Onun Şerefi Bütün Dünyaya Yeter

Harun Tokak

Harun Tokak

23 Haz 2024 11:49



  • Buruk da olsa bir Kurban Bayramı daha geride kaldı. 
    Geçmişin o güzel bayramlarını eksik de olsa artık bulunduğumuz coğrafyalarda yaşamaya çalışıyoruz.
    Gurbetteki bayram etkinlikleri ülkemizdeki bayram manzaralarını aratmıyor.
    Evlerimiz, kültür merkezlerimiz, kırlar dolup taşıyor.
     Gurbet bir mekân olmaktan bir vatan olmaya evrildi.
     İnsanlar, “artık ben bir daha ülkeme geri dönmem, “Hicretin de bir şerefi var” demeye başladılar.
    Çok doğru.
    Doğdukları toprakları idealleri için terekeden yüzbinler, mahşerde Allah’ın huzuruna boyunlarında taşıdıkları “Hicret madalyaları”F ile çıkmaya kararlı görünüyor.
    İlk yıllardaki çoğunluğun geri dönme eğilimi, bulundukları toprakların tapu senetleri olma düşüncesine evrildi. 
    Kahramanların “karar anı” vardır. 
    İnsanları kahraman yapan da işte o yol ayrımlarındaki kararlarıdır.
    O binlerce kahramandan biri de hiç şüphesiz bayram önceki yazımda yazdığım Erdem Beydir.
    Biliyorsunuz Erdem Bey, ihtiyar Çobanın “gel dönelim” ısrarlarına rağmen kararından vazgeçmiyor.
    Sık ormanların içinden, dağlardan, tepelerden Gürcistan içlerine doğru yürümeye başlıyor.
    Issız dağlarda yapayalnız yürürken doğu yakasındaki tepelerde güneşin doğuşu öncesi bir aydınlık başlıyor. 
    Öyle bir yere geliyor ki aşağısı korkunç uçurum. Fakat oradan inmekten başka çaresi yoktur. Kayalar, taşlar yosun tutmuştur. Yürüyerek inmek imkansızdır. Sırt üstü sürtünerek inmeye başlıyor. Islak sulu yosunlardan dolayı her an kontrolünü kaybedip uçurumun dibine yuvarlanması işten bile değildir.
    Neyse güç bela uçurumun dibine iniyor.
    Uçurumun dibinde az önce oradan geçtiği anlaşılan bir ayıya ait taze izler görüyor.
     Korkmaya başlıyor.
    Ölümden ziyade ayının öldürme biçiminden korkuyor. 
    Ayı en vahşi hayvanlardan biridir. Avını boğmaz canlı canlı parçalayarak yer.  Kurt bile önce boğazından saldırır öldükten sonra yer avını.
    Sonbahar rüzgârı soğuk eliyle hafif hafif ıslak sırtını okşuyor.
      Ayı sesimi duysun da kaçsın diye bağırmaya başlıyor.
    Gök kubbenin altında bir uçurumun dibinde bir başınadır. 
     Yakın bir yerlerden su sesi geliyor.
    Önüne bir ırmak çıkıyor. Sağa sola bakıyor başka gidecek bir yer yok. Suyun içinde yürümeye başlıyor. 
    Suların sesi gittikçe çoğalıyor.
     Su sesini seviyor ama bu ıssız bu tekinsiz yerlerde o bile yüreğini ürpertiyor.
    Sular onu bir şelaleye taşıyor. Uçurumun dibinde geçecek başka bir yer olmadığı için şelaleden atlyor. Üstü sırılsıklam oluyor. Sonra bir şelale daha çıkıyor ondan da atlıyor. Üçüncü şelale çok yüksektir. Sağ yamacından geçmeye çalışırken ayağına kramp giriyor. Tuttuğu yer kendisiyle birlikte kaymaya başlıyor.
     Bırakıp başka yere tutunmak istiyor ama ayağını hareket ettiremiyor. 
    Islak duvardan kayarak kontrollü bir şeklide yine suların içine iniyor. Irmak çok derin değildir ama hızlı akmaktadır. Her iki yanı göklere doğru uzanan dik bir yarın dibindedir.
    Derken kıyıya çıkan bir patika görüyor.
     Fakat ağaçlar öyle sık öyle sarmaş dolaştır ki geçmesi mümkün değildir. Sırt çantasını ve ayakkabılarını orada bırakıyor.
      Gövdesinden su akan yaralı bir ağaca ilişiyor gözü. Pençeyi ağaca ayının attığını fark ediyor.
    Bir ağacın yara aldığı zaman on dakika kadar gövdesinden su aktığını biliyor. 
     Ayı en fazla on dakika önce buradan geçmiş olmalı diye düşünüyor. 
    Yolun sonuna geldiğini fark ediyor. Ayı insan kokusunu alarak her an geri dönebilir.
    Erdem Bey Karadenizli olduğu için Rabbiyle kendi üslubunca konuşuyor;
     “Allah’ım! Mevzuyu biliyorsun.” 
    Bir çakal yuvası çıkıyor önüne. Orada oturarak öğle namazını kılıyor.
    O öğle namazı idamlık bir adamın dünyadaki son namazı gibi geliyor ona. Bu vahşi derelerden, geçit vermeyen dağlardan kurtuluş olmadığını anlıyor. 
    Etrafa bakıyor sanki hep aynı yerdedir. Ufuktaki zirve aynı yerde. 
     Dünyanın yaratılışından beri buralardan geçen ilk insandır sanki. 
    Şelalelerden dökülen su seslerinin karşılıklı yarlarda yankılanması içine ürpertiler salıyor.
    Ne zaman “buraya kadarmış” diyerek bir yere otursa bir sinek geliyor başının üzerinde vızıldayarak dönüyor.
     Sanki ona “Kalk, ümidini yitirme” diyor.
     Yine kalkıyor.
    Açlık, uykusuzluk, yorgunluk…
    Hepsi birden “buraya kadar” diye haykırıyor. 
    Bedeni belki de yağmurdan, ırmak sularından daha fazla, döktüğü soğuk terlerle sırılsıklam oluyor.
     Güneş yavaş yavaş yarlardan, derelerden, dağlardan çekilmeye başlıyor. 
    Çekilen sadece güneş değildir. Dizlerinden derman da çekiliyor. İki de bir sendeliyor. Yıkılsa bir daha kalkması mümkün değildir.
    Bütün ümidinin bittiği yerde gözüne bir ağaç ilişiyor. 
    Bir yaban yemişi…
     Dünyalar onun oluyor.
    Kollarındaki son kudretle birkaç yemiş koparıp yiyor.
    Yabani yemişlerin verdiği dirençle biraz daha yürüyor.
    İleride bir ağaç görüyor. 
    Geceyi o ağacın tepesinde geçirmeye karar veriyor.
     Ağaca çıkıyor, sırtını bir dala yaslıyor, sırtı acıyor. Yere inince 
    ağacın gövdesindeki bir yazıya mıhlanıyor gözleri. 
    Bir Rus askeri soyadını yazmış.
      Buraya bir insan geldiyse yol yakın olmalı diye düşünüyor.
    Son tepeyi aşıp da bir köyü görünce dünyaya yeniden gelmiş gibi oluyor.
    Gece bir araba ile Tiflis’e geçiyor. Birkaç gün orada kalıp biraz toparlanınca bu defa da Azerbaycan sınırına dayanıyor. 
     Azerbaycan sınır kapısının projesinde kendisi de görev almış olmasına rağmen bir türlü kaçak geçiş noktasını bulamıyor.
    Karşıda arkadaşları ve eşi onu saatlerce bekliyorlar.
     Saat akşam sekize yaklaşıyor. Güneş batmak üzeredir. İkindi namazını kılıyor. 
    “Allah’ım ben niye geçiş noktasını bulamıyorum?” diyor.
    Soluna selam verince geçeceği yolu görüyor. Beş saat bekledikten sonra beş dakika içinde karşıya geçiyor.
    Azeri dostları ile kucaklaşıyor.
    İki ay sonra oturum için Azeri makamlarına dilekçe veriyor.
    Ona “sen nasıl giriş yaptın?” diyorlar. 
    Sınırdan kaçak geçtim” diyor.
    Öyle deyince ortalık karışıyor.
     Yanına bir binbaşı verip geçiş tatbikatı yaptırıyorlar.
     Tutanağı yazan asker soruyor, 
     “Saat kaçta geçtin?”
     “Sekizde”
    Binbaşı, “Dur emrine uymayanlara vur emri var, sekizden önce geçseydin pusu vardı canınla öderdin,” diyor. 
    Bunu öğrenince Erdem Beyi bir ağlama tutuyor.
    Bu kaçıncı inayet bu kaçıncı ölümün kollarından kurtuluştur.
    “Allah’ım! Sen yolunda olanları yolda koymuyorsun” diyor.
     Komutan, “niye ağlıyorsun sana bir şey mi yaptık,” diyor.
     “”Hayır” diyor, “Ben burada namaz kıldım, Rabbim ben niye geçemiyorum?” Dedim.
     İki ay sonra Rabbim bana cevap verdi.
     Komutan da çok duygulanıyor. 
    “Benim vazifem seni hapse atmaktı” diyor, “Fakat ben görevde olduğum sürece sana kimse dokunamayacak,”
    Binbaşı bir gün arıyor.
     “Yarın buraya gel! Yalnız başına gelecekleri benden bilme” diyor.
    Akşam evde dostlarıyla toplanıyor.
     “Anlaşılan beni Türkiye’ye iade edecekler” diyor. 
    Gazetelerde elleri kelepçeli boy boy fotoğrafları gözlerinin önüne geliyor. 
     Gece evden en son çok sevdiği arkadaşı Mirza ayrılıyor.
    Birbirlerine sarılıp ağlaşıyorlar. 
    Erdem Bey eşini, çocuklarını ona emanet ediyor.
     Sonraki gün öğleye doğru askeri istihbarata gidiyor.
     Binbaşı karşılıyor onu;
      “Sen kimsin, sen ne yaptın?”
    “Ne yapmışım?”.
    Binbaşının bu sözleri üzerine Erdem Bey iyice tedirgin oluyor.
     “Şimdi bittik işte” diyor.
    Binbaşı onu bir sürü kapılardan geçiriyor.
    Erdem bey nefes almakta zorlanıyor.
    Kalbi göğüs kafesine sığmıyor. 
    Sanki atmosferin dışına çıkıyorlar.
     Görkemli bir kapının önünde duruyorlar.
    Binbaşı kendine çeki düzen vererek, kapıyı vuruyor.
     İçerden gür ve tok bir ses geliyor: 
    “Gir”
    General masadan başını kaldırıyor.
    “Bak evladım” diyor, “senin isin çok karışık ama sen bana büyük bir adamın emrisin. Şimdi gidebilirsin, serbestsin ama kendine dikkat et sizinkiler buralarda cirit atıyorlar.” 
    Binbaşının verdiği sert bir topuk selamıyla generalin odasından çıkıyorlar. Sanki yeniden atmosfer tabakasına geri dönmüş gibi Erdem Bey nefes alıp vermeye başlıyor.
    Sonradan öğreniyor ki meğer sadık dostu Mirza gece onun yanından ayrıldıktan sonra sokakta biri ile karşılaşıyor.
     Karşılaştığı adam, “Mirza hani senin ikinci evin yoktu, yaktım seni”diyor.
     Sokakta bir bağırış çağırış yaşanıyor.
     “Senin bildiğin gibi değil” diyor Mirza, “bu ev çok sevdiğim bir insanın, arkadaşım Erdem’in evi. Bugün Binbaşı aramış, ‘general seni istiyor yarın öğlen burada ol’ demiş. Onu yarın muhtemelen Türkiye’ye gönderecekler.”
     Adam, “üzülme, ben senin arkadaşının işini halledeceğim” diyor ertesi gün erkenden generali arıyor. 
    General „serbestsin“ dese de artık Azerbaycan da onun için tekin değildir. Bizim istihbarat elemanları sürekli peşindedir. 
    Her an her şey olabilir.
    Azarbeycan’dan Gürcistan’a geçiyor.
    Gürcistan’da uçağa binerken pasaportun sahte olduğunu fark ediyorlar. Mahkemeler başlıyor.  
     Erdem bey burada bir avukat tutuyor. 
    Bayan avukat onu savunmak için neredeyse Fethullah Gülen Hocaefendinin bütün kitaplarını okuyor. Hizmet’in ve Hocaefendi’nin yaman bir savunucusu oluyor.
    Mahkemede göçmen dairesinin görevlisi Hocaefendi’ye hakaret edince salonu yıkıyor.
    Duruşmadan sonra Erdem Bey, “çok sert olmadı mı?” diyor.
    “Hocaefendi çok şerefli bir insan” diyor avukat, “onun şerefini biz korumalıyız, onun şerefi sana da bana da yeter.
     Onun şerefi bütün dünyaya yeter.” 
     

    23 Haz 2024 11:49
    YAZARIN SON YAZILARI
    YAZARLAR