Yaşatma ideali bir ütopya mıydı

Samanyoluhaber.com Yazarı M. Ertuğrul İncekul'un yazısı

SHABER3.COM



Yeni Ümit, Ocak-Mart 1999 sayısının Yaşatma İdeali yazısını tekrar tekrar okuyorum ve her seferinde farklı pencereler ve ufuklar açılıyor, bu ufukta bir seyahatim olacak, isteyen buyursun gelsin...

Yazının başlangıç cümlesi: Bugüne kadar hiçbir ideoloji, insanları uzun zaman bir arada tutmayı başaramadı.

Gözümün önünde nice vaatlerle ve gösterişlerle gelen komünizm, faşizm gibi ideolojiler, akımlar beliriyor. Hiç birisi insanlığa huzur vermedi. İnsanlık ise pek nazlı artık. Sistemlere, ideolojilere karşı pek mesafeli ve temkinli, hatta şüpheci.

Büyük vaatler, büyük iddialar düşünce enkazları olarak tarihin karanlık sayfalarında duruyorlar. Ama her çıkan yeniden ve yenilikten de bir umutlu olma hali mevcut, yorulmadı insanlık beklemekten, yalancı şafakların ardından gitmekten.

Yeryüzünde fikirler, inovasyonlar, güçler hep merkez değiştirip duruyorlar. Önceki hatalar tekrar etmezse ve bize düşen sorumluluğu bu sefer yerine getirebilirsek, insanlık bayramı bir kez daha yaşanabilir olduğunu düşünüyorum. 

Bir ideal ve değerler bütüne inananlar olarak eğer belli şartları yerine getirebilirsek bunalan dünyanın ve insanlığın dertlerine çareler üreten tarafta olabiliriz. Yoksa sadece karanlığa ağıtlar yakan, rüzgarın önündeki çer çöp gibi savrulup gidenlerden olmamız kaçınılmaz gibi görünüyor. 

Bu şartların başlıcaları ise tutarlı stratejiler, akli, mantıki, rasyonel hedefler, fikir ve değerler ekseninde bir mefkûre veya idealler bütünü, iyi bir organizasyon gibi kozalite planında bazı unsurları sayabiliriz. 

Yukarıda bahsi geçen şartları yerine getiren devletler, milletler başarılı olabildi ama sağlam bir gaye ve mefküre ile birleşmeyen her politika ve oluşumun sonu hüsran oldu bugüne dek maalesef. Pragmatik, popülist rejimler, liderler gelecek vaat etmiyorlar, etmeyecekler. Sadece zaman ve enerji kaybı, insanlık israfı.

Bir Almanya, İngiltere veya Japonya gelenek ve kültürüne sahip çıkarak medeniyet arenasına çıkmış milletler. Bilim ve bilgiyi, gelenek ve mazinin birikimleri ile iyi sentezlemiş ve yükselmiş milletler. Ya biz? Hâlâ milletine zulmetmeyi vatanseverlik, maziye küfretmeyi aydınlık emaresi görmüyor muyuz? Burjuva ve iktidar,  aydın geçinenlere para ve makam dağıtarak istediğini söyletmiyor mu? Kim karşı duracak bunca haksızlık ve hukuksuzluğa? 

Sağlam fertlerden oluşan toplulukları yıkmak çok zordur. İnanmış, öz kritiğe açık, olay ve hadiselere bütüncül bakabilen, ahlâklı bireylerden oluşan bir topluluğu kim durdurabilir ki? Tam tersi de hissi davranan, bir gün dediği ve yaptığı diğer gününe uymayan, ahlâklı olduğuna sadece kendisi inanan, para ve menfaati hayatının yörüngesine koymuş, yüzergezer fertlerden oluşan bir topluluğu kim ciddiye alır ki? 

John Locke’un bahsini ettiği sivil toplum yerini politik topluma bırakırsa ki, Türkiye özelinde Hizmet Hareketi sivil topluma geçişte önemli bir boşluğu dolduruyordu, böylesi politik bir toplumun fertlerinden pragmatik yaklaşımlardan ve davranışlardan öte ne yapmasını bekleyebilirsiniz ki?  

Yuvasına yiyecek taşıyan karıncaların her birisi bir yerden çekerse hiç bir hedefe varamayacağı gibi, mefküresi ve davasına inancı tam olmayan bireylerle de ne zihni olgunluğa ve kalbi kıvama, ne de hedefe varılamaz, mesafe alınamaz. Ortak idealin içselleştirilmesi ile iyi bir organizasyon ve farklı fikirlerden istifade, hür düşüncenin hakim olduğu kolektif zihinler, bir çok aşılmaz görünen meselelerin aşılmasını sağlayacaktır. Mefküre ve ideallere hummalı, vazgeçmeyen, tam inançlı, vefalı ve erdemli bireylerle ulaşılabilir ancak.

Hedeflerin ve muvaffakiyetlerin önündeki engeller ise; rahatından taviz vermemek, gevşeyen iradeler, vurdumduymazlık, okumaktan kopukluk olabileceği gibi bazen de güven vermeyen liderler, tutarsız rehberler, sınırlı yetenekler, aydınların ufuksuzluğu, içinde yaşanan hadiselerin ciddiyetini kavrayamamak, motivasyon eksikliği, pragmatist düşünceler sayılabilir.

Hedefsizlik ölümdür. Üçüncü dünya milletleri hep boşluğun, aylaklığın kurbanıdırlar. Atom altı parçacıklar bile devamlı hareket halindedirler. Hayat harekettir. Halbuki insan evrenlere açık bir potansiyelin sahibidir. Özel donanımlı tam bir potansiyel şaheseridir. Allah'a dayanıp, sa'ye sarılıp, yüksek hedeflerin peşinden gidebilecek yegane varlıktır.

Köprülerin yıkıldığı, uçurumların bizi yutacak kadar ayak ucumuza geldiği, yolların yürünmesinin zor olduğu böylesi fetret dönemlerinden kimse normal çabalarla çıkacağımızı beklemesin! İnsanüstü bir gayret, fevkalade performans ve cins dimağlara çok ama çok şiddetle ihtiyaç var. Yaşama yerine yaşatmaya kendini adamışlarla çıkılabilir bu sarmaldan.

Doksanların başında başlayan hicret motivasyonu ile yıllarca farklı ülkelere ve daha önce gidilmeyen coğrafyalara binlerce arkadaşımız gitmişlerdi ve ellerindeki imkanlara göre harika işler ortaya koydular. Ben de o bahtiyarlardan birisi olduğum için çok şanslıydım. Ama 15 Temmuz sonrası bu sayılar on binlere ulaştı. 20 bin ailenin göç ettiği ülkeler oldu. Şimdi şapkayı önümüze koyup tekrardan ideallerimizi, ne uğruna bu acılara, fedakarlıklara katlandığımızı, yeni geldiğimiz toplumlara nasıl uyum sağlayacağımızı, katkıda bulunacağımızı gözden geçirmemiz gerekmez mi? Her şeyden önemlisi inandığımız değerleri ve uğruna ömür geçirdiğimiz ideallerimizi nasıl anlatacağımızı, ne tür argümanlar ortaya koyacağımızı ve hangi enstrümanları kullanacağımızı yeniden, yine yeniden olmadı tekrar yeniden düşünmemiz, derdini çekmemiz, yeni yollar ve yöntemler bulmamız gerektiğini düşünüyorum. Bizi ve çocuklarımızı güvenli bir geleceğe taşıyacak olan formül bu olsa gerek.

Bugün en güçlü devletler milyarca paralar harcayarak lobi faaliyetleri yapıyorlar. Hizmet okulları ve kültür merkezleri de yıllarca bu misyonu üstlendi. Hala pek çok ülkede faaliyetlerine devam ediyorlar. Yüzbinlerce farklı milletten insanın yüreğine ve hayatına dokunuldu. İstihdam oluşturuldu. Şartların olumsuzluğu mazeret yapılmadı. Türkiye dahil Hizmet'in en büyük sermayesi hep insan gücü oldu. Binalar, kurumlar gitse de insana yapılan yatırımlar bakidir.

Kim ne derse desin bizim dünyamızın kültür mirasının münevverleri ve insanlık semasını aydınlatanlar, ister Batı ister Doğu'dan olsun, çileyle, yüksek idealleri, yaşatma ve insanlığa faydalı olma mefkûreleriyle, yokluğun içinde varlık gösterme azimleri, kaba softalar, zorbalara karşı dik duruşlarıyla, ferdi enerjileri, aklı ve mantığı iyi okuması, çağının dilini iyi kullanabilmeleri ile asırlara meydan okumuşlardır. Unutmayalım hâlâ insanlık olarak bu mirasın çocuklarıyız.

<< Önceki Haber Yaşatma ideali bir ütopya mıydı Sonraki Haber >>
ÖNE ÇIKAN HABERLER