Anadolu’nun Öncü Küheylanları

Harun Tokak
Yayınlanma Pazar, 12 Temmuz 2026
İnsan bazen babasını bir kez değil, ömrü boyunca defalarca kaybeder. Her ayrılık, eski bir yaranın kabuğunu yeniden kaldırır. Abdurrahman da hayatında iki kez yetim kaldığını söylerdi hep. İlki, babası Mehmet Özyurt'u kaybettiğinde. İkincisi ise kendisine yıllarca baba şefkatiyle kol kanat geren Mehmet Ali Şengül Hoca'yı sonsuzluğa uğurladığında.
Dün 11 Temmuz’du. Mehmet Ali Hoca’sının Sonsuzluğun Sahibi’ne yürüdüğü gün... Abdurrahman’ın ve hepimizin içindeki o eski yaranın yeniden kanadığı gün...
Aslında
Abdurrahman’ın yarası çok daha öncelere dayanıyordu.
12
Eylül darbe günleriydi. On
üç, on dört
yaşlarında bir çocuktu. Buz kesen bir şubat ayıydı. Anadolu’nun
fütüvvet ruhunu omuzlarında taşıyan yirmi altı insan, İzmir
Emniyeti’nin karanlık dehlizlerine götürülmüştü. Babası
Mehmet Özyurt ve Mehmet Ali Şengül Hoca
da
vardı aralarında. İşkence feryatları İzmir Emniyeti’nin
hücrelerinden sokaklara taşıyordu.
Nihayet bir gün babası eve geldi. Çok acı çektiği her halinden belli oluyordu. Henüz otuz beş yaşının baharında olan babasının, namazda oturup kalkarken çektiği o tarifsiz azabı izliyordu, Abdurrahman. Babası her adımda sanki görünmez dikenler üstüne basıyordu.
Çocuk
kalbinin o masum merakıyla annesine, "Ne oldu babama?"
diye sordu.
"Rahatsız biraz, hücrede üşütmüş..."
Ama bu cevabın hemen ardından annesinin gözlerinden boşalan
o hıçkırıklı yaşlar, gerçeğin üşütmekten daha çok yakan
bir şey olduğunu haykırıyordu. Abdurrahman merakla
üsteledi:
"Sadece üşüttüğü için mi bu kadar
ağlıyorsun anne?"
O gün ilk defa, bazı acıların
çocuklardan bile saklanamayacak kadar büyük olduğunu öğrendi.
Evlerinin tam karşısındaki yorgancı dükkânı, o günlerde istihbaratın gözetleme kulesi gibiydi. Hocaefendi’nin duvarlarda, billboardlarda arananlar arasında boy boy fotoğrafı vardı.
Babasının
eve gelişinin üzerinden henüz on gün geçmişti. Fırından
aldığı taze ekmekle, çocuksu adımlarla evlerine doğru yürürken,
Kalyoncu Abi aniden Abdurrahman’ın yolunu kesiverdi. Sesinde,
dönemin o tedirgin, teyakkuz hali vardı:
"Baban
nerede?"
"Evde."
Kulağına eğildi: "Ara
sokağın karşısında babanı bekliyorum."
Koşarak
eve gitti. Babasına haberi fısıldarken bir yandan da üzerini
değiştiriyordu. Babası şaşırarak, "Sen nereye?"
dedi.
"Seni yalnız gönderemem baba."
Evin
yanındaki binanın altındaki o karanlık pasajdan gizlice geçtiler.
Kalyoncu Abi’nin beklediği arabaya ulaştıklarında Kalyoncu,
"Sen gelmiyorsun." dedi.
"Geleceğim!"
Kalyoncu,
babasına doğru eğildi, kulağına bir şeyler fısıldadı.
Babası, "Gelsin, tamam." dedi.
Araba, labirenti andıran, karışık ve daracık bir ara sokakta durdu. Asıl gidilecek hedef, iki üç sokak yukarıdaydı. Tedbir, bir yaşam biçimi haline gelmişti. Kalyoncu en önde yürüyordu. Onun, on beş yirmi metre arkasından acılar içinde kıvranan babası sokağı adımlıyordu. Babasının da on beş yirmi metre arkasından Abdurrahman yürüyordu. Üç kişilik bir sessizlik kervanı gibiydiler. Bir ara babası sendeledi, yol kenarındaki bir binanın giriş katındaki demir parmaklıklara tutundu. Abdurrahman tedbiri bozarak koştu; babasının o titreyen, dermansız kolundan sıkıca yakaladı. Onun bastonu oldu.
Nihayet, az ileride bir evin dış merdivenlerine açılan demir kapıdan içeri süzüldüler. Merdiven basamaklarında, sanki dünyanın bütün yükünü sırtında taşımaktan yorulmuş bir derviş gibi Mehmet Ali Şengül Hoca oturuyordu. Nezarethanenin ve hücrelerin o cehennemî günlerinden sonra, iki dava arkadaşı on gün sonra ilk kez yüz yüze gelmişti.
Mehmet Ali Hoca zorlukla doğruldu. İki koca çınar, merdiven boşluğunda birbirine sarıldı. Bu sarılış, iki insanın değil; aynı davanın aynı ateşte pişmiş iki yüreğinin buluşmasıydı. İkisi de hıçkırıklara boğulmuş, iki çocuk gibi ağlıyordu. Onların bu hıçkırıklarına, yanlarındaki Yusuf Pekmezci, Kalyoncu ve feryatları duyup gelen Hacı Muammer de katıldı. Merdiven bir anda bir ağıt meclisine dönüştü.
Bu koskoca adamların çocuk gibi hıçkırmalarını izlerken Abdurrahman da kendi gözyaşlarını tutamadı. Babasının başı Mehmet Ali Hoca’nın omzunda, Mehmet Ali Hoca’nın başı babasının omzundaydı. Emniyette çekilen acılar, işkenceler, şimdi bu kucaklaşmada ortak bir nehre dönüşmüştü. Derken, ikisinin de dizlerinin bağı çözüldü, ayakları tutmaz oldu. Birlikte yere çöktüler.
Yusuf
Pekmezci babasını güçlü kollarıyla bir çocuk gibi kucaklayıp
beş basamak yukarıdaki evin kapısının önüne koydu. Hızla geri
indi. Bu kez Mehmet Ali Hoca’yı kucaklayıp aynı yere, babasının
yanına bıraktı. İki dost, kapı eşiğinde bir kez daha
birbirlerine sarıldılar. Hacı Muammer, gözyaşları içinde
onları içeriye doğru çekti:
"Sizi bekliyor." dedi.
İçeri girdiklerinde bir feryat koptu. Hocaefendi kollarını açarak hem babasına hem de Mehmet Ali Hoca’ya birden sarıldı. Başını ikisinin omuzlarının arasına koydu; göğsü sarsıla sarsıla ağlıyordu.
Hocaefendi,
kanayan bir yüreğin kelimelerini döktü dudaklarından:
"Siz
olmadan bir hiçmişim ben. Bunu yokluğunuzda daha iyi anladım."
Bu
söz, odadaki fitili yeniden ateşledi. Herkes feryat ederek
ağlıyordu. Yarım saat kadar süren gözyaşı fırtınasından
sonra Hocaefendi’nin titreyen sesi duyuldu:
"Sadece size
mi, yoksa diğerlerine de yaptılar mı?"
Mehmet Ali Hoca,
bitkin bir sesle cevap verdi: "Sadece ikimize efendim. Ama
Mehmet Hocama benden dört gün önce işkence yapmaya
başlamışlar."
O anda Mehmet Özyurt Hoca, hıçkırarak
araya girdi:
"Benim yüzümden! Hepsi benim
yüzümden!"
Hocaefendi, "Hayır, benim yüzümden!"
dedi ve oda bir kez daha gözyaşı seline teslim oldu.
Nihayet akşama doğru Hocaefendi, "Namazları kılalım." diyerek ayağa kalktı. Mehmet Ali Şengül Hoca abdest almak için banyoya girdi. Kapıyı tam kapatmamıştı. Abdurrahman çocuksu bir merak ve dehşetle bakmaya başladı.
Mehmet Ali Hoca banyodaki ahşap tabureye oturdu, çoraplarını çıkardı. Ayağına sardığı kanlı, kirli bezleri yavaşça çözdü.
Sargı bezleri tamamen açılıp da ayağının altı ortaya çıktığında, Abdurrahman’ın gözleri karardı. Başına koca bir dünya yıkıldı, ayakları altından kaydı. O çocuk yaşında gördüğü şey; falakanın patlattığı, etlerin kemiklerden ayrıldığı, simsiyah morluklar ve cerahat içinde kalmış bir insan uzvuydu. İşkence, Abdurrahman’ın zihninde soyut bir kelime olmaktan çıkmış, o ahşap taburenin üzerinde somut bir vahşete dönüşmüştü. Babasının her namazda neden o kadar azap çektiğini, ona da ne yaptıklarını tam o an anladı.
Nihayet namaza durdular. Hocaefendi, iftitah tekbiriyle birlikte hıçkırarak ağlamaya başladı. Ağlama faslı, şimdi huzurda yeniden alevlenmişti. Fatiha’dan sonra Nisa suresinin 95. ayetini okudu. İlk rekâtın kıyamı tam on dakika sürdü. Birinci secdeye gittiğinde, hıçkırıkları hâlâ dinmemişti. Secdede çok uzun süre kaldı. İkinci rekâtta da hıçkırıklar hiç kesilmedi.
Namaz
bittikten sonra Hocaefendi cemaate döndü. Sesinde yılların
yorgunluğu ve yeni bir yolun sancısı vardı:
"Bu kadar
senedir sadece İzmir’e tıkandık kaldık. İzmir’in dışına
çıkamadık. Her hamlemiz boşa çıktı. Şimdi görevden
atılmışsınız. Kısa vadede dönüş imkânı da görünmüyor.
Artık İzmir’in dışına çıkalım." dedi.
Yusuf
Pekmezci şaşkınlıkla, "Her ay mı çıkılacak?" diye
sordu.
Hocaefendi, "Daimî olarak.” dedi. Mehmet Özyurt
ve Mehmet Ali Hoca’ya dönerek, “Evinizi alıp biriniz
Karadeniz’e, biriniz Akdeniz’e taşınsanız mesela." dedi.
Mehmet Ali Hoca hiç tereddüt etmeden, "Hemen gidelim hocam." dedi. Mehmet Özyurt Hoca’nın dudaklarından da aynı teslimiyet döküldü: "Taşınalım efendim."
Hocaefendi bir not kâğıdını ikiye böldü. Elinde kalem ve kâğıtla, "Samsun mu daha doğru olur, Trabzon mu?" diye sordu. Odadakilerden biri Trabzon, diğerleri Samsun’un daha uygun olduğunu söyledi. Sonra, "Antep mi, Urfa mı, Diyarbakır mı?" sorusu ortaya atıldı. Bu konuşma uzun sürdü ama sonunda kura ve meşveret netleşti: Mehmet Özyurt Hoca Güneydoğu’yu, Mehmet Ali Şengül Hoca ise Karadeniz’i sırtlamaya gidiyordu. İşkence tezgahlarından yeni çıkmış bu iki yaralı küheylan arkalarına bile bakmadan yollara düşecekti.
Konuşurken söz yine döndü, dolaştı o ayrılık acısına geldi. Hocafendi, "Sizler orada bir süre yalnız kalacaksınız. Ben de burada sizsiz kalacağım." dedi ve yeniden hıçkırmaya başladı. Gözyaşları odayı yeniden kapladı.
Vedalaşmak üzere ayağa kalktıklarında, Mehmet Özyurt Hoca’nın o işkence görmüş ayakları gövdesini taşımadı, sendeledi. Düşecek gibi olurken Mehmet Ali Hoca onu tutmaya çalıştı ama onun da dizlerinin bağı çözülmüştü. İki koca çınar, kalktıkları divana geri düştüler. Hocaefendi onları kaldırmak için elini uzattığında, odada son bir ağlama faslı daha koptu. Bu hüzünlü veda tam on dakika sürdü.
O günün izi, Abdurrahman’ın çocuk ruhuna öyle bir kazınmıştı ki hayatı boyunca o günü yeniden yaşamadığı tek bir gün bile olmadı. En mutlu olması gereken anlarda bile burnuna o odanın kokusu gelir, kulaklarında o odanın feryadı yankılanırdı.
Babasının ve Mehmet Ali Hoca’nın maruz kaldığı o karanlık işkencelerin baş aktörü olan polis memuru, yıllar sonra kendi cehenneminin kurbanı olmuştu. Aklını tamamen yitiren bu adam, üstünde eski püskü kıyafetlerle İzmir esnafını kapı kapı geziyor, perişan bir hâlde avuç açıp para dileniyordu.
1988’in mahzun bir sonbaharında Antep yolunda yanarak can veren babasını kaybettiğinde, Abdurrahman çocuk kalbiyle çok ağlamıştı. Bir yaz günü Mehmet Ali Hoca’sının vefat haberini aldığında ise oğlunun gözlerinin içine bakarak, "Ben bugün babamı bir kez daha kaybettim." demiş ve bir hafta boyunca durmadan ağlamıştı.
Dün 11 Temmuz’du. Yine o odanın kokusu geldi burnuna. Yine o feryatlar yankılandı kulaklarında. Ama bu kez, iki dev çınarın ardından baktı boşluğa. Onlar Anadolu yollarının öncü küheylanlarıydı. Bu dünyadan sessizce yürüyüp geçtiler. Arkalarında silinmez izler bıraktılar. Makamları Firdevs olsun!
YAZARIN SON YAZILARI

Arakçi: ABD mutabakat zaptını ihlal etti

Dünya kupasında yarı finale yükselen ikinci isim İ...

NATO Zirvesi hazırlıklarının faturası büyüyor: Mil...

Şehir hastanelerine 6 ayda 70,1 milyar lira: “Cebi...

Özgür Özel: Yeni parti için bazı düğmelere şimdide...


