Rus araştırmacıların gözüyle Ergenekon

Samanyoluhaber.com Yazarı , Rusya Uzmanı Arif Asalıoğlu'nun yazısı

SHABER3.COM

29 Haziran’da Saffet Senih'in yazısında Ergenekon hakkında tarihi bir alıntı var. Üstad’ın talebesi orman mühendisi, Ali İhsan Tola’nın hatıralarından Ergenekon hakkında şunları aktarıyor: “Ergenekon Destanı diye bir destan yoktur. Onu İslâm’ın cibillî düşmanları, bilhassa bizim milletimizin özünden ve kökünden nefret edenler uydurmuşlardır. Aslında bu teşkilat 300 seneliktir ve son karakol Türkiye’yi temizlemek ve Türkleri buradan kovmak, çıkarmak için kurulmuş gizli, sırrî bir teşkilattır. T.S. ‘Asıl olan biziz’ derken bunu kastediyor ve kendilerinin dışındakileri ikinci sınıf vatandaşlardır. ‘Geldikleri yere gitsinler’ demek istiyordu. Ama neticeyi bilmiyordu. Allah yeryüzünde sâlih kullarını mirasçı kılmıştı. Onlara teslim edecekti. Yoksa ırk önemli değildi. Çünkü mülk O’nundur. Mülki istediğine verir. Zebur’dan sonra Kur’an’da da yazılmıştır. Allah yeryüzüne Sâlih kullarına mirasçı kılacaktır.” (Enbiya Suresi, 21/105)


Bu yazıda geçen Ergenekon (günümüzdeki derin devlet) ve ergenekon destanını (tarihi efsane) Türkoloji çalışmalında uzun geçmişi olan Rus ilim adamlarının yaklaşımlarından ele alacağız. Hem ergenekon destanı Rus kaynaklarda nasıl geçiyor, (ya da geçmiyor), hem de Ergenekon derin devleti ile Rusya’nın belli seviyede iletişimi olsa bile Batı ürünü olmasından dolayı temkinli tutumları anlatmaya çalışacağım. 

Bu yazı uzun bir tarihi makale olmadığı için anlatımlarda geçen, Moğollar (ve belki Hunlar) Türk halklardan mı, değil mi tartışmalı kısmına girmeyeceğim. Çünkü tarihi olarak farklı tezlerde deliller sunulan tartışılan bir konu. 

Rusya’da Türkoloji çalışmaları

Türkololoji araştırmaları, Rusya ve Rus Türkologları için çok eskiye dayanır. Uzun tarihe dayanan komşuluk ilişkileri, kültürel ve ekonomik birliktelik ve aynı coğrafyada var olma nedenleri ile Türklerin dil, kültür, sanat ve etnografik özelliklerini araştırmayı Ruslar için âdeta mecbur kılmıştır. Tarihî Rus destanlarında Hazar, Peçenek, Tatar, İskit ve diğer Türk topluluklarının kültürleri, kağanlarıyla ilgili bilgiler vardır. Kimi zaman da destan kahramanlarının adları Rus-Türk adlarıyla karışmaktadır.


Bilimsel olarak Rusya’daki Türkoloji çalışmalarını XVI. yüzyıla kadar götürmek mümkündür ki Türkiye ve Osmanlı kaynaklarında bu kadar geriye, kurumsal götürmek zordur (ya da kaynaklar kalmamıştır). Bunun yanı sıra Orhun-Yenisey yazıtlarının belli seviyede Rusya İmparatorluğu kontrolü bir alanda bulunması ve okuma çalışmalarının devam ettiği XVIII. yy. Türkoloji araştırmalarının temelinin atıldığı bir dönem olarak kabul edilmektedir. 

Özellikle I. Petro zamanında Dmitriy Kantemirin 1716’da Osmanlı İmparatorluğu’nun Yükseliş ve Düşüş Tarihi eseri dikkat çekicidir. I. Petro zamanında türkolojinin yanı sıra diğer bilimsel disiplin dallarının gelişmesinde atılan en önemli adım Rus Bilimler Akademisi’nin kurulmasıdır. Yine St. Petersburg Üniversitesi’nde açılan Doğu Dilleri Fakültesi Türkoloji ve Doğu dünyasıyla ilgili araştırmalar açısından çok önemlidir. Bu enstitü içinde kapsamlı çalışmalar yapan Türkoloji (sonra Moskova’da şubesi açıldı ve büyüdü) merkezinin 204 yıllık geçmişi vardır. Rus araştırmacıları ve Philipp Johan Strahlenberg, D. G. Messerschimidt, G. F. Müller, P. S. Pallas ve S. G. Gimelin gibi batılı bilim adamlarının Orta Asya ve Sibirya’yı araştırmaları Rus Türkologlarını da tetiklemiştir. Bu araştırmalar sonucunda Rusya’da çok sayıda türkoloğun yetiştiğini görmekteyiz.

Rus türkologların ortaya koydukları eserlerde Türk devletleri, stratejileri, mücadele yerleri, ekonomik kaynakları, yemek, av, giysi, kilim, el işleme ve müzik kültürleri, silah becerileri, dilleri, destanları ve çok sayıda konuda on binlerce kitap ve makaleler yayınladılar. Dolayısı ile Türk halkları ve Türk devletleri bu kadar detaylı takip eden Rus uzmanların, ergenekon destanı ve günümüzde Ergenekon derin devletini atlamaları mümkün değil. Bu konu aynı şekilde kapsamlı olarak Rus araştırmacıların takibine girmiş vaziyette.


Türk kaynaklarında ergenekon destanı

Fakat konunun daha iyi anlaşılması için önce Türk kaynaklarını irdelememiz gerekiyor. ergenekon efsanesi veya ergenekon destanı, kaynaklara göre Göktürkler’in yeniden doğuşuna ilişkin hikâye. (Balaban, Ayhan. İskit, Hun ve Göktürklerde Sosyal ve Ekonomik Hayat. T.C. Gazi Ü. Eski Çağ Tarihi Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi. 2006.) Önce sözlü olan efsane daha sonra çeşitli kaynaklarda bahsedilerek yazılı hale getirilmiş. Tamamı hakkında fikir birliği olmadığı ve yazılı metinlerde kısa özet şeklinde olduğu için "ergenekon efsanesi" şeklinde de isimlendirilmektedir. Ergenekon destanı olarak bilinen öykü, iki ana kısımdan oluşmaktadır.

14. yüzyılda Reşidüddin Hamedani'nin kaleme aldığı Cami’üt-Tevarih adlı eserinin Mujallad-i Awwal’in Bab-i Awwal birinci bölümünde Moğolların yaratılış destanı olarak anlatılan efsane. (Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi Vol. I, Milli Eğitim basımevi, İstanbul, 1971). Yani Ergenekon destanı ile alakalı ilk anlatımlar bir Moğol tarihçesinde geçer.

Eserin sahibi Reşidüddin Hamedani, Hamedan şehrinde bir Yahudi aileden 1247 yılında doğmuştur. Reşidüddin Fazlullah'ın büyükbabası bir nedim (saray mensubu) olarak İlhanlı İmparatorluğu'nun kurucusu Hülagû Han'a hizmet etmiştir. Babası ise saray eczacısıdır. Bir eczacı oğlu olan Reşidüddin Fazlullah, hekimlik öğrenimini yapar ve bir eğitilmiş hekim olarak Hülagû Han'nın oğlu Abaka Han'a hizmet vermeye başlar. Otuz yaşında iken İslam dinine geçmiştir. Reşidüddin Fazlullah'ın siyasi itibarı çabuk yükselir, Kazvin yakınındaki Sultaniye'de İlhanlı Büyük Vezir (Sadr-ı Azam, Sadrazam) sarayında görev verilir. Daha sonraları Reşidüddin Hamedani, bir vezir ve hekim olarak İlhanlı hanları Mahmud Gazan ve Muhammed Hüdabende'ye hizmet etmiştir.

Ergenekon hakkında anlatımların geçtiği eseri Cami’üt-Tevarih ise, Mahmud Gazan'dan (İran’daki Bir Moğol Beyi) Moğollar ve onların hanedanlığını ve eski tarihten Reşîdüddîn Hemedanî’nin yaşadığı döneme kadar olan tüm tarihi kayıtları içerir.

17. yüzyılda ise Şiban'ın (Moğol İmparatorluğu'nun ilk hanı Cengiz'in oğullarından Cuci'nin beşinci oğlu) torunlarından ve Hiva hanlanlarından olan Ebu'l Gazi Bahadır'ın (1643-1663 yılları arasında Hive Hanlığı yapan bir han ve aslen Harizmli tarih yazarı) kaleme aldığı Şecere-i Türkî adlı eserde de Moğollar’ın yaratılış destanı olarak anlatılır, bazı kaynaklara göre ise bir Türk destanıdır. (Dursun Yıldırım, "Ergenekon Destanı", Türkler, Vol. 3, Yeni Türkiye, Ankara, 2002)

Şecere-i Türkî kitabı 1663 yılında, Ebu'l-Gazi Bahadır Han'ın efsanevî devirlerden başlayıp daha sonra hanedanının geldiği Cengiz ve oğullarına geçerek Cuci Han yolu ile onların devamı olan Şeyban-Özbek hanları sülâlesinin kendisine kadar süren safhası ile çağının kaynaklarının elverdiği nisbette, Orta Asya tarihini anlatan bir eserdir. Çağatay lehçesinde yazılmıştır.

Ergenekon destanının Göktürklerin yaratılış destanıyla olan benzerlikleri gerekçe göstererek Türklere ait bir destan olduğunu iddia eden araştırmacılar da mevcuttur. (Orhan Çekiç, "Ergenekon Efsanesi Göktürkler'e ait..."". 1 Mart 2009)

Ayrıca Talât Sait Halman'a göre ise, bozkurt destanının genişletilmiş bir versiyonudur; mitolojik bir varlık olan bozkurtun koruması sayesinde soylarının tükenmesi tehlikesinden kurtulan ve yine bozkurtun sayesinde geçit vermez dağlarla çevrili ergenekon vadisinden çıkan bir Türk topluluğunun öyküsünü anlattığını iddia etmektedir. (Talât Sait Halman, Rapture and revolution: Essays on Turkish literatüre, Syracuse University Press, 2007, s. 12)

Hemen ilk kritiği burada yapmak isterim. Bir halkın ortaya çıkışını ve varlığını ilgilendiren böylesine önemli bir hikayenin-efsanenin kayıtlara 14. yy gibi geç bir vakitte geçmiş olmasının üzerinde düşünülmesi gerekir. İlk devre zamanlarda olmuş olsa bile Göktürkler’in bir devlet geleneği ve kayıt etme kültürü vardı. Bu kayıt kültürüne rağmen o dönemde yazılmamış. Ayrıca Göktürkler döneminde olma ihtimalini düşük görüyorum. Göktürkler’in büyük bir devlet olarak tarih sahnesine çıkışları tarihi bir zemin ve medeniyet üzerine olur. Ve bu nedenle de hızlı büyürler. Yani dört tarafı dağlarla çevrili bir alandan çıkmış, zamanın şartlarını pek bilmeyen bir topluluğun hemen büyük bir devlet şekline geçmesi zamanın şartlarında ve diğer devletlerle mücadele ortamında mümkün olmayacaktır. Ayrıca yine Göktürkler döneminde yazılan Orhun Yazıtları’nda (ki Göktürk Yazıtları olarak bilinir) bu hikaye hakkında hiç bahsedilmez.

<< Önceki Haber Rus araştırmacıların gözüyle Ergenekon Sonraki Haber >>
ÖNE ÇIKAN HABERLER