Üstad ve Besmeleyle başlayan yemekler

Çok önem arz eden ayrı bir husus da şudur ki, bir kimse bir şey yiyip içeceği zaman Allah’ın adını anarsa, yiyip içtiği o şeylerin insan bünyesinde meydana getirebileceği muhtemel zararlardan da korunmuş olur.

SHABER3.COM

ABDULLAH AYMAZ

Mustafa Yılmaz Hocamızın yazdığı Olaylar ve Dualar Hikayeleriyle Peygamber Efendimizin Dua ve Zikirleri isimli eseri merhum Mehmet Ali Şengül Ağabeyimizin kapsamlı takdim yazısıyla neşrolundu. İnşaallah büyük bir istifadeye vesile olur. Hoş üslubu ile kendisini okutturan bir cezbesi var…  Ben 40 başlıktan meydana gelen bu kitabın bilhassa baş kısmı üzerinde durmak istiyorum:

Yemeğe Başlarken Okunacak Dua başlıklı bölümde: Hz. Âişe (A. Anha) Vâlidemizin rivayet ettiğine göre, bir defasında Peygamber Efendimiz (S.A.S.), güzide ashabından altı kişi ile beraber bir şeyler yiyorlardı. O esnada dışarıdan yeni Müslüman olmuş ve henüz İslâmı davranışlarına tastamam aksettirmemiş  taşralı bir bedevî geldi ve daha Cenab-ı Hakk’ın yüce ismini bile anmadan birkaç lokmada sofradaki yemeği tüketiverdi. Hâdise gözlerinin önünde cereyan eden Allah Resulü (S.A.S.) ashabına dönüp buyurdu ki: ‘Eğer Besmele çekseydi yemek hepsine yetecekti.’ (Ebu Davud, Etime 15)

Yemeğe başlarken veya unutulup da sonra hatırlandığında Allah’ın isminin anılması ile ilgili olarak Resulullah Efendimiz’den (S.A.S.) sâdır olmuş bundan başka hadis-i şerifler de vardır. Özetle ifade edecek olursak, herhangi bir şey yer veya içerken Bismillah yahut daha evlâ olarak Bismillahirrahmanirrahim  demek yenilip içilen şeyleri bereketlendirir. Evet, Allah’ın yüce ismiyle azlar çok olur; yetmez gibi görünenler kâfi hatta artar hale gelir. Zira yemeğe ne şeytan bulaşabilir ne de avanesi ulaşabilir. Üzerine Besmele çekilmeyen yemeği ise şeytan kendine ait sayar ve Besmele çekilene kadar kendisi o yemekten yediği gibi avanelerini de o sofraya ortak eder. Dolayısıyla da yemeğin bereketi kaçar, çok bile olsa azalır, doyuracak kadar bile olsa doyurmaz hale gelir. (…)

Çok önem arz eden ayrı bir husus da şudur ki, bir kimse bir şey yiyip içeceği zaman Allah’ın adını anarsa, yiyip içtiği o şeylerin  insan bünyesinde meydana getirebileceği muhtemel zararlardan da korunmuş olur. Zira Allah’ın ismini anmak suretiyle söz konusu zararlardan yine O Hâfız ve Hafîze sığınmış olmaktadır. Allah Resulü’nün (S.A.S.)  de bir hadis-i şeriflerinde müjdelediği üzere, Allah’ın nâm-ı celili ile O’na sığınıldığında insana zarar verebilecek hiçbir şey yoktur. Bu husus çok ehemmiyetli olduğu için, ayrıca uzun uzun üzerinde durmak gerekecektir.

Üstadımızın büyük talebelerinden Albay Hulûsi Ağabeyle, “Ahmed Feyzi Kul Ağabeyimiz 1960’lı yılların son zamanlarında İzmir’de Mustafa Birlik  Ağabeyimizin evinde sohbet ediyorlar. Konuşmaları da bir teyp tarafından  kaydediliyor. Hulûsi Ağabeyimiz diyor ki: Eğirdir Komanda Birliği’ne tayinim çıktı. Namazlarımı kılıyorum zaten Nakşî tarikatındanız ama benim içimde bir boşluk var. İçimden hep yaşayan ve her mühim meselemi sorup danışabileceğimi bir şeyhim olsun istiyorum. Eğirdir de Şeyh Mustafa diye bilinen (Aziz Üstün) bana “Senin aradığın zât şu karşıki dağın arkasındaki Barla’da bulunuyor” dedi. 

Üç-dört kişilik bir grupla yola düştük yanına varınca daha ben hiçbir şey demeden Üstad Hazretleri bana ‘Kardeşim ben şeyh değilim. İmam Gazzali ve İmam Rabbani gibi bir imanım. Zaman tarikat zamanı değil. İman problemi var. Biz Kur’an hakikatleri ile buna karşı hizmet edeceğiz’ dedi. Sonra yemek geldi. Yedi-sekiz kişi varız. Sofraya konulan yemek ancak bir çocuğu doyuracak kadar. Üstad Hazretleri “Evvela bir ücretini verelim’ dedi. Sonra orada bulunan her birimiz için yüzümüze teker teker bakarak birer –Bismillahirrahmanirrahim!..’ dedi. Sonra da ‘Buyurun!’  dedi. Biz o kadar kişi o bereketlenen yemeği bitiremedik. Çoğu arttı… 

Aradan bir vakit geçti. Karsta iki obur arkadaşla bir akşam bir arkadaşımızın ziyaretine gittik. Kapıyı çaldık…  Habersiz gelmiştik. Kapı açıldı. Karı-koca ikisi küçük bir kapta akşam yemeği yiyorlardı. Başka bir şeyleri yokmuş. Hazırlığımız yok diye telaş ettiler. Hanımı çekilip gitti. Ben Üstadın Besmele çekişini anlattım ve gelin hep beraber onun çektiği gibi birer Besmele çekelim, dedim. Çektik. Normalde o yemek yanımdaki iki obur arkadaşımın dişlerinin kovuğunu doldurmazdı ama hepimiz o Besmelenin bereketiyle o yemeği bitiremedik. 

Daha sonra emekli olup Elaziz’e (Elazığ) gidip yerleştim. Her ikindi  namazından sonra  camiden dershaneye gider sohbet ederdik. Yazları pazar günleri de 15-20 kişilik cemaatimizle kırlara, bahçelere çıkıyorduk. Bahçe bizden bohça sizden der, bir dostumuzun  bahçesinde, bir dostumuz da hepimize yetecek kadar yiyecek hazırlayarak getirdiği yiyeceklerle ders yapardık. Bir pazar günü de bir velime münasebetiyle bir kardeşimiz 25 kişilik bir yemek hazırlamıştı. Fakat Muş’tan, Diyarbekir’den, Urfa’dan, Malatya’dan kardeşler ‘Hava çok güzel… Bu Pazar da Hulûsî Ağabey bahçeye çıkıp ders yapacak… Bizler de katılalım diye, otobüslerle bize katıldılar. Tabii çok büyük bir kalabalık meydana geldi. Yemek sahibi ne yapacağını şaşırıp kaldı. Şehre gitse çok geç olacak. Ben dedim ki: ‘Hiç telaş etmeyin… Ben Üstad Hazretleri’nin bir kerametine şahit olmuştum. Gelin onu hep beraber taklit edelim. Siz bana bir mikrofon verin. Bunun üzerine bana bir mikrofon verdiler. Ben şâhit olduğum üzere, Üstadın ne söylediğini nasıl içten bir Besmele çektiğimi anlatıp ‘Haydi şimdi aynen öyle hep beraber bir Besmele çekelim, dedim. Neticede Cenab-ı Hak, taklidine bile keramet ikram eyledi. O kadar insan o kadarcık  yemeği yediler, doydular hatta arttı bile!..”

Elbette ben bu bildiğim olayı bütün detayları ile ve aynı kelimelerle tam olarak anlatamamış olabilirim. Kusura bakılmasın aklımda kaldığı kadarıyla meâlen anlattım. Mustafa Yılmaz kardeşimizin bu güzel kitabını baştan sona okur inşaallah tam istifade ederiz.  

<< Önceki Haber Üstad ve Besmeleyle başlayan yemekler Sonraki Haber >>
ÖNE ÇIKAN HABERLER