Gücün Kulları ve Göçüklerin Kulları

Gücün Kulları ve Göçüklerin Kulları


Kuran-ı Kerim’de insana “şehevat, at, kadın, altın… vs” (Ali İmran,14) gibi şeyler sevdirildi denir. Çünkü bunlar rahat ve güçlü bir yaşamı temin eder. Karun; “Ben bütün bunları (serveti) kendi ilmimle elde ettim” (Kasas,78) der. Yani ben güçlüyüm, bana ve servetim karşısında boyun eğmelisiniz.

Ya Firavun, Musa’nın Rabbine secde eden sihirbazlara ne der: “Benden izin almadan mı Musa’nın Rabbine iman edeceksiniz. Sizi çarmıhlara gereceğim” (Araf, 123). Düşünebiliyor musunuz, Baki bir Varlığa imanı fani bir şahıs kendi iznine bağlıyorsa, ne demek istiyor? “Ben Tanrılardan da güçlüyüm, herkesten önce bana boyun eğmelisiniz!”

İnsanoğlu neden kibirlenmemeli ve kendinde güç vehmetmemelidir? Çünkü ölüm anı insanı, tam bir güçsüzlüğün yaşandığı doğumumuzdaki durumla eşitler.   En azından görünüşe göre Firavunlar da köleler gibi ölür. Ve güçleri yeniden eşitlenir. Zalimin ölümü aliminkinden farklı değildir. Zalim mazlumun girdiği toprağa girer. Toprakta sanki mutlak bir adalet veya eşitlik vardır. Mahviyetin rengi olan bu toprak, yaşam esnasındaki güç zehirlenmelerinin en etkili panzehiridir. 

İnsana sevdirilen şeyler arasında; “at, araba, altın ve gümüş” (Ali imran,14) gibi şeyler sayılır da “toprak” sayılmamıştır mesela. Aslında toprak ölümün, güçsüzlüğün ve mahviyetin rengidir. Dünyalık bir yönü olmamalıdır. Fakat ne gariptir ki ahir zaman, toprağı da güce tapanların gözünde büyüttü.  Toprağın üzerinde “kupon arazileri” var bugün. Tarihte de toprak, sadece mahsulün kaynağıydı. Fakat toprak hiçbir zaman asrımızda olduğu kadar mücerret bir değere ulaşamamıştı. Artık günümüzde toprak olmayacağını aklının köşesinden bile geçirmeyen toprak ağaları var. Toprakla doymayan gücün kullarının gözünü yine de toprak doyuracak. Onların güçlerini toprak sıfırlayacak.

Güçlü olmak dinimizde aslında yerilmemiştir. Hakiki güç sahibini tanımak ve bize emaneten verilen kuvvet noktalarını onun emrine göre kullanmaktır asıl mesele. Fakat güce aşık olup da gücün kulları olmak Allah’a kul olmaya mani oluyorsa orada durmak gerekir. Dünyalık gücün karşısında boyun eğenler Allah’a secde edemezler. Güce âşık olanlar Allah’a âşık olamaz.

Dünya savaşları gibi insanlığı perişan eden bütün savaşların arkasında güçlü olma sevdası ve kibri vardır. İnsanoğlunda bu hissin terbiye olması savaşlara mâni olabilir. Tarih, Timur gibi dünyaya tek başına hakim olmayı düşünen sultanlarla doludur. Şu ölümlü dünya herkese yetse de insanoğlundaki hırs savaş ve kavga sebebidir.

Aslında dünyaya malik olma sevgisi veya duygusu, dünya için değil ahiret içindir. Tek olan dünyaya herkes tek başına sahip olmaya kalkarsa olacağı budur. Savaş olur, kan gövdeyi götürür. Fitnelerin önünü alamayız. Fakat temelde dünyaya malik olma duygusu bile ahiret için cennetlere sahip olmamız için verilmiştir. Yani bu duyguyu tatmin etmenin yeri dünya değil cennetlerdir. Çünkü Kuran’da cennete en son girecek kimseye verilecek olan cennetin büyüklüğü bile dünyalar kadardır. (Sahih Hadis, Müslim rivayet etmiştir- Muttefekun Aleyh) Ahirette cennetlere sahip olmak için verilen bu güçlü olma duygusunu dünyada tatmin etmek istersek kavga çıkar, niza çıkar dahası savaşlar çıkar.

Diğer taraftan güçlü olma duygusu, hakiki güç sahibi olan Allah’ı bilmek bulmak ve Ona itaat etmeyi temin içindir.  Hakiki güç sahibi Allah olduğundan O’na kul olmalıyız. İnsanın fıtratında gücü tanıma kabul etme belki de gücü kutsama vardır. Dolayısıyla biz, “insanlar neden güçlü gördüklerine kulluk yapıyor?” dememeliyiz. Ona gerçek güç sahibi olan Allah’a kulluk yapmasını temin için kainattaki bütün gücün sahibinin Allah olduğunu ispat etmeli, izah etmeli ve anlatmalıyız. Bu nedenle insanlara; “Paranın, maddenin, makamın kulu olma” dememeliyiz veya “Makam sahibi olanların kulu olma” dememeliyiz. Böyle bir malayutak bir teklifte bulunmamalıyız. “Paraya, maddeye, mevkiye kulluk yapma fakat hepsinden daha güçlü olan Allah’a kulluk yap” makul teklifini yapmalıyız.  Yani teklif insan fıtratına uygun olmalıdır. Fıtratı ret anlamına gelmemeli yok saymamalıdır.

 

Kulluk yapacağımız güç sahibinin bütün kâinatın yönetimi kabza-i tasarrufunda olmalıdır. “O Gün, mülk kimindir? Tek ve Kahhar Olan Allah'ındır.” (Mümin, 16) İtaat edeceğimiz güç bütün varlıkların ölümü ve yaşamı elinde olmalı. Biz yaratılmışların maruz kaldığı zaaf ve acizliklerden beri olmalıdır.  Yerlerin ve göklerin sahibi olmalı. Hz. Ömer (r.a), Taha Suresi’nde;

“Göklerdeki, yerdeki bu ikisi arasındaki ve toprağın altındaki her şey, yalnızca O’nundur.” (Taha, 6) ayetini okuyunca Allah’ın gücü ve hakimiyeti karşısında hayret eder ve der ki: “Ne güzel kelam.... Ne tatlı ifadeler bunlar.” (Reşit Hyalamaz, Efendimiz cilt 1, sf324)

Anlaşılan o ki bu ayetin ortaya koyduğu Allah’ın kudreti hakikatine Hz. Ömer'in gönlü açılmasaydı gerçek güç sahibini idrak edemez ve hidayet nuruna kavuşamazdı.

Çağrı filmindeki sahneye göre Hz. Hamza, yeğeni Hz. Muhammed'e iman ederken; “Geceleri çölde yalnız başıma kaldığımda anladım. Allah o kadar büyüktür ki; dört duvar arasına sığmaz." der.

Evet, bütün mesele gerçek güç sahibi olan Allah’ı tanıyıp ona kulluk etmektir. Dünya sınırları içinde güçlü gibi görülen her nesne, varlık veya obje ne varsa çünkü hepsi göçücüdür. Bütün varlığı tasarrufuna almış olan gerçek Güç Sahibine kulluk edersek, dünyadan göçücülere ve göçüklere kulluk etmekten kurtuluruz.  

YAZARIN SON YAZILARI