziyaretlerde kurulan sofralar, yapılan ikramlar, ta o mübarek beldelerden binbir zahmetle getirilen hediyeler ve onların çoluk çocuk, eş dost ve akrabaya dağıtılması… Hele bir de bütün bunların yanında zemzem ve hurma ikramı, etrafa saçılan misk ü amber kokuları yok mu? O ev, o hane buram buram Mekke, Medine kokar; haccın mübarek manevî havası günlerce o ev ve hane halkı üzerinde, hatta köy ve mahallelerde bile hissedilirdi. Adım adım saydığım bu şeylerin her biri, çocukluk zamanlarımda yapılan uzun bir hac seyahatinin kısa bir özeti gibidir.

Çok değil, daha Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 2002 yılında alınan kararla iptal edilmesine kadar Türkiye’den hac seyahatleri genellikle otobüslerle yapılırdı. Çok az sayıda insan uçakla hacca gidebilirdi. Onlar da imkânı iyi olanlardı.

Ben şahsen anne babamın hac yolculuğuna çıkışını çok iyi hatırlıyorum. Hatırladığım bu anıların, 1970’li yılları idrak eden hemen hemen herkesin ortak anıları olduğunu düşünüyorum. Anne babam ve emsali yaşta olanlar belki Türkiye’de birkaç şehre gitmiş olabilirlerdi; ama o dönemlerde genellikle Anadolu insanı, köyünden, kasabasından dışarıya çıkmamış kişilerden oluşurdu. Ondan dolayıdır ki illeri, ülkeleri aşan uzun bir seyahate çıkmak, hele hac görevi için mukaddes bir yolculuğa niyetlenmek onlar için apayrı bir heyecandı.

Anne babam hacca gitmeden önce günlerce hazırlık yaptılar. Bazıları “Ne hazırlığı?” diye merak edip sorabilir belki. Tabii ki her yolculukta bir hazırlık olur. Şimdikiler çok bilmeyebilir. O vakitler mesela İstanbul’dan hacca gidenler için Mekke’ye kadar yaklaşık olarak on beş gün sürecek bir otobüs yolculuğundan bahsediyoruz. On beş gün gidiş, iki hafta hac için Mekke ve Medine ziyareti, on beş günde dönüş… Bir hac farizasını yerine getirmek için o günün şartlarında yaklaşık olarak bir buçuk aylık bir zaman dilimi demekti bu. Şimdiki gibi uçağa bin, in, otele yerleş; yeme içme hazır değil. On beş gün boyunca sürekli otobüsle yolculuk yapılır, uyuma ve dinlenme ihtiyacı da otobüste giderilirdi. Belli konaklama merkezleri vardı. Oralarda otobüsler mola verir; hacılar hem def-i hacet, hem temizlik hem de yeme içme ihtiyaçlarını karşılar, sonra bir sonraki konaklama merkezine intikal edilirdi.

İşte hazırlık derken asıl olarak bunu kastediyorum. Konaklama merkezlerinde yemek yapmak için herkes yanına köyden erzak ve nevale alırdı. Babamlar köyden birkaç arkadaşla anlaşarak aile hâlinde grup oluşturmuşlar, aralarında malzeme taksimatı yapmışlardı. Hatta yadırgayabilirsiniz; her ne kadar tehlikeli de olsa seyyar piknik tüpüne varıncaya kadar almışlardı. Çünkü ara molalarda çay, çorba ve yemek için başka çare yoktu o günler için. Bu, o dönemlerde oldukça yaygın bir uygulamaydı. En azından ben babamlarda bunu hatırlıyorum. Hacı adaylarının bu mübarek yolculuk esnasında otelleri otobüsler, lokantaları da piknik tüpüyle pişen yemeklerini yedikleri mola ve konaklama mekânları idi.

Bütün hazırlıklar tamamlandıktan sonra yolculuk günü gelmiş, anne babamı abimlerle birlikte ilçeye götürmüştük. İlçeye vardığımız zaman müftülük binasının önü adeta ana baba günüydü. Diğer köylerden gelen hacı adayları, yakınları, akrabaları, çoluk çocuklarıyla beraber o meydan adeta mahşeri andırıyordu. Herkes anne babasını, yakınını otobüslere bindirip uğurlamak için ilçeye akın etmişti. O gün öyle bir heyecan vardı ki… Bir yandan mukaddes beldelere yolculuk heyecanı, bir diğer yanda da evladı, yakını, dost ve akrabaları geride bırakma, ayrılık hüznü… Herkes birbirine sarılıyor, ağlıyor; son istekler ve dilekler iletiliyordu.

Müftülüğün önünde toplanan bütün hacı adayları, yakınlarıyla birlikte yapılan uğurlama duasına iştirak ederek “Âmin!” dediler. Duada neler yoktu ki… “Sağ salim gidip gelmeler, haccın kabul olmasını istemeler, Allah kaza bela vermesin, sevdiklerine tekrar kavuşmayı nasip etsin, mübarek beldelere bizden de selam götürün…” vs. Herkes gözyaşları içinde yüksek sesle “Âmin, âmin!” diyerek yapılan dualara mukabelede bulunuyordu.

Dualar bitmiş ve ayrılık vakti gelmişti. Vedalaşma anı ayrı bir gözyaşı dalgası meydana getirdi. Daha düne kadar babamla tartışan, kızan abim; anne babadan ayrı kalacak olmanın üzüntüsü ile ağlıyordu. Sadece o mu? Diğer hacı adayları ve yakınlarında da aynı ruh hâli müşahede ediliyordu. Nihayet vedalaşma, zor da olsa bitti ve anne babamla birlikte aynı köyden giden diğer hacı adayları otobüslere bindirildi. Şimdiki gibi cep telefonu yok, bir yerden arama imkânları da yok. Yaklaşık bir, bir buçuk ay anne babamızı bir daha görmeyeceğiz. Bu açıdan herkeste bir yönüyle hüzün ve gözyaşı, diğer yönüyle de buruk bir sevinç vardı. On beş yirmi kadar otobüs, kafile hâlinde art arda, kornaları çala çala, büyük bir alayiş ve debdebe içerisinde yola koyuldular. Hem otobüstekiler hem de yakınları, kafile gözden kayboluncaya kadar birbirlerine el sallıyorlardı. Hatta bazı gençler şahsî arabalarıyla ilçenin çıkışına kadar anne babalarının otobüslerine eşlik ettiler.

Bu hüzünlü uğurlamadan sonra neler olduğunu hac dönüşü onlardan dinliyorduk. Zaten işin muhabbeti de işte burada… Kafile önce Konya’ya uğrar ve orada Mevlânâ Hazretleri’nin huzuruna varılırdı. Daha sonra Urfa’ya geçilir, Halilürrahman makamında dualar edilirdi. Ardından Şam’a gidilir; orada sahabe mezarları, Ehl-i Beyt, Mevlânâ Hâlid ve daha büyük zatların kabirleri rahmet ve hürmetle yâd edilirdi. Emevî Camii’nde namazlar kılınırdı. Daha sonra ver elini Bağdat… Bağdat’ta Abdülkadir Geylânî Hazretleri, İmam-ı Âzam Türbesi ve daha nice mübarek merkadlere uğranır, binbir heyecan içerisinde yolculuğa devam edilirdi.

Bu, sanki bir sultanı görmeye giden birinin, sultana ulaşıncaya kadar ara oda ve koridorlardan geçerken her bir kapıdaki o sultanın yaverlerini, vezirlerini ziyaret ede ede, sonra da o büyük sultanın huzuruna çıkması gibi bir şeydi. Veya büyük bir üstadı görmeden önce onun çırakları, talebeleriyle hemhâl olup onlardan ders aldıktan sonra o büyük üstadı ziyarete gitmek gibi bir şey…

Otobüslerle ilerlerken yollarda zaman boşa geçirilmezdi. Görevli hocalar bazen sohbet eder, bazen hac vazifelerinden bahseder, bazen ilahi okur, bazen de toplu salavat getirttirir, bazen de Kur’an okurlardı. Hacı adaylarını maddî manevî hacca hazırlamaya çalışırlardı. Mekke’ye yaklaşıldığı zaman heyecan adeta zirve yapardı. İnsanlar oraya varmanın aşk u şevkiyle hamd ü senalar eder, gözyaşı dökerlerdi. Mekke’ye varılır, otellere yerleşilirdi. Yine erzak, nevale, tüp, piknik; her şey otele konurdu. Çünkü orada da yine yemeklerini kendileri yapacaklardı. Şimdiki gibi hazır yemek yoktu veya imkânları da buna müsait değildi. Hocalarının nezaretinde hac menâsikini (ibadet uygulamaları) yerine getirirlerdi. Sonra Medine’ye geçilir ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) ziyareti yapılırdı.

Zahiren avam zannedilen insanların  bu hac ziyaretinde, Mekke ve Medine’de duyup hissettikleri şeylerin  tarifi mümkün değildir. Zaten çoğu zaman onlarda bunu ifade etmede zorlanırlar. Hacıların hac dönüşü sonrası duyup hissettiklerini, yaşadıklarını kendi pencerelerinden anlatmalarına bakılınca hacdan ve hac yolculuğundan çok istifade ettikleri rahatlıkla anlaşılabiliyordu. Şimdi düşünüyorum da; haccın avam-ı nâsa kazandırdığı feyiz ve bereket buysa acaba havassın kazanımları nasıldır?

Hacıların dönüşleri de gidişleri kadar büyük bir heyecana sahne olurdu. Dönecekleri tarih belli olunca herkes anne babasını, yakınını karşılamak için ilçeye akın ederdi. Hatta bazıları otobüs kafilesini ilçenin dışında konvoy hâlinde karşılar; otobüsler kornalar çala çala, büyük bir sevinç ve heyecan tufanı içinde adeta bayram havasıyla ilçeye girerdi.

Yine müftülüğün önüne gelinir, o mahşerî kalabalık biraz sonra otobüslerden inecek anne babasını, yakınını gözlerdi. Hacıların otobüslerden inmesiyle beraber o kalabalıkta bir dalgalanma olurdu; tıpkı uğurlama esnasında olduğu gibi… Birbirini bulan anne baba ve çocuklar, gözyaşları ve sevinç çığlıkları arasında birbirlerine sarılır, onların mübarek ellerinden öperlerdi. Öyle ya, gidip de dönmemek de vardı. O dönemlerde uzun yollarda nice otobüs kazaları olur, nice hacılar yollarda veya hac esnasında vefat eder, mukaddes beldelere defnedilirdi. Bu sebeple hem anne babalar hem de çocuklar için sağ salim dönebilmek büyük bir nimet sayılırdı.

Hasret biter, eşyalar otobüslerden alınır, arabalara yüklenir, son bir kez daha topluca dualar edilir, “Âmin!” sesleri göklere yükselirdi. Ardından herkes yakınını alıp köyüne dönerdi. Eğer bir köyden beş altı aile hacca gitmişse onların dönüşüyle birlikte köyde adeta manevî bir bayram havası eserdi.

Hacılar birkaç gün dinlendikten sonra konu komşu, köy ve mahalle halkı tebrik ziyaretine gelmeye başlardı. Bu ziyaretlerde yemekler hazırlanır, sofralar kurulur; zemzem suyu ve hurmalar ikram edilirdi. Hacıların yaşadığı hatıralar, gördükleri mübarek mekânlar, yaşadıkları hâller hayırlı olsuna gelen misafirlere uzun uzun anlatılırdı. Hele eskiden hacca giden biriyle yeni gelmiş bir hacı muhabbete tutuşmaya görsünler… Artık o sohbetin uzunluğunu, tatlılığını ne sen sor ne de ben söyleyeyim; bitmezdi. Tabii ki bu esnada o hanelerde adeta yeniden bir hac atmosferi yaşanırdı.

Hac tebriğine gelen ziyaretçiler, hacıların o mukaddes beldelerde hissettiklerini dinledikçe kimi gözyaşına boğulur, kimi de o mübarek beldelerin hasretiyle yanar tutuşurdu. Bu da onlardaki o mukaddes mekânlara karşı olan ilgi ve alakanın artmasına, birçoğunun gönlünde de hacca gitme arzu ve iştiyakının meydana gelmesine vesile olurdu. “Rabbim, inşallah bize de nasip eder.” diye dua ederlerdi.

Oradan gelen zemzem suyu, hurma ve hediyeler insanlar için sıradan bir ikram değildi. Sanki mukaddes beldelerden gelen manevî, semavî bir sofra gibiydi. Özellikle zemzem ve hurma ayrı bir ihtiram görürdü. İnsanlar —sünnette olmadığı hâlde— zemzemi alır, ayağa kalkar, kıbleye yönelir; besmeleyle ve büyük bir hürmetle elini alnına götürür, içer, sonra da şifa olması için dua ederlerdi. O ikram edilen birkaç hurma ağızlara bir başka tat verir, adeta yemeye kıyamazlardı. Her hacı; çoluk çocuğa, akrabaya, komşuya mutlaka küçük de olsa birer hediye getirmeye gayret ederdi. Her ne kadar bu bir mecburiyet olmasa da hacılar, hacdayken evlatlarına, yakınlarına, dostlarına ne götürebileceklerini düşünür; ellerinden geldiği kadar herkesi sevindirmeye çalışırlardı.

Günlerce köy odalarında, sohbet meclislerinde o hacılar ve hacıların yaşadığı hatıralar konuşulur, dilden dile dolaşırdı. Adeta köyün tamamı manevî bir hac iklimine girerdi.

Hacdan dönen hacıların namazları değişir, ibadetlerinde daha derin bir huzur, saygı ve haşyet hissedilirdi. Bazıları kötü alışkanlıklarını terk eder, daha iyi bir Müslüman olmaya çalışırdı. Namazlarını cemaatle kılmaya, ibadetlerinde daha dikkatli davranmaya özen gösterirlerdi.

Evet, kısa zaman önceye kadar köyde, kasabada ve kentte hac önemli bir olaydı. Haccın tesir ve bereketi sadece hac yapanları değil, yakın ve uzak çevresini de etkilerdi. Mutlaka şimdiki hac ziyaretlerinde de aynı duygu ve düşünceyi yakalayan bir hayli mümin vardır. Dileriz bu hac mevsimi, duaların kabul edildiği, Müslüman dünyasının sıkıntılarının dindiği bir mevsim olur.