Gözyaşı Merdiveni

Gözyaşı Merdiveni
Karlı ormanların kalbine kurulmuş bir muhacir kampındayız. Dağlara sevdalı sislerle beyaza bürünmüş tepelerin kadim dansını seyrediyoruz. Ağaçlar, karın buz kesmiş elleriyle örtülmüş; derin bir sükûta çekilmişler. Ak örtülerin altında yeni bir bahara erişebilmek için nefeslerini tutmuş bekliyorlar.
Rüzgâr, sinesinde biriktirdiği nağmelerle suskun dağlara türküler söylerken muhacir kampında sohbet koyulaşıyor.
Sesi geçmişten bugüne ince bir köprü gibi uzanıyor Muhacir Gülfem Hanım’ın. Sonra derin bir nefes alıp konuşmaya başlıyor:
"Hayat korkularla, endişelerle, ümitlerle, kederlerle ve sevinçlerle örülmüş bir ağ gibi sarıyor, kuşatıyor benliğimizi. Onunla büyür, onunla yürür ve onunla hatıralar biriktiririz.
Öğrencilik yıllarında geceleri uykudan çalınmış saatlerle yaşardım.
Ya başarılı olamazsam ya sınıfta kalırsam...
Bu korkular masanın üzerine eğilmiş bir gölge gibi dururdu. Sayfalar çevrilir, kalem yorulur, gözler yanardı.
Tam o saatlerde insanın içini sakinleştiren bir ses duyulurdu:
"Kızım, haydi yat artık. O güzel gözlerin yoruldu.”
Ah canım babam...
Üzerime titrerdi.
Lise yıllarında öğrenci evlerine giderdik.
Kapıdan içeri girince cennet esintileri dolardı yüreğime. İçerdekilerin her biri bir melek gibi görünürdü gözüme. Hocaefendi’yi izlerdik. Makbule yer, çay içer, güzel sohbetler ederdik.
Selda Hoca’nın tatlı sesiyle yaptığı dersler ruhuma, kalbime işlerdi. Onun gönülsüz fedakârlıklarına, bizim için yaptıklarına hayran kalırdım.
‘’Bu nasıl bir insan, neden bizim için bu kadar fedakârlık yapıyor?’’ diye düşünürdüm ancak buna bir türlü akıl erdiremezdim.
Sonra benim de öğrencilerim oldu. Öğrencilerim zayi olup gidecekler diye ödüm kopardı. O zaman anladım Selda Hoca’yı.
Zaman, korkularımı büyütürken hayatın o kaçınılmaz döngüsünü önüme getirdi.
Üniversiteyi bitirdiğim günler evimizin kapısı farklı bir tonda çalındı.
‘’Acaba iyi bir eş, iyi bir anne olabilir miyim?’’ sorularıyla baş başa kaldım bir süre.
Eşim Orhan Bey, beklentilerimin çok ötesinde bir iyilikle çıktı karşıma; bütün endişelerim güzel umutlara dönüştü.
Ev, okul, dershane, öğrenciler, sohbetler ve kamplarla aydınlıktan aydınlığa koşturup dururken 15 Temmuz birden zifiri karanlık çöktü üzerimize.
Bu defa endişeler yerini derin korkulara bırakmıştı.
Çalan kapı zilleri, sokaktaki korna sesleri, yoldan geçerken bize doğru bakan insanlar hatta komşular, akrabalar ürkütücü bir gölge gibi çöktü üzerimize.
Ve korkulan oldu. Bir sabah polisler evimizi bastı.
Polislerden biri lavaboya gitmek istediğini söyledi. Ona havlu uzattım. Baktım ağlıyordu.
Büyük bir operasyondu. Çok kişi alındı. Biz o günü, sessiz ama tarifsiz korkularla, "Kara Perşembe" olarak adlandırdık.
Kışın en soğuk günlerinden biriydi.
Eşimle birlikte gözaltına alındık. Oğlum Hakan daha beş buçuk aylıktı. Polisler, "Çocuğu komşulara bırakın" dedi ama ben bırakamadım.
Yirmi altı gün boyunca bir karakolun eksi ikinci katında, izbe ve soğuk bir odada oğlumla birlikte kaldık. Toplam on üç kadındık. Altı kadın bebekleriyle gözaltına alınmıştı.
Bir gün karakolun koridorundaki kanepeye çocuğumu bıraktım. Bir kadın polise, "Biraz bakabilir misin? Hemen geliyorum" dedim.
Bana kamerayı gösterdi.
Baktım, o da ağlıyordu.
Üzüntüden sütüm kesilmişti.
Anneler, çocukların rızkı olan sütlerini lavabolara sağıyordu.
Yirmi altı gün sonra savcının karşısına çıktık. On üç kadın, kapının önünde sıraya dizilmiş, korku ve endişe içinde bekliyorduk.
"Ya tutuklanırsak?"
Savcının odasına giren anne, çocuğunu arkadaşına bırakıyor; annelerinden koparılan bebeklerin çığlıkları adliyeyi yıkıyordu.
Savcı: “Evinde Risale-i Nur bulunmuş.”
“Evet, hepsi Kültür Bakanlığı bandrollü.”
“Böyle zamanda bir de çocuk yapıyorsunuz. Şu an seni tutaklarım ama bebeğin var. Ben seni tutuklarsam sen ileride beni astırırsın.”
Ben ürkmüştüm.
‘’Ben, evimdeki örümceklere bile zarar vermeyen, onları özenle alıp dışarı bırakan bir insanım. Bir insanı nasıl astırırım?’’
Bu insanlar bizi ne sanıyorlardı?
Ben adli kontrolle serbest kaldım. Eşim tutuklandı.
Elleri kelepçeli askerlerin arasında giderken “Üzülme, Oğlumuza iyi bak” dedi.
Dışarı çıkınca müjdeyi ilk önce babama vermek istedim.
Kardeşim “Birkaç gün babamı aramasan iyi olur” dedi.
“Baba!” dedim içimden. “Sen de mi yüz çevirdin? Sen de mi korktun gölgelerden?”
Babam, benim tutunduğum toprak, dayandığım dağdı.
Eyvah, arkamdaki dağda mı yıkıldı?
Oysa babam, korkuyu çoktan bir kenara itip benim için ölüme yürümüş.
Babam, o karlı yollarda benim karanlığıma mum yakmaya koşmuş. Bir beyaz kâbusun ortasında bir tırın altında kalmış.
Sol bacağı gitmiş, kaburgaları birer birer kırılmış, böbrekleri ezilmiş... O, yirmi altı gündür bir yoğun bakım odasında ölümle pazarlık ederken ben onun yokluğunu sitemle doldurmuşum. Kardeşimin “Arama, biraz bekle” deyişindeki o titrek sesin arkasında, meğer koca bir yas saklıymış.
Şimdi bir yanda adli kontrolün soğuk zincirleri ayaklarımda bir yanda babamın yaşam mücadelesi... Şehir dışına çıkamıyorum. Kanatlarım var ama kafesim demirden. Uçup yanına gitsem, o beyaz çarşafların arasında yatan yorgun devin elini tutsam, “Baba, bak ben geldim!” desem...
O günlerde oğlum da hastalandı.
Doktor “Ne oldu bu çocuğa? Ağzının her tarafı aft olmuş” dedi.
“Nezarethane denilen mezarda oldu. Çok pisti” dedim.
Bir yanda hastanede şifa bekleyen evladım, bir yanda demir parmaklıklar ardındaki eşim diğer yanda ise hayatımı borçlu olduğum o koca çınarın içimi yakan hali. Hayat beni her köşesinden aynı anda ateşe verdi.
Babam yedi ameliyat geçirdi ve engelli kaldı.
Oğlum, babasını görmek için çocukluğunu hapishane yollarında geçirdi.
Gardiyan bir komşumuz vardı.
Bana "Lütfen alınmayın. Sizi hapishanede tanımıyormuş gibi davranmak zorunda kalacağım" diyordu.
Evimiz hapishanenin yakınındaydı. Diğer şehirlerden görüşe gelen bazı aileler bizim evde kalıyordu.
Bir muhbirin ifadesi bütün şehri yeniden ateşe verdi.
Bir kez daha hâkimin huzuruna çıktık. On bir kişiydik. Hepimiz kadındık ve hepimiz çocuklarımız için ağlıyorduk.
7,5 yıl hüküm giydim.
Dosyam istinafa gitti.
Artık hapse girmem an meselesiydi.
Çıkmaya karar verdim.
Altı aylık hamileydim. Eşim hapisteydi.
Meriç’e doğru yolculuk başladı.
Babama veda edemedim.
Bırakmazdı beni.
Kucağımda oğlum, kalbimde geride bıraktıklarımı bir daha görememe korkusu vardı.
Gecenin karanlığını, pirinç tarlalarının ıslak fısıltıları bölüyordu. Üç kadın ve bir savcı; umuda tutunmuş beş can, bataklığın içinde düşe kalka yürüyorduk. Karnımdaki bebeğimle birlikte defalarca yere kapandım. Nihayet, karanlığın içinden Meriç'in hırçın sesi duyuldu.
Kanallardan geçtik, iliklerimize kadar ıslandık.
Yunan kıyısına ayak bastığımda "Özgürlük" kokusunu almak bir nebze olsun rahatlatmıştı yorgun ruhumu.
Gurbet topraklarından titreyen ellerimle babamı aradım. Sesim yüzlerce kilometre öteden, bir hıçkırıkla ulaştı:
"Baba, ben Yunanistan'dayım..."
Babam ağladı, ben ağladım.
O an anladım ki bazı yollar sadece ayaklarla değil, kalpten kopan parçalarla yürünüyordu. Boğazımda düğümlenen o yumruyla konuşmaya çalıştım: "Baba artık boşuna kira vermeyelim. Eşyalarımı taşıyın. Anahtar komşuda..."
Birkaç gün sonra her şey bitip ev boşaldığında, teşekkür etmek için komşumuzu aradım. Ancak o gün anladım ki ben o evden sadece kendimi değil, babamın kalbinin bir parçasını da kopararak çıkmışım. Komşumuzun anlattığı o sahne, zihnime mühürlenen en kederli ve en onurlu resim oldu:
Baban, eşyalar taşındıktan sonra boş ve ıssız evde bir süre durdu.
Sonra dışarı çıktı, gözleri dolu doluydu.
‘Kızımın ayakları değdi bu taşlara...' diyerek merdivenin basamaklarına oturdu ve sarsıla sarsıla ağlamaya başladı.
Baban ağladı, biz ağladık.’
YAZARIN SON YAZILARI

Türk milyarder, safari için gittiği Afrika'da çatı...

Romanya, Daltonlar çetesi üyesinin Türkiye’ye iade...

Trump'tan protestoculara çağrı: Kurumları ele geçi...

Sadece savaşlarda görülüyordu! Bu yıl ölümler doğu...

İdamı isteniyor! Cumhurbaşkanlığında sıkı yönetim ...



