Şimdi Sormuyor

Şimdi Sormuyor
Meriç’e vardığımızda, hüzünlü bir sonbahar gecesi sabaha akıyordu.
Suların sesi ürpertici bir melodiyi andırıyordu.
Karanlık, ölüm fısıldayan nehir ve her iki tarafta nöbet tutan askerler, müttefik kuvvetler gibi üzerimize geliyordu.
On kadar insan küçük bir bota doluştuk. İki çocuk, olup bitenden habersiz annelerinin kucaklarında mışıl mışıl uyuyordu. Sanki rüyalarında melek görüyor gibiydiler. Uyurken memleket değiştireceklerdi ama onlar için bir şey fark etmeyecekti.
Onların memleketi ana kucağıydı.
Gece, nehrin üzerine çöken sessizliğiyle bizi sarmıştı. Küçük bir botta sıkışmış hayatlar, korku ile umut arasında incecik bir ipte sallanıyordu. Yıldızlar gökyüzünde usulca parlıyor, suyun altındaki karanlık ise yaklaşan felaketi fısıldıyordu.
Kimse konuşmuyordu.
Her nefes, bilinmeyene atılan bir adım gibiydi. O an, geride bırakılacakların ağırlığı henüz tam hissedilmese de kader çoktan yönümüzü çizmişti.
Botumuz karanlıkta sert bir yer çarptı ve parçlandı.
Hepimiz, suyun üzerine savrulduk. Soğuk ve karanlık her yanımızı sardı.
Çocuklar annelerinin kucaklarından koptu.
Memleketsiz kaldılar.
Üşüyorlardı.
Kendilerini suyun üstünde zor tutan anneler, çocuklarına ulaşmak için can havliyle çaresizce çırpınıyorlardı.
O sahne öyle hazindi ki, kalbim sanki parçalanacaktı.
“Allah’ım bu yavruların acısını bize yaşatma!” diye yalvardım.
Her iki taraftan askerler sert seslerle “Teslim olun!” diye bağırıyordu.
Yüzme bilen iki arkadaş, bebekleri suyun soğuk kollarından aldılar.
Yedi saat boyunca, çamurların içinde sürüklenerek ülkemizin ve aklımızın sınırında yürüdük. Her adımda, umut ve korku birbirine karışıyordu.
Gece 12 gibi girdiğimiz nehirden ancak sabah yedi civarında çıkabildik.
Artık yabancı topraklardaydık. Uzaklardan, Selimiye’nin sabah ezanları geliyordu.
Bunlar duyabileceğimiz son ezanlardı.
Gözlerimden süzülen yaşlar, seherin dudaklarından dökülen ezan seslerine karışıyordu.
Geride nice aşklar, sevdalar, hatıralar, gözü yaşlı insanlar bırakarak yürüdük yeni gurbetlere doğru.
Şimdi, gördüğünüz gibi kuzeyin bu küçük kasabasındayız.
Burası, fiyortları, yeşil vadileri, doğal güzellikleri ve dağlık alanlarıyla ünlü bir kasaba.
Ülkenin doğal mirasını en iyi şekilde sergileyen bir yer.
Kadim kültürlerin korunduğu bu küçük kasabada, gördüğünüz gibi evler, tıpkı bizim Karadeniz’deki gibi dağınık.
Burası adeta cennet gibi bir yer.
Fakat insan memleketini özlüyor.
En çok da annemi özlüyorum.
Biz, kız kardeşimle birlikte yetim büyüdük.
Babam, ben üç yaşındayken vefat etmiş.
Vefat ettiğinde babam yirmi yedisinde, annem ise henüz yirmi iki yaşındaymış.
Annem bir daha evlenmedi.
Bir gün bana, “Oğlum! Evimize yabancı bir adam sokmak istemedim.” dedi.
Dedem büyüttü bizi. İlkokul beşinci sınıfa kadar yanında olduk. Fakat dedem de vefat ettiğinde, acı bir yalnızlık sardı hayatımızı.
Lise yıllarında iki arkadaşımla Hizmet evlerine gidip geliyorduk. Hizmet, bizim için adeta baba oldu; elimizden tuttu, yolumuzu aydınlattı.
Ne acıdır ki, sınıftaki arkadaşlarımızın çoğu perişan oldular.
Hizmet’e ait üniversite hazırlık dershanesinin sınavında birinci oldum.
Burslu olarak kaydettiler beni.
“Kitaplarını al, yeter.” dediler.
Fakat benim kitap alacak param da yoktu.
Eniştem “Ben alırım,” dedi. “sen kaydını yaptır.”
O sene üniversitede iktisat bölümünü kazandım.
Dershanedeki öğretmenlerimi çok sevdim; pırıl pırıl, idealist gençlerdi.
Sonra onlar dünyalarını bir bavula sığdırarak birer birer Orta Asya’ya gittiler.
Ben üniversitede okumaya başlayınca, annem ve kız kardeşim de Ankara’ya taşındılar. Birlikte yaşamaya başladık.
Üniversite bitince devlet memuru oldum.
Burada, yurt dışındaki bir üniversiteden burs kazandım ve mastırımı orada tamamladım.
Türkiye’ye dönünce bakanlıkta çalışmaya başladım.
Biliyorsunuz, 17-25 sürecinde ilk operasyon Emniyet’e yapıldı, hemen arkasından da ekonomi yönetimine.
Önce açığa alındım, sonra görevime son verildi.
Üç ay sonra da bir bakanlıkta bürokrat olan eşim de görevden alındı.
Ben tutuklandım ve bir yıl hapis yattım.
Bir yıl sonra, “Ciddi bir şey yok.” diyerek bıraktılar.
Kısa bir süre sonra yeniden tutuklandım.
Fırtına üzerimizde dolaşıyordu.
Hapishanede stres ve üzüntü derken, bir gün ciddi bir şekilde sancılarım başladı.
Tuvalete çıkamıyor, ihtiyacımı gideremiyordum. Bunun nasıl bir felaket olduğunu, işte o gün anladım.
Gözlerim karardı; ölüyordum.
“Allah’ım şifa ver!” diye inledim.
Bir insanın hapishanede yaşayabileceği en kötü anlardan biriydi. Tuvalette yere yığıldım ve bayıldım.
Beni acile götürmüşler.
Doktora, “Bayıltın beni. Ölüyorum.” dediğimi hatırlıyorum.
Sonra bütün ışıklar söndü.
Muayene, kan tahlili falan derken üç saat geçmiş.
En değerli dakikalar sessizce erimiş.
Beni zorla uyandırdılar.
“Bağırsak düğümlenmesi olmuş. Ameliyat yapacağız. Uyanamayabilirsin. Şurayı imzalaman lazım.” dediler.
Yarı baygın bir hâlde, ellerim kelepçeli imzaladım.
Sonrasını hatırlamıyorum; yine bayılmışım.
Uyandığımda, kalın bağırsağın tamamını almışlar.
Doktor, ‘’Yarım saat daha geç gelseydin ölürdün. Bağırsak kangren olmuş.’’ dedi.
İnce bağırsakla idrar yolunu birleştirmişler.
Ufak tefek sıkıntılar yaşıyorum ama buna da şükür.
O sırada odaya giren bir hemşire, “İnşallah, bu yaşadıkların günahlarınıza kefaret olur.” dedi.
“Seni yoğun bakımda tutacağız. Normal odaya alırsak cezaevine götürürler.”
O an iyi insanların bitmediğini anladım.
Hastanede yatarken bir ara tavanda bazı ışıklı kelimler, fotoğraflar görmeye başladım. Geçmişe doğru ışıklı bir yolculuktu bu. Aydınlık pencereler ardı ardına açılıyor ve ben yaşadığım her şeyi tekrar görebiliyordum.
Kitaplarda okuduğum kelimeler, kaldığım otellerin isimleri, sokakta gördüğüm tabelalar, Amerika’da okuduğum makaleler…
Önce okuldakileri okumaya başladım, sonra üç yaşıma kadar indim.
Babamın, annemin bana aldığı oyuncakları gördüm.
Biraz daha zorlasam, babamın yüzünü görecektim;i ama mazinin derinliklerine uzanan bu yolculuk, çok yordu beni.
“Allah’ım, okuduğum ve duyduğum hiçbir şeyi unutmamışım.” dedim.
Hatırlamanın ne büyük bir nimet olduğunu ama aynı zamanda ne büyük bir külfet olduğunu anladım.
O hatırlamalar, geleceğimi aydınlattı ama aynı zamanda omzuma dağlar kadar bir yük bıraktı.
Yoğun bakımdan çıkınca, bir hafta da hastanenin cezaevi koğuşunda kaldım.
Odada kelepçeli yatıyordum.
Bir asker, “Ya adamı kelepçelemişsiniz. Her tarafı dikişli. Nereye kaçacak? Bari çözün kelepçelerini de rahat yatsın.” dedi.
“Siz göreviniz yapın. Benim yüzümden başınıza bir şey gelsin istemem.” dedim.
Bazen kapıyı kilitlemeyi unutuyorlardı, ben hatırlatıyordum.
Asker, “Ya sen nasıl bir adamsısın? Bazıları kaçmak için yollar arar, sen tutsak kalmaya çalışıyorsun.” diyordu.
Bağırsaklarım dışarıda, torba ile cezaevine döndüm.
Hemen her gün, geçmiş günlere açılan pencerelerden hatıra cennetlerini seyrediyordum.
Otuz gün daha öyle geçti.
Onlar bir kapıyı kapattığında, O(cc) bize başka kapılar açıyordu. Zaman, karmaşık ve sessiz bir labirent gibiydi.
Otuz günün sonunda beni sağlık komisyonuna götürdüler.
Komisyon, oy birliği ile “Hapishanede kalabilir.” raporu verdi.
Hâkim vicdana geldi, beni bıraktı.
Dört ay sonra, yeni bir operasyonla bağırsaklarım tekrar içeri alındı.
Başka bir dosyadan hakkımda yine dava açıldı.
Eşime, “Artık gidelim bu ülkeden.” dedim.
Aslında önceleri de birkaç defa çıkmayı düşünmüştük ama annem izin vermemişti.
“Gitmeyin oğlum! Ben senin ayrılığına dayanamam.” demişti.
Ne zorluklarla büyütmüştü bizi…
Yaşadıklarımızı görünce, “Gidin oğlum artık, bu ülkeden gidin!” dedi.
Anne yüreği işte…
Buralar cennet gibi…
Ama hastane odasında yaşadığım, geçmişin hatıra cennetine açılan o ışıklı yolculuk, bu cennet gibi yerlerde artık olmuyor.
Allah aldı onu.
Şimdi o esrarlı pencere açılmıyor.
Belki de asıl cennet,
yaraların içinde kurulan rengarenk o esrarlı dünya.
Hani Eyyûb (a.s) için anlatılır ya...
Bağları, bahçeleri, sürüleri ile büyük bir varlık sahibi olan Eyyûb (a.s.)’ un nesi var nesi yoksa telef olur.
Bir sarsıntı ile evi de yıkılır.
Hastalanır.
Hastalık bütün bedenini kaplar.
Kasaba sakinleri, hastalığın bulaşıcı olabileceğinden korktukları için onun kasabadan çıkmasını isterler.
Hanımı, ona kasabanın dışında bir çardak kurar.
Hastalık kalbine ve diline ilişince, “Rabbim! Zarar bana dokundu. Sen merhametlilerin en merhametlisisin!” diye durumunu Allah’a arz eder.
Bedenindeki hastalığa sözü geçecek birine seslenir.
Kulübesinde “Ey Benim Rabbim!” diye inler.
Hanımı, bir gün kasabadan döndüğünde, kulübenin içinde tıpkı Yusuf (a.s) gibi genç ve güzel birinin oturmakta olduğunu görür.
“Eyyûb’um nerede?” der.
“Ben Eyyûb‘um.” diye yanıtlar.
“Hayır! O yaşlı ve hastaydı.”
“Rabbim bana şifa verdi. Rabbimin gönderdiği şu suda yıkandım; sağlığıma kavuştum, gençleştim ve güzelleştim.”
Allah, aldıklarını bir bir geri verir.
Eyyûb (a.s.), tekrar bağlarına, bahçelerine ve sürülerine kavuşur.
Bir gün birisi sorar:
“Ey Allah’ın Peygamberi! Sen Allah’ın nasıl sevgili bir kulusun ki, aldıklarını geri verdi?
Eyyûb (a.s.) yanıtlar:
“Ama aldığı daha değerliydi.”
“Peki, nedir aldığı?”
“Benim bütün bedenim yara bere içindeyken, her seher vakti Rabbim bana “Eyyûb‘um, nasılsın?” diye sorardı.
Şimdi sormuyor.”
YAZARIN SON YAZILARI

Türk milyarder, safari için gittiği Afrika'da çatı...

Romanya, Daltonlar çetesi üyesinin Türkiye’ye iade...

Trump'tan protestoculara çağrı: Kurumları ele geçi...

Sadece savaşlarda görülüyordu! Bu yıl ölümler doğu...

İdamı isteniyor! Cumhurbaşkanlığında sıkı yönetim ...



