Kapıyı çalma

Kapıyı çalma

1981 yılında İsviçre Hükümeti’nin karşılıksız bursunu kazanarak Cenevre Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz bölümüne gittim. Bölüm başkanı Profesör Dr. Pierre Montandon hoca idi. Kendisi ve ailesi, hem Cenevre’de hem de İsviçre’de tanınan insanlardı. Hoca, Kulak Burun Boğaz, genel cerrahi ve patoloji olmak üzere üç ihtisas sahibiydi. Ayrıca Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz bölümünde de bulunmuştu. Bundan dolayı da bu klinikle çok sıkı ilişkileri vardı. Hemen her sabah oradaki hocaları arar, onların neler yaptığını, kendilerinin ne gibi vakaları olduğunu onlarla paylaşırdı.

 

Hoca, ilk geldiğim günlerde bana yemek durumumu ne yaptığımı sordu. Ben de, “Neyin ne olduğunu bilemediğim için, şimdilik yiyeceklerimi kendim pişirip kendim hazırlıyorum” demiştim. Hoca; “Aynen bildiğin gibi devam et” demişti.

 

Ben Cenevre’de iki yıl kaldım. Hocalarla, asistanlarla, diğer çalışanlarla çok güzel diyaloglarımız oldu. Literatüre geçen bir araştırmamız da önemli dergilerde yayınlandı. Değişik uluslararası kongrelerde ben de bu yayını sundum. Sonra da Türkiye’ye gelince, bu çalışma ile ilgili altyapıları tamamladıktan sonra, bulunduğum yerlerde meslektaşlarımla bu bilgi ve tecrübelerimi paylaştım. Yayınımız, yenidoğan bebekler dahil yetişkinler için de işitme seviyelerini objektif olarak, işitme potansiyelleri denilen ve kayıtlarla tespit edebilen bir çalışmaydı.

 

Cenevre’deki sürem dolunca, hoca bana orada kalmamı teklif etti. Ben de kendisine teşekkür ederek ülkeme dönme isteğimi bildirdim. Buna da saygı duydu. Bana; “Burası senin evin, her zaman, her konuda buraya gelebilirsin, bizimle lütfen irtibatlarını da kesme” demişti.

 

Klinikten ayrılıp Türkiye’ye döneceğim gün sabah kliniğe geldim. Toplantı odasında hoca, beni uğurlama programı hazırlamış. Yiyecek, içecekler getirtmiş. Klinikte çalışan herkesi de davet etmiş. O gün de Ramazan’dı. Ben, “Bugün Ramazan olduğu için bunların hiçbirinden yiyip içemem. Bu hazırlıklarınızdan dolayı sizlere çok teşekkür ediyorum. Beni lütfen yemiş ve içmiş gibi kabul edin” dedim. Programdan sonra hoca beni hastanenin kafeteryasına davet etti. Oturduk, çay siparişi verdi. “Ben çayı da içemem” deyince hoca bana; “Ramazan ne demektir ve neler yenilir, neler yenilmez, süre ne kadardır? Ramazan’la ilgili kısa bir bilgi verebilir misin?” deyince ben de kısaca Ramazan’ı anlattım. Sonra hoca; “Hakikaten çok ciddi bir nefis terbiyesi ve disiplini” demişti.

 

Aradan 3-4 sene geçti. Cenevre’ye bir tıbbi kongre için geldiğimde, hocayı odasında ziyaret ettim. Tıbbi konuları konuştuktan sonra gerek Türkiye’de, gerekse Türkiye dışında birçok ülkede Fethullah Gülen Hocaefendi’nin teşvik ve tavsiyeleri ile başlatılan ve geliştirilen diyalog ve eğitim faaliyetlerinden bahsettim. Ben sözümü bitirince, hoca son sürat odasından bir yere gitti. Ben herhalde bir hastası vardı, onu görüp geleceğini düşündüm.

 

Biraz sonra klinikteki bütün hocalar ve asistanlar, hocanın odasının yanındaki konferans salonuna geldiler. Meğer hoca onların hepsini çağırmış. Sonra onlara; “Bizim Şerif Ali, çok enteresan ve güzel şeyler anlattı. Bir de siz dinleyin” dedi. Ben onlara da hocaya anlattığım gibi Türkiye’deki ve yurtdışındaki diyalog, hizmet ve eğitim faaliyetlerini anlattım. Sordukları soruları cevaplandırdım. Hoca da, gelen akademisyenler de tebriklerini belirttiler. Sonra ben müsaade istedim.

 

Aradan bir yıl geçti. Bir grupla birlikte Moğolistan’da açılmış olan okulları ziyarete gidecektik. O zaman e-mail yoktu. Faksla Montandon hocayı bu geziye davet ettim. Daveti kabul etti ve geldi. Ziyaret ekibimizdeki insanlarla tanıştı, arada samimiyetler gelişti. Okulları, resmi makamları ziyaret ettik.

 

Hoca, bu okulların buralarda açılmasının, insanlık adına bir tecrübe paylaşımı olduğunu bizzat yaşayarak görmüş oldu.

 

Bu ülkedeki idareci arkadaşlarımız, hocanın yanına hemen her gün, hem bu ülkedeki üniversitelerden birinde okuyan, hem de aynı zamanda açılmış olan bu okullardaki öğrencilere rehberlik yapan ve İngilizce bilen farklı bir arkadaşımızı verdiler.

 

Bir gün akşam hoca bana; kendisine rehberlik yapan öğrenciyi göstererek, “Bu kadar mükemmel gençleri nerelerden ve nasıl buluyorsunuz? Her gün beraber olduğumuz bu gençler birbirinden değerli. Bugünkü de çok çalışkan ve gayretli bir arkadaş” dedi. O gün hocanın yanında olan genç, üniversite öğrencisi ve belletmen arkadaşımız bu sözleri duyunca ağlamaya başladı. Hoca bana “Niçin ağlıyor?” diye sorunca ben de bilmiyorum dedim. Sonra niçin ağladığını gence sorduk.

 

O da; “Ben Bingöllüyüm, ilkokul son sınıftayken ailemiz İstanbul’a, Ümraniye’ye taşındı. Babam İstanbul’da inşaatlarda çalışmak için buraya gelmişti. Ben ilkokulu bitirmiştim. Benim planım da babam gibi inşaatlarda çalışmaktı. O sene de bizim evimizin hemen yanında, sonradan öğrendiğim ve Hizmet Hareketi’ne ait lise ve üniversite öğrencileri için bir yurt yapılmıştı. Yurdun müdürü bana; “Sen gel bu yurtta kal, buradan da ortaokula gidersin” demişti. Ben de babama sordum. Babam da “Tabii ki kalabilirsin” demişti. Ben hem ortaokul hem de liseyi burada bitirdim. Üniversiteye gireceğim sene, yine buradaki yurdun müdürü bana; “Evet, sen Türkiye’de de bir üniversiteyi kazanabilirsin. Ama Moğolistan’da okullarımız açıldı. Orada belletmelere ihtiyacımız var. Sen oraya okulların yurtlarında kalan öğrencilerin belletmeni olarak gidersen, aynı zamanda üniversiteyi de bitirirsin, çok iyi olur” dedi. Ben de babama sordum. Babam da; “Şimdiye kadar bu insanlardan bir kötülük görmedik, çok iyi insanlar, onlar ne diyorlarsa sen öyle yap” deyip izin verdi. Ben de bu şekilde Moğolistan’a gelmiş oldum. İstanbul’a geldiğimde anadilim Kürtçe olduğu için Türkçeyi zor konuşuyordum. Bu yurtta kalarak Türkçeyi öğrendim. Ortaokul ve liseyi burada bitirdim. Şimdi de Moğolistan’a geldim. Burada da İngilizce, Moğolca, Rusça öğrendim. Eğer bir güzellik varsa, bunlar benden değil, işte buralarda bize rehberlik yapan müdürden, öğretmen abilerimizden ve bu güzel hizmetten kaynaklanıyor” dedi. Hoca; “Evet şimdi daha iyi anlıyorum Hizmet’in ne demek olduğunu ve ne işe yaradığını” demişti.

 

Bir gün başka bir şehre uçakla giderken hoca bana bu seyahate nasıl gelebildiğini anlattı. “Senden faks gelince, sekreter faksı bana getirdi. Gidilecek tarih çok yakındı ve benim de gerek hastaları kontrol, gerekse yapılacak ameliyatlarla ilgili daha önce verilmiş randevularım vardı. Sekreter, bunları bilmesine rağmen bana; “Efendim, ben bu randevuların hepsini ötelerim ve ayarlarım, siz bu daveti kabul edin” dedi. Ben evet veya hayır demedim.

 

O gün akşam eve gelince, televizyonda bir belgesel izliyordum. Belgeselde bir aslan yavrusu, ceylan yavrusunu kovalıyordu. Sonra yorulunca kovalamayı bıraktı. Ertesi gün yine aynı şey oldu ve aslan yavrusu ceylan yavrusunu yakalayamadı. Üçüncü gün, aslan yavrusu, ceylan yavrusunun gittiği yoldan takip etmektense, bypass yaparak daha kestirmeden gittiğinde yakalayabileceğini düşündü ve de öyle yaptı. Neticede de ceylan yavrusunu yakaladı.

 

Böyle bir neticeyi görünce, aklıma senin bana o günkü gönderdiğin davetiye geldi. Kendi kendime; “Acaba ben de hayatımda hep böyle çizilmiş olan bir yoldan mı gitmeliyim, yoksa ben de hayatta bazen bypass yapamaz mıyım?” diye düşündüm ve ertesi gün sekretere tamam gidiyorum. Sen Şerif Ali Bey’e bunu bildir ve randevuları da ayarla dedim ve öyle geldim” demişti. Bu da hakikaten çok enteresan bir durumdu ve şahsen böyle bir değerlendirmeden ben de kendi adıma bir ders çıkardım.

 

Hoca, okulları, oraya hizmet için gelmiş olan öğretmenleri, belletmenleri, iş adamlarını gördü, onlarla konuştu. Resmi makamları birlikte ziyaret ettik. Çok kıt imkanlarla neler yapılabildiğine şahit oldu. Türkiye’den gelip oralarda hizmet eden bu arkadaşların fedakarlıklarını takdir etti.

 

Moğolistan’ı ziyaretten sonra İstanbul’a geldik. Daha önceden randevu alarak, Altunizade’de Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ziyaret ettik. Hoca, Moğolistan’da gördüklerini Hocaefendi ile paylaştı. Bu yapılan faaliyetleri, oradaki fedakarca çalışan idarecileri, öğretmenleri, belletmenleri anlattı. Hizmet Hareketi’ndeki bu güzel fikirleri, bu gençlerle ve iş adamlarıyla paylaştığı ve onları motive ettiği için Hocaefendi’ye teşekkür etti. Daha sonra da Hocaefendi’ye değişik konularda sorular sordu. Bunlar; “Dünyada genel anlamda insanlar bir radikalizme doğru mu gidiyor? İleride din savaşları tekrar olur mu? İslam’da şiddet var mı?” gibi sorulardı. Hocaefendi de bütün sorularını cevaplandırdı.

 

Müsaade isteyip Hocaefendi’nin yanından ayrıldık. Asansörde inerken bana, “Sen hiç tercüme etmeseydin de ben Hocaefendi’nin bütün dediklerini anladım, tahmin ediyorum o da benim dediklerimi anladı” demişti. O zaman bu durumun nasıl olabildiğini sormak aklıma gelmemişti.

 

Ertesi gün hocayı havaalanına bırakmak için oteline geldim. Biraz oturduk. Hoca bana, “Bu gördüklerim, yaşadıklarım, Hocaefendi ile görüşüp tanışmam, çok çok önemli idi. Bana bunları tanıttığın için sana çok teşekkür ediyorum. Ne olur dünyanın her yerinde başlatılan bu güzel işleri devam ettirin. Biz maalesef batı dünyası olarak, bir kapitalizm batağına battık, insanlığımızı unuttuk. Eğer siz bu güzel işleri bu şekilde geliştirerek devam ettirirseniz, bir gün biz sizin kapınızı çalıp; “Yaptığınız bu güzel işleri bize de anlatın, biz de öğrenelim ve pratiğini yaparak, birbirimizi kırmadan insanca hep birlikte yaşayabilelim” diyeceğimiz gün gelecek” demişti.

 

Sonra da hocayı havaalanından Cenevre’ye uğurladım.

 

Daha sonraki zaman dilimlerinde, birlikte çalıştığımız diğer hocaları, asistanları ve klinikte çalışanlardan birçoğunu bu şekildeki ziyaretlerimize davet ettim, onlar da geldiler. Halen hepsiyle de diyaloglarımız devam ediyor.

 

Moğolistan’la ilgili hoca ile aramızda yazıştığımız faksları, olayları ve ziyaretle ilgili diğer konuları “İsviçre’den Moğolistan’a” adı altında yayınlanan bir kitapla okuyucularla paylaşmıştım.

YAZARIN SON YAZILARI