Açılım

Bast halinden daha çok kabz halinde meydana gelen fırsatları Allah rızası için değerlendirmeye açılım diyoruz, diyebiliriz. Kabz bize bu fırsatı sunar. Bast dönemlerindeki açılımların kökleri kabza yani felaket günlerine dayanır. O zaman bast nedir? Kabz nedir?
Kısaca kabzı kötü ve kara günler, bastı ise iyi ve başarılı günler olarak şeklinde değerlendirebiliriz. Fakat bu her iki durumun maneviyatla alakası vardır. Yani kabz veya bastı sadece maddi imkanların azalması ve çoğalması olarak göremeyiz. Bastın zafer günleri kibir ve gururu bağrında besleyerek kabz günlerinin taşlarını döşeyebilir; kabzın dar günleri de tazarru ve niyazı tetiklemesi cihetiyle basta yani ferahfeza günlere dayelik edebilir.
Hem Manen hem de madden bast yaşayabilmek yani ikisini bir arada götürebilmek çoğu zaman peygamber masumiyetini, veli ferasetini ve asfiya hulusunu lüzumlu kılabilir. Ve zordur. Hulefa i Raşidin ve Ömer bin Abdulaziz bu zorlardan zoru başarmış nadide fıtratlardır.
“Kabz; tutulma, derdest edilme, avuç içine alınma, can çıkacak hale gelme veya manevi feyizlerin kesilmesi ve insanın mahiyetindeki boşlukları itibariyle, sımsıkı bir münasebet içinde bulunması lazım gelen ebedi feyz kaynağı ile irtibatının sarsılması ve boşlukta kalması demektir.
Buna karşılık bast ise yayma, açma, sergileme, ferah feza duruma erme veya insanın varlık içinde rahmet vesilesi olma noktasına yükselip eşyayı istiap haddine ulaşması şeklinde tarif edilebilir.” (Fethullah Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri)
Kabz u Bastı nefes alıp vermeye de benzetebiliriz. Hayatın devamı bu iki eyleme bağlıdır. Nefes alma bast, verme ise kabzdır. Burada da görüldüğü üzere kirli havanın atılması kabzla mümkündür. Çünkü Hz. Adem’in düştüğü, Hz. Yunus’un balığın karnına indiği ve Hz. Zekeriya'nın daraldığında tövbe ve evbe kurnalarına yanaşmaları onları zelle kirlerinden kurtardı. Nasıl ki kirli havayı dışarı atamazsak tazesini solumak mümkün olmaz. Kalbi, ruhi ve fıtrata ait hata ve kusurları hayatımızın dışına çıkarmadıkça da yeni ve güzel huyları onların yerine mahiyetimize mal edemeyiz.
Hatta bu eylem gah tevbe vadilerinden gah şükür tepelerine doğru gidip gelerek devam eder durur. Şükür, bast tepelerine açılımın zirve seviyesini, tevbe de kabz vadilerinin derinlikli samimiyeti belirler. Şükür açılımın veya zirvelere ulaşmanın sesi soluğu hatta en farik alametidir. Bakın Hz. Süleyman saltanat zirvesini Allah’tan isterken şükür gerekçesini dillendirmesi çok manidardır:
“Ey Rabbim! Beni; bana ve ana babama verdiğin nimetlere şükretmeye ve razı olacağın salih ameller işlemeye sevk et. Ve beni rahmetinle salih (iyi) kulların arasına kat." (Neml Suresi, 19)
Şükrün ziyadeleşmesi (artması) nimetlerin ziyadeleşmesiyle olur, lüzumlu kılar. Sana aileme verdiğin devlet nimetine daha çok şükretmeyi nasip et, şükürde muvaffak kıl demek, o nimeti daha da artırarak daha büyük bir devlet ver anlamına gelir. Bu da günümüzün modern tabiri ile açılım demektir. Hz. Süleyman'ın duasını böyle anlayabiliriz.
Şükür ve sabır taksiminde şükür bast günlerine sabır da kabz günlerine tekabül eder.
Açılım ise aslında bir bast haline yürüyüştür. Fakat ne olursa olsun her açılımın tohumları basamakları, vetiresi kabz haline varır dayanır. Kabz halinde ne yaşadın ne gördün ve ne hazırladınsa bast halinin açılımları da ona göre olacaktır.
Bu bakımdan kabz halinin nasıl geçirildiği çok önemlidir. Hareket, hasat ve ferahlığın kaybolduğu o kabzın felaketleri devirlerinde en küçük adımlar bile daha sonrası için çok değerlidir. Mesela bir ağacın toprak üzerinde kökü ile dalları arasında on metre olsa da çekirdek aşamasında toprağın kahrında bu mesafe bir santim bile değildir. Yani kabz halindeki sukutun acı ve yakıcı dönemlerinde bir santim mesafe alabilmek, açılım günlerinde 10 metre mesafeye bedeldir.
Doğru her kışın bir baharı her leyalin bir neharı vardır. Fakat sosyal ve beşeri alanda bu durum fizik aleminden biraz farklı cereyan eder. Sosyolojik gerçeklerde meydana gelen dönüp durmalar fizik alemi kadar kesin, net ve sade değildir. Yani sosyolojik olarak yaşanan gecelerin sabahı senin o geceleri nasıl değerlendirdiğine çok bağlıdır, çok alakalıdır.
Ölüm sukutu içinde yaşanan kabz günleri veya dönemlerinde atmamız gereken adımların veya yapmamız gereken işlerin keyfiyeti gücümüzün nispetine göre farz namazlarını eda keyfiyetine çok benzer. Şayet gücün kuvvetin yerindeyse namazı bütün rükünleri ile eda edersin. Yok ayağa kalkamayacak güçteysen oturarak namazını kılarsın. Daha da gücün yoksa baş ile ima ile namazını eda edersin. Yani kabz halinde baş ile kıldığın namaz rahat zamanların ayakta uzun uzadıya kılınan namazının yerine geçmesi cihetiyle eşittir.
Bu bakımdan açılım aslında hiç durmaz. Kabz ve felaketli günlerde de ne kadar gücün varsa ona göre bir yürüyüş, hız veya tempo belirlersin.
Fakat hareketlerimizi azaltan ve bizi kut u layemutla yaşamaya sevk eden uzun kabz günlerinin fıtratımızda alışkanlık yapma ihtimali de vardır. Gücümüzün arttığı bast zamanı gelip çattığı, dallar meyveye durduğu halde daha sen hala kış günlerinin alışkanlıklarını üzerinden atamazsan baharı değerlendiremez, ahesterevlik edebilir ve fırsatları kaçırabilirsin. Zamanında açılım yapabilmek için hadiselerin dilini çözüp anlamaya, beşeri ve sosyal olayların karmaşıklığı altındaki tabloyu net bir şekilde görebilen bir göze ihtiyaç vardır. Mesela Peygamberimizin (sav) hicretinden tutun da yaptığı savaşlara, oradan Mekke fethine kadar aldığı karar ve attığı adımların hemen hepsi bir basiretin ve ferasetin ürünüdür.
Yine örneğin 90’lı yıllara kadar Türkiye şartlarına göre bir temposu olan Hizmet Hareketinin tam o tarihlerde Orta Asya’ya açılıp okullar inşa etmesi kabz zamanlarının adet ve alışkanlıkları ile izah edilemez. Toplanıp kitap okuyan ve sohbet dinleyen bir cemiyetin bu yıllarda bir metamorfoz geçirerek devlet imkanları ile ancak ve belki yapılabilen eğitim işlerine el atması yerlerde sürünen tırtılın havalarda uçuşan kelebeğe dönüşmesi kadar garip bir hadisedir.
Bu bakımdan kabz zamanlarının zahmetli yaşayışı bizde tabiat ve fıtrat haline gelmemelidir, Kaderimiz olarak görülmemelidir. Ki biz de algılama hatasına düşmeyelim. Anlatılan fıkraya göre Nasrettin Hoca; hastalandığı için bas bas bağırarak devamlı ağlayan çocuk için; ‘Ben bu çocuğun hastalığına yanmıyorum da fakat bu ağlaması onda huy kalacak.” dermiş.
Evet küçük küçük adım atmak, fırsatlara aşırı temkinli davranmak, kış soğuğu devam ediyor diyerekten halen daha kaban-palto kullanmak ve bunların yanında evden dışarı çıkmamayı huy haline getirirsek, zamanın ve şartların değiştiğini, kabz günlerinin yerini bast günlerine devr ettiğini fark edemez, fark etsek de yeni hale uyum sağlayamayız.
Dua açılımın en temel şartıdır. Kim “Allah'ım bu dini dünyanın her tarafına yaymayı bizlere nasip et” diyor ve yalvarıyorsa bu hülyadan ona pay vardır. Ömer değilim ama Ömerlere yaptırdığını ne olur bana yaptır diyorsa, Ömer olmasa da Ömercik olmak payına düşebilir. Hacca azimle niyet eden ve yürüyüşünü minnacık adımlarına aldırmadan atan karınca misali yolun bir kertesinde her şeyi yoktan var eden Allah o karıncayı alır rüzgârın kanatlarına bindirir ve Kâbe'nin tepesine kondurur.
Karalar bağlayanın bahtı da kararabilir. Biz Allah'ın havline güvenmeliyiz. Güvercinlerin kartalları yere vurup çaldığını gördüğünü Yunus demiyor mu? İncir çekirdeği cirminde olanların kayaları yarıp parçaladıkları çoktur.
Şartlara riayet fakat şartlar veya esbab da Yüce Yaradan’ın memurudurlar. Memuru olan ateşin yakmasına izin vermezse Allah, İbrahimler yanmaz. Su veya deniz memuruna Allah emir verince Musa ve yaranları için yollara, şehrahlara, otobanlara dönüşür. İsa’nın isteği ile ölüm memuruna emir verilince yerini cana, hayata bırakır.
Necip Fazılvari konuşacak olursak:
Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,
Sırtına Sakaryanın, Türk tarihi vurulur.
Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?
Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük!


