Yiğitler, Fedailer ve Baykuşlar

Hüseyin Odabaşı
Yayınlanma Cuma, 27 Şubat 2026

Fedai hayatını ve ömrünü yüksek idealler uğruna feda etmiş insan
demektir. Dahası o bir yiğittir. Korku
onun iklimine kolay kolay uğramaz. Sadece Allah’tan ve O’nun
korkuttuklarından korkar ve O’nun saygı duyulmasını istediklerine saygı
duyar. Hayatı kendi için değil, hayatı veren içindir. Hayatı veren için olmayan hayatı istihkar
eder.
Bütün oluşumlar ve yeniden dirilişler yiğitlik ve fedailikle mümkündür.
Fedailerini bulamayan hiçbir hareket başarıya ulaşamaz. Fedailerle temsil
edilmeyen fikirler felsefenin veya ütopyaların bodrumunda küf bağlar. Fedai
yüksek düşünceleri bir mimar gibi hayata tatbik eden bir fikir işçisidir.
Dahası O, idealleri vücut rengine kavuşturan bir Heraklittir. İnsanlığı
bulunduğu çukurdan kurtarıp en yüksek mertebelere çıkarabilecek göz alıcı
projeler, fedailerini bulamazsa kitapların satırları arasında kaybolup
gider.
Bu bakımdan Hz. İsa (a.s) derdini, davasını, lahuti projelerini; “men
ensari ilallah” (Saf, 14) diyerek her biri birer fedai olan havarilerine
emanet etti. Öyle ki “nahnu ensarullah” diyenlerin omuzunda Hz. İsa’nın
dini bayraklaştı, temsilini buldu. Hz. Zekeriyya Efendimiz bir sağına baktı bir
soluna baktı davasını tam bir verasetle taşıyabilecek bir namzet bulamadı da
onca yaşına rağmen Allah’tan Yahya gibi bir evlat, bir namzet, bir fedai
dileğinde bulundu, sessizce ve derince...
Peygamberimizin “İbrâhim’i gördüm, dostları
arasında huyu ve görünüşü bana en çok benzeyen o idi” (Müsned, IV, 127) buyurduğu İbrahim (a.s), her
şeyini Allah yoluna veya emrine veren fedailer için çok güzel bir örnektir.
Nemrutların yaktığı ateşlere doğru mancınıkla fırlatıldığı esnada bile
meleklerin yardımını reddederek “hasbunallah”
(Âl-i İmrân Sûresi 173 ) çeken Hz. İbrahim, tam bir
teslimiyet insanıydı, fedaiydi. Dolaysıyla bir milletin yapabileceğini tek
başına gerçekleştirdi:
“İbrahim, hanif olarak Allah'a yönelen bir ümmetti. Ve
Müşriklerden değildi.” (Nahl, 120)
Yaşı ilerlemiş olan İbrahim’in bir derdi vardı. Nübüvvetle taçlanan bu yolu emin bir
emanetçiye teslim ederek Rabbine yürümeliydi. Bir fedai arıyordu. "Ey Rabbim! Bana salihlerden olacak bir
çocuk bağışla" (Sâffât, 100) Ve Allah Ona bıçağın altına başını uzatmakta
dahi tereddüt etmemekle davasını ayağa kaldıracak bir oğlu yani Hz. İsmail’i
nasip etti.
Fedailerini bulamayan hiçbir hareket başarıya
ulaşamaz, dedik ya! Hz. İbrahim’in iman atlasına dayalı Kâbe projesini yerine
getirmesi de ancak İsmail gibi bir fedaiyle mümkündü. Öyle ki Kâbe, böyle bir
teslimiyetin ve fedailiğin omuzlarında yükseldi.
İbrahim'in hayatı fedakârlık zirveleriyle doludur. Oğlu İsmail'in yanına
yaklaşıp; “Oğulcağızım Allah (c.c) seni benim kurban etmemi istiyor.” (Saffat,
102) diyerek evladını feda etti. Daha sonra anne Hacer’le oğlu İsmail’i otun
bitmediği suyun olmadığı Mekke vadisine bıraktı. (İbrahim, 37) Hz. İbrahim'in
hanımı Hacer annemiz, kocası İbrahim’e; “Ya İbrahim bize kime bırakıyorsun”
dediğinde, İbrahim (a.s) cevaben “Allah’a” dedi. Çünkü o yiğitti ve fedaiydi.
(Buhari)
Enes Bin Nadr gibi Efendimiz’in
her sahabesi aslında birer fedaiydi.
Bedir savaşına katılmayıp da pişmanlık ufkunda Allah’a teveccüh eden
Enes Bin Nadr’a Kuran-ı Kerim “rical” dedi. Çünkü rical, yiğit, feta, fedai
demekti. “Minel muminine ricalun sadaku maahedullahi aleyh- Allah'a verdiği
savaş sözünde duran yiğit oğlu yiğitler vardır.” (Ahzap, 23) Ahdinin eri olan
Enes Bin Nadr, Uhud savaşında hayatını ortaya koyarak sözünü yerine
getirdi.
Yine Kur'an-ı Kerim Allah isminin anılmasına müsaade ettiği evlerde
kalanlara da “rical” der. (Nur, 36) Adamlar... Allah’ın isminin anılmasına
müsaade ettiği evlerde yalnızca erkekler mi kalır, adamlar mı barınır? Bayanlar
veya kızlar bir evde oturup Allah’ın ismini anmazlar mı? Fakat işin tabiatında
olan fedailik bu tür evlerde kalan kadınları dahi racül yani erkek sınıfında
sokmuştur. Kadın erkek fark etmez deccal fitnelerine aldırmayıp rahmanın
evlerinde Allah’ın ismini anmak üzere toplanmak yiğitlik gerektiren bir racül
işidir.
Osmanlının kuruluşunda da “gazi” mefhumu içinde tanımını bulan bir
yiğitlik ve fedailik vardı. Kuran-ı Kerim duvarda asılı diye ayaklarını
saygıdan dolayı uzatıp da yatamayan Osman Gazi bir gazidir, bir fedaidir işte.
Çünkü onlar gazadan gazaya koşturarak Allah yolunda bir hayat yaşadılar. Orhan
Gazi, Ertuğrul Gazi, Gazi Evrenosoğlu, Gazi Mihayl... Halil İnalcık Hocaya göre
GAZİLİK fedailerin ve yiğitlerin kuruluş dönemindeki ünvanıdır.
Ali Ulvi Kurucu’nun Tarihçe-i Hayat’ın önsözünde dediği gibi İslam,
bugün hem dünyasını hem de ahretini feda edilmeyi gerektirir. Bu sözün
ağırlığını Ali Ulvi Kurucu Bediüzzaman denk gelinceye kadar pek anlayamadığını
ifade eder. Aslında “İslâm, bugün öyle mücahidler ister ki; dünyasını değil,
âhiretini dahi feda etmeye hazır olacak.” tespiti Osmanlının son Şeyhülislamı
Mustafa Sabri Efendi’ye aittir. Fakat bu söz Ali Ulvi Kurucuya göre temsilini
Bediüzzaman’da buldu. Üstadın hayatını her karesi fedailiklerle doludur. Van
kalesinde Horhor Medresesi adını verdiği mağarada eğitimine tabi tuttuğu
talebelerinin yanında sadece kitapları yoktur, savaş dönemi olduğundan
mavzerleri de vardır. Daha sonra başlayan Birinci Dünya savaşında Ermeniler
Üstadın ve talebelerinin fedailiklerine acı acı şahit oldular.
“Binlerce başım olsa ve her gün bir tanesini alsalar hakikati
İslamiye’ye feda olan bu baş zındıklara teslimi silah etmeyecektir…” anlayışında olan Üstadımızın etrafını çeviren
her talebesi bir yiğitti ve korkusuz bir fedaiydi. O kendine talebe olmak
isteyenleri önce fedailik testinden geçirerek kabul ederdi. Ona talebe olmak
isteyenlere bedelinin ağır olacağını ta baştan söylerdi.
Üstadımızın has talebesi Zübeyir abinin bir dostuna yazdığı cevabi
mektubu fedailiğin felsefesini ifade etmesi açısından çok dikkat çekicidir:
“Azîz, Muhterem Kardeşim!
Mâdem ki İslâm’ın her derdine razı
olduğunu bildiriyorsun, bu müjdenle bize aşk ve şevk veriyorsun, o halde iyi
dinle:
Vazifen: Dikenler
arasında güller toplayacaksın.
Ayağın çıplaktır, batacak. Elin
açıktır, ısıracak.
Buna sevineceksin!
Firavunlar kucağında büyüyen çocuk
Mûsa’ları safına alacaksın. Aldığın için dövecekler.
Konuştuğun için zindana koyacaklar;
sevineceksin!
Çöllere sürülürsen, kanınla ağaç
yetiştireceksin. Kutuplara sürülersen, vücut ısınla sebze yetiştireceksin.
Yeşilliği sevmeyenler olacak. Yakacaklar, yıkacaklar.
Sen bunu sabırla
seyredeceksin.”
Fakat bu
yiğitleri çoktan gömdüler şu karşıki bayıra. Bu yiğitler ormandan dirilir gibi
yeniden etrafımızı sarana dek baykuşlar bayram yapmaya devam edecek!
Bir yiğit vardı gömdüler şu karşı
bayıra...
Arkadan kefenini, gömleğini soydular.
“Aman kalkar!” deyip üstüne taşlar koydular,
Bir yiğit vardı; gömdüler şu karşı bayıra.
Yiğidim, hele anlatıver olup biteni!
Sen dertli, vatan dertli, oturup ağlayalım...
Ağlayıp da sînelerimizi dağlayalım,
Yiğidim, hele anlatıver olup biteni.
Ses ver yiğidim, yoksa beni duymuyor
musun!
Yıllar var ki hep hayâlinle oynaşıyorum,
Kalkıp geleceğin ümidiyle yaşıyorum...
Ses ver yiğidim, yoksa beni duymuyor musun?!
Sırtımda ardan bir gömlek, yılların
vebâli,
Ümitle ışıldayan gönlüm, seni bekliyor;
Kâh göklerde uçup, kâh yerlerde emekliyor.
Sırtımda ardan bir gömlek, yılların vebâli.
Her tarafta harâb eller, baykuşlara
bayram,
Köprüler bir bir yıkılmış ve yollar yolcusuz,
Gelip uğrayanı kalmamış çeşmeler, susuz..
Her tarafta harâb eller, baykuşlara bayram.
İrâdelerde çatırtı, rûhlarda müthiş
şok,
Târihi yağmaladı bir düzine tâlihsiz;
Değerler altüst oldu, mukaddesât sâhipsiz,
İrâdelerde çatırtı, rûhlarda müthiş şok.
Tıpkı rüyâlarda olduğu gibi diril,
gel!
Beyaz atının üzerinde bir sabah erken;
Gözlerim kapalı rûhumda seni süzerken
Tıpkı rüyâlarda olduğu gibi diril, gel!







