Manevi terakkimizin müthiş gücü

Abdullah Aymaz

Abdullah Aymaz

12 Şub 2024 10:57
  • Üstad Hazretleri Hutbe-i Şâmiye eserinde İslâmiyetin  mânen terakkisini şöyle izah ediyor:  “Biliniz!  Hakikî vukuâtı kaydeden tarih, hakikate en doğru şâhittir. İşte tarih bize gösteriyor… Hatta Rusları mağlup eden Japon Başkumandanının  İslâmiyetin hak olduğuna dair şâhitliği de şudur ki:  “İslâm hakikatinin kuvvetinin kuvveti nisbetinde ve Müslümanların o kuvvete göre hareket etmeleri derecesinde ehl-i İslâmın medenileşip yükselme ve ilerleme kaydettiklerini tarih gösteriyor.  Müslümanların İslâmî hakikatlerdeki  zaafları nisbetinde vahşete ve gerilemeye düştüklerini, hercümerç ve kargaşalar içinde belâlara, mağlubiyetlere maruz kaldıklarını da yine tarih kaydediyor. Diğer dinler ise İslâmiyet’in  tam aksine bir durum sergilemektedir. Yani dinlerine bağlılıklarının azalması ve taassuptan kurtulmaları nisbetinde medenileşip ilerlediklerini; aksine dinlerine bağlı kalmaları ve taassuplarının kuvvetlenmesi derecesinde de gerileyip ihtilallere maruz kaldıklarını tarih gösteriyor. Şimdiye kadar hep böyle gitmiş.”

    Üstad Hazretlerinin bahsettiği Japon Kumandanının ismi General  Nogi Maresuke’dir. 1843’te doğup 1912’de harakiri yaparak ölen Nogi Maresuke bir samurayın oğludur. 1894-1895  Çin-Japon Savaşına katılmış, Port Arthur Kalesini zabtetmiştir. Baron rütbesine yükseltilerek Tayvan’a genel vali tayin edilmiştir. 1904 yılının Ağustos ayında başlayan Japon-Rus  Savaşına aktif olarak katılmış, 56 bin Japon askeri kayıp verilmesine rağmen zaferi kazanmış, fakat bu kadar çok ölüme sebebiyet verdiği için harakiri yapmak istemiş. İmparator  Meili buna engel olmuştur. Daha sonra kendisine Kont ünvanı verilmiş ve  milli kahraman ilân edilmiştir. İmparator Meili vefat edince, verdiği kayıpları ileri sürerek ve ikinci defa harakiri yapmaya teşebbüs etmiş ve ölmüştür. Maalesef ülkemizde binlerce vatan evladının ölümüne sebep oldukları, rüşvet ve yolsuzluklara bulaştıkları halde istifa bile etmeyen yüzsüzler var…
    Üstad Bediüzzaman devamla diyor ki:

    “Hem Asr-ı saadet denilen o nurlu, saadetli Muhammedî asırdan şimdiye kadar hiçbir tarih bize, bir Müslümanın aklî muhakeme ile veya kesin delile dayanarak eski ve yeni dinlerden herhangi birisini İslâmiyete tercih ettiğini göstermiyor. Yani tarih bir Müslümanın aklen ve mantıken araştırıp karşılaştırmak suretiyle İslâmiyeti bırakıp başka bir dine girdiğine şahit olmamıştır. Avam halkın delilsiz, taklîdî bir surette başka dine girmesinin bu meselede  ehemmiyeti yok. Dinsiz olmak da başka meseledir. Halbuki bütün dinlerin mensupları, hatta en ziyade dinine taassup  gösteren İngilizlerin ve eski Rusların aklî muhakeme ile İslamiyete dahil olduklarını ve günden düne, bazı zaman takım takım kat’î  burhan ve delillere dayanarak İslâmiyete girdiklerini tarihler bize bildiriyor.” 

    Üstad  Hazretleri burada dip not olarak şöyle bir hâşiye yazıyor:  “Bu mezkûr davaya bir delil şudur ki: İki dehşetli Dünya Savaşının ve şiddetli bir istibdadın zuhuru ile beraber, bu davayı 45 sene sonra, Kuzeyin İsveç, Norveç, Finlandiya gibi küçük devletleri Kur’an’a ilgi duymaları ve İngilizlerin mühim hatiplerinin  bir kısmı Kur’an’ı  kabul ettirmeye taraftar çıkmaları ve dünyanın şimdiki en büyük devleti olan Amerika’nın bütün kuvvetiyle din hakikatlerine  taraftar çıkması ve İslâmiyetle Asya ve Afrika’nın saadet, sükûnet ve musâlaha (barış)  bulacağına karar vermesi, yeni doğan İslâm devletlerini  okşaması ve teşvik etmesi ve onlarla ittifaka çalışması, 45 sene evvel olan bu iddiayı isbat ediyor ve kuvvetli bir şahit oluyor.”

    1883 yılında Müslüman olan İngiliz asıllı William Quilliam,  “Din-i İslam” isimli eserinin başında, o günlerde kiliseleri telaşa düşüren İslâmî gelişmelerle ilgili şu malumatı vermektedir:  Angelikan Kilisesinin en muteber bir râhibi olan “Canon Isaac Taylor”   1887 senesi teşrin-i evvetin yedinci günü  ‘Wolverhamton’da ruhanî bir  cemiyet huzurunda nutuk irad etmiş, öbür gün bu konuşma Times gazetesinde neşrolunarak herkes tarafından büyük bir dikkatle okunmuştur. Bu nutkun bazı noktalarını aktaralım:  “Dünyanın büyük bir kısmında İslamiyetin yayılması, Hıristiyanlıktan  ziyade muvaffakkiyete mazhar olmuştur. Put perestlikten İslâm dinine girenlerin sayısı, Hıristiyan olanlardan  fazla olduğu gibi, üstelik şu anda bazı memleketlerde Hıristiyanlık geri çekilmeye başlamıştır. Halbuki Müslümanları İslâmiyetten döndürmek için yapılan çalışmalar  tamamen neticesiz kalmıştır. Yeniden bir mevki elde etmek şöyle dursun, önceden elimizde bulunan mevkii bile muhafaza edemiyoruz… İslâm dini, zaten Maroko’dan Cava’ya,  Zanzibar’dan Çin’e kadar uzandığı gibi karanlığı delen bir yıldız süratiyle Afrika’ya yayılmıştır. Kongo’da ve Zambiya’da parlak bir şekilde yerleşip kökleştiği gibi zenci hükümetlerin en kuvvetlisi olan Uganda dahi İslâmî zümreye dahil olmuştur.  (…)  Ne vakit İslâmiyet bir zenci kabilesi tarafından kabul edilirse derhal putperestlik, şeytanlara tapma, Allah’a şirk koşma, insan eti yemek, insandan kurban kesmek, çocuk öldürmek, sihirbazlık yok olur. Ahali elbise giymeye  başlar. Pislik, temizliğe döner. İzzet-i nefis ve vakar husûle gelir. Misafirperverlik, dinî bir vazife olur. Sarhoşluk nadirattan olur. Kumar yasaklar altına girer.  dâba muğayir olan raks ve danslar, erkeklerle kadınların gayr-i  meşru münasebetleri ortadan kalkar.  (…)  İslam dinî, harikulade bir süratle Afrika ve Asya’ya yayıldı. İslâmiyetin tâlim ettiği faziletler, en sıradan sülalerin bile anlayabileceği derecede sade olup, itidal, taharet, iffet, adâlet, şecaat, ulüvv-i cenap, mürüvvet, sıdk ve tekevvünden ibarettir. İslâmiyet tatbiki mümkün olan bir kardeşlik ve bütün Müslümanlar arasında bir eşitlik emreder.”

    Bu tesbitler, Üstad Hazretlerinin Hutbe-i Şamiye’de söylediği gerçekleri desteklemektedir…

    12 Şub 2024 10:57
    YAZARIN SON YAZILARI