Bataklığı kurutmak varken sinek avlamak da nedir?

17/25 Aralık "Yolsuzluk-Hırsızlık yılları" seneyi devriyesine denk gelen zaman diliminde Türkiye’de pek çok medyacı ve ekran yüzü kadın ve erkeğe uyuşturucudan dolayı operasyonlar düzenlendi ve hâlâ da devam ediyor. Operasyonda tutuklanan çok ünlü bazı kişilerin İHL çıkışlı, bazılarının eskiden beri bilinen muhafazakâr ailelere mensup kişiler olması kamuoyunu bittabi şaşırttı. Fakat bu buzdağının görünen kısmı idi. Hatırlanacaktır, 17/25 Aralık'tan sonra ülke uyuşturucu ticaretinin önemli bir merkezi haline getirildi. Tüm ülkede sokak, mahalle ve özel kolej, MEB okulları önü uyuşturucu tacirlerinin torbacıları ile dolup taştı. Türkiye’de eroin, esrar ve marihuana gibi yan uyuşturucu malzemeleri satışları arttı. Gençlerde uyuşturucu kullanım oranları hiç olmadığı kadar yükseldi. Eskiden okullarda sigara kullanım oranlarını tartışır, korku ve endişe ile ürperirdik. İslamcı olduğunu iddia eden bir iktidar nasıl olur da dinin "HARAM" kıldığı bir maddeyi bu derece kontrolsüz bırakır? Hatta nasıl olur da ekonomik kaygılarla ülkeyi uyuşturucu trafiğinin önemli bir durağı haline getirir?
Sorgulama Ahlakı
Müslümanların, İslam dinini apaçık, geçici dünyevi politikalarına alet eden bu zihniyete artık sormaları gerekmez mi? Allah size yirmi üç yıllık bir iktidar verdi. Önünüzde hiçbir engel yok. Sizin iktidarda olduğunuz bu süre zarfı içinde kötülük adına bu ülkede ne geriledi? Dini literatürle ifade etmek gerekirse siz "Allah’ın nehyettiği hangi şeyi ıslah ettiniz veya yasakladınız? İçki mi, uyuşturucu mu, kumar mı, bahis oyunları mı, gayri meşru hayat kurumları mı, fuhuş mu, zina mı, hırsızlık, yolsuzluk mu, rüşvet komisyon mu, faili meçhul cinayetler mi, kadın ölümleri mi, yalan dolandırıcılık mı, faiz, tefecilik mi, yalan iftira mı, kin nefret düşmanlık hisleri mi, her türlü yolla gasp mala çökme mi, yetim malı yemek mi, zulüm adaletsizlik hak yeme mi, devletin malını iç etme mi?" daha uzatabilirsiniz. Böyle bir hükümetin içinde zerre kadar din iman adına bir niyet, bir hedef olmuş olsaydı bu kötülükler artar mıydı azalır mıydı? Bu zihniyetin devlet ihalelerinden alınan ihale komisyonları karşılığı ceplerinden beş kuruş çıkmadan yaptırdıkları cami ve İHL okullarından başka bu ülke ve insanına din diyanet adına ne hizmetleri olmuştur acaba? Din adına yapılan her şeyin yüzeysel ve politik amaca yönelik olduğu görülemiyor mu? Bu zihniyetin; bir taraftan insanları fakirlikten kurtarmak için ekonomik politikalar gerçekleştirmek, diğer taraftan gençliğe ülke ve insanlık yararına yüksek idealler aşılayacak, milleti cehaletten kurtaracak bir eğitim öğretim programı hazırlamak, sosyal projelerle farklı inanç ve kültür çevrelerini kucaklayarak ülke insanımız arasında birlik beraberlik çatısı oluşturmak gibi hayati önemli adımlar atması beklenirken gelinen nokta son derece üzücü olmuştur. Yine dini literatürde ifade etmek gerekirse hem kişi hem de devlet başkanları için FARZ olan "Emr-i bi'l-maruf nehy-i ani'l-münker: İyilikleri emretme, kötülükleri de yasaklama, mani olma" emri kimedir ki, nerede kaldı?
Toplumu Saran Felaketler
Halbuki Efendimiz (as): "Canımı kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, ya iyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız; ya da Allah size katından herkesi kuşatacak bir azap göndermeye çok yakındır. Sonra Allah’a dua edersiniz de, duanız kabul edilmez." (Tirmizî, Fiten, 9) buyurmaktadır. Evet bugün yaşananlar, bu hadisin tercümesinden başka bir şey değildir. Kötülükler o kadar yaygınlaştı ki neredeyse alevleri kendi bacalarını sardı. Fakat kimisi hâlâ derin bir gaflette, kimisi de hâlâ iktidar sarhoşluğunda. Bu operasyonlarda konunun bizi ilgilendiren kısmı cemiyetteki çürümüşlüktür. Yani ülke ve insanımız nasıl bu hale geldi? Şu anda ülke manevi bir bataklığa dönüşmüştür. Gençlerin dine, dindarlara mesafeli bir duruma gelmelerini bir kenara bırakacak olursak AKP’nin önde gelen kadrosunda, çocuklarında ciddi manada bir tefessüh müşahede edilmektedir. İşin başında, merkezi tutan kadronun hali bu olunca geniş açıda toplumda durum daha da vahim bir vaziyet arz etmektedir. Bu tabii ki üzücü bir durumdur. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi asıl üzerinde durulması gereken konu; yirmi küsür yıldır neredeyse tam yetki ile iktidarda olan siyasal İslam iddiasındaki AKP zihniyetinin idaresi altında nasıl oldu da ülke ve insanımız hiçbir dönemde olmadığı/olamayacağı kadar böyle bir çürümüşlük, kokuşmuşluk yaşanmaktadır?
Çürümüşlüğün Sebepleri
Toplumun bu denli çürümüşlüğünün altında dini, ekonomik, sosyal, ahlaki pek çok sebep yatmaktadır. Fakat bunlardan en önemlisi, inanan insanlar açısından bakılacak olursa dini ahlaki çürümüşlüktür. Bu kokuşmuşluğun en temel sebepleri; siyasal İslam iddiasında bulunan zihniyetin bu düşünceden uzak olmaları, sağlam dini bir felsefeye sahip olmamaları, ulemanın yanlış fetvalarının yol açtığı felaketlerdir.
a- Siyasal İslam düşüncesinin içini dolduramama
Neden olabilir? Bunun sebeplerinden biri ve en önemlisi "Siyasal İslam" iddiasıyla ortaya çıkan bu zihniyetin "Siyasal İslam" düşüncesinin gerek fikri gerekse de icraat olarak içini dolduracak bir felsefeden, bu felsefeye göre bir eğitim, bir terbiye anlayışından yoksun olmalarıdır. Adı üzerinde "Siyasal İslam" denildiği zaman hemen hemen herkesin aklına gelen ilk şey; İslam’ın, onun emir ve yasaklarının, yüksek siyaset anlayışının, adil idaresinin ve güzel ahlakının kişiler, kurumlar ve toplum düzeyinde, uluslararası ilişkilerde temsil edilmesidir. Bu anlayışa sahip olan kişi mal-mülk, servet, mevki-makam, şan-şöhret ve alkış karşısında gerek karakter gerek ahlak gerekse de yaşam standardı açısından değişmez. Bunların birer emanet, birer imtihan unsuru olduğunu bilir, bu şuurla onları hak rızasını kazanma yolunda, insanlığa yararlı olma istikametinde kullanır. Yine bu anlayışa göre maddi manevi bu imkânlar bir gaye değil, rıza-i ilahiyi kazanma adına birer araçtır. Mal-mülk, servet onu lükse, israfa, sefahate ve gösterişe sevk etmez. Mevki-makam, güç zehirlenmesine yol açıp başkalarına tahakküme, zulme, haksızlık ve hukuksuzluğa götürmez. Şan-şöhret, alkış onu şımartıp küstahlaştırmaz, gurur ve kibre neden olmaz, olmamalıdır. Oysa şimdikiler öyle mi? Maalesef şu anda görülen şey bir menfaat birlikteliği ve korku saltanatıdır.
b- Gaye-i hayal yoksunluğu
Bu çürümüşlüğün temelinde yatan önemli ikinci sebep, birinci sebebin bir neticesi olarak ortaya çıkan bu parti ve zihniyetin bilhassa gençliğin kudsi bir gaye-i hayalden mahrum yetişmeleridir. Tabii ki bir partinin doğal olarak ideali iktidar olmaktır. Peki o halde İslam’ı siyasi olarak temsil etme iddiasında bulunan bir partinin iktidar olmaktan maksadı ne olmalıdır? Sıradan seküler partiler için bunun cevabı basittir: İktidar olmak ve ülkeyi yönetmektir. Buna bağlı olarak ülke ve insanının refah seviyesini yükseltmek, fakirlikle savaşmak, cehaleti eğitimle yok etmek, demokrasi ve hukuki zeminde toplumun birlik ve beraberliğini sağlamaktır. Bu hedefler de çok önemlidir. O halde siyasal İslam’ın diğer seküler partilerden farklı olarak iktidar olmaktan maksadı ne olmalıydı? Öncelikle tabii ki seküler partilerin ekonomik-sosyal hedeflerini gerçekleştirmek olmalıydı. Siyasal İslam adına ortaya çıkan bir partinin ekonomik-sosyal alanlardaki başarıyı gerçekleştirerek bunu bir kredi olarak kullanması, sonra da topluma kendini diğerlerinden farklı kılacak, misyonuna uygun bir temsil ve bir mesaj vermesiydi. AKP gençliğine bakıldığı zaman tabandaki gençliğin her ne kadar siyasal İslam, hilafet gibi kavramlar peşinden koşturulduğu görülse de bunun büyük ölçüde içi boş bir söylemden öteye geçmediği müşahede edilmektedir. AKP bu felsefeyi oluşturmak için bir zamanlar "Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet" gibi daha çok ülkücü düşünceyi andıran bir slogan ortaya atmış olsa da bu kuru sözler AKP kadroları ve gençliği için bir gaye-i hayal oluşturmaktan çok uzak düşmüştür. Birden zenginleşen AKP ailesi ve nesilleri, anlaşıldığı kadarıyla kendilerini manen büyük bir boşluk içinde buldular. Hakiki bir mürşitten beslenmeyen veya beslense de tatmin olmayan/doyurulamayan kadro ve gençlik; zenginlik, mevki-makam, şan-şöhret ve güç-kuvvetle, AKP aidiyeti zehirlenmesi ile maalesef kötü yollara düştüler. Üzülerek belirtmek gerekiyor ki onların hoş olmayan kirli işlerinden bahsetmek artık suizan veya tecessüs olmaktan çıkmış gibi görünüyor. Çünkü işlemiş oldukları bütün münkerat elalemin diline düşmüş, elle tutulur gözle görülür hale gelmiştir. Sosyal medyadaki haberlere bakılacak olursa, belli bir kesimin sağlam dini bir eğitimi var yok bilemiyoruz fakat dünyevi cazibedar imkânlar karşısında kendilerini koruyamayarak kadın, esrar gibi bir kısım gayriahlaki yollara girdikleri anlaşılmaktadır. Hatta büyük bir kesimin, en küçük belediye ve parti ilçe teşkilatından bakanına ve vekillerine varıncaya kadar binlerce insanın; çocukları, yeğen, kuzen gibi akrabalarından örgütler oluşturarak şirketler kurduğu, o şirketler üzerinden ihaleler alıp yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet çarkları döndürdüklerini neredeyse bilmeyen görmeyen kalmamış gibi bir durum söz konusudur. İslamcı bir partinin bu vatanın gençlerine, evlatlarına yüksek idealler, hedefler kazandırmak yerine onları göz göre göre kumar, bahis oyunları, esrar, eroin, kadın gibi insanı ahlaksızlaştıran günah işlere sürüklemesi oldukça üzücü, aynı zamanda da büyük bir fecaat ve vebaldir. Sosyal medyada binlerce gencin para karşılığı "trol" olarak adlandırılan bir işte kullanılması; mağdur, mazlum veya aleyhte bir kısım çevrelere her gün küfredip sövmeleri, akıllara ziyan kurmaca yalan ve iftiralar üreterek insanların haysiyet ve şerefleriyle oynamaları, hukuklarını hiçe sayarak tehlikeye atmaları anlaşılır gibi değildir. Hayrettin Karaman ve emsali fetvacıların humus ve “Yolsuzluk hırsızlık değildir vs." emsali fetvalarının ümmeti(!) getirdiği durum budur. Dinin ruhunu, makasıdını iyi anlamama ve yorumlayamama; günümüz Türkiyesi siyasal İslam savunucularını bu durumlara sürüklemiştir.
c- Ulemanın yanlış fetvaları
Bu yaşananlar İbn Haldun’un Mukaddime’sinde bahsettiği milletlerin çöküşündeki üç merhaleyi, dönemi, safhayı da andırıyor. Birinci safha; toplumun asabiyet (dayanışma ruhu), fedakârlık, kanaatkârlık ve zorluklara tahammül ile ayakta durduğu dönemdir. İlme ve ahlâka yöneliş başlar; hayat sadedir. Bu bir bakıma yükseliş dönemidir. İkinci dönem; toplumun şehirleştiği, ilimlerin, sanatların ve kurumların geliştiği safhadır. Kültür, mimari, ilim ve bürokrasi zirveye ulaşır. Ancak bu gelişme, aynı zamanda gevşemenin başlangıcıdır. Üçüncü safhada lüks, israf, adaletsizlik, ahlâkî çözülme ve asabiyetin, toplumda fedakârlığın, kanaatkârlığın yok oluşu görülür. İlim canlılığını kaybeder, şekilciliğe dönüşür; toplum savunma kabiliyetini yitirir. AKP döneminde ilim ve sanatın ne kadar geliştiği su götürür bir mesele olsa da diğer hususlar, yaşanan bunca felaket, bu tespiti bir kez daha doğrular mahiyettedir. İslam toplumunun emniyet freni her zaman gerçek âlimler ve kanaat önderleri olmuştur. Onlar gerektiğinde hükümdar ve sultanlara karşı bile emr-i bi’l-maruf nehy-i ani’l-münker vazifesini yerine getirerek Allah’a ve topluma karşı vazifelerini yerine getirmekten geri durmamışlardır. Bu seviyedeki âlimlere bugün ne kadar ihtiyaç var. Yaşanan bu çürümüşlükte ulema geçinen bazı kişilerin verdiği fetvaların da büyük payı olduğu bir gerçektir. Bu açıdan içinde bulunduğumuz bu feci durum adeta şu hadisin tefsiri gibi geliyor insana. Efendimiz (as): "Allah ilmi kulların içinden bir anda çekip almaz. Ancak ilmi, (gerçek) âlimlerin ruhlarını kabzetmek suretiyle alır. Nihayet ortada hiçbir (gerçek) âlim kalmadığında, insanlar cahil kimseleri önder edinirler. Onlara sorular sorulur, onlar da ilim dışı (Kur’an ve Sünnet’e uymayan) fetva verirler; böylece hem kendileri saparlar hem de başkalarını saptırırlar." (Buhârî, İlim, 34). Evet bu dönemler dinin ruhunu kavrayamamış birkaç kişinin verdiği yanlış fetvaların, o fetvalara itiraz etmeyen diyanet, cemaat, âlim ve kanaat önderlerinin, akademik camianın katkılarıyla; o fetvalarla hareket eden bir kişinin, ailesinin, hizbinin, ülke ve vatandaşının ne felaketlere sürüklendiğine şahit olduğumuz dönemler olarak tarihe geçeceği şüphesizdir. Bugün yapılan bu operasyonlar bir başlangıç değil bir neticedir. Yıllardır yapılan yanlışların bir sonucudur. "Ameller ancak sonuçlarına (akıbetlerine) göre değerlendirilir." (Buhârî, Kader, 5) hadisine göre bakılacak olursa, yol yanlıştır. Asıl yapılması gereken bataklığın kurutulmasıdır. Bu manevi bataklığın oluşmasına sebebiyet verenler asıl bataklığın kendileri olduğunun farkında olamadıkları gibi, bir de önce kendilerini sorgulayacaklarına bataklıktaki sinekleri avlamakla meşgul olmaları, ortada bir yanlışlığın hem de büyük bir yanlışın olduğunu göstermektedir.
YAZARIN SON YAZILARI

Türk milyarder, safari için gittiği Afrika'da çatı...

Romanya, Daltonlar çetesi üyesinin Türkiye’ye iade...

Trump'tan protestoculara çağrı: Kurumları ele geçi...

Sadece savaşlarda görülüyordu! Bu yıl ölümler doğu...

İdamı isteniyor! Cumhurbaşkanlığında sıkı yönetim ...



