İhlas ve samimiyette derinleşme

İrşat ve tebliğ işini yapacakların İslâm, Kur'ân ve imana ait meseleleri çok iyi bilmeleri, zamanı doğru okumaları ve realitelerin farkında olarak tebliğ metotlarını oluşturup uygulamaları konusuna devam ediyoruz...
Hak ve hakikati temsil ve tebliğ işini üstlenenlerin en çok dikkat
etmeleri gereken husus, her şeyi Allah için yapmaları ve bu yolda ortaya
koydukları her şeyin O’nun (CC) rızasına uygun olmasına azami derecede ceht ve
gayret göstermeleridir. Aksi takdirde kalplerin kapılarının onlara açılması
mümkün olmayacaktır. O yüzden bu ihlâs ve samimiyete sahip olmayan nice
alimler, hocalar onca ilimlerine ve diğer donanımlarına rağmen gerçek ve kalıcı
bir başarı gösterememişlerdir. Tam tersine milletlerin ümitlerini boşa
çıkararak daha çok hayal kırıklığına yol açmışlardır:
“Beşincisi: Yapılan bütün işler ihlâs ve samimiyet içinde yapılmalıdır.
Perspektifte daima Cenâb-ı Hakk'ın rızası bulunmalı ve yapılacak her iş ona
göre ayarlanmalıdır. Gidilecek olan
yol ve tatbik edilecek olan strateji öncelikle Rabbimiz'in rızası yönünden bir
değerlendirmeye tâbi tutulmalı, eğer O (CC) razı olacaksa yapılmalı, yoksa o
yol kat'iyen terk edilmeli ve herhangi bir kimsenin aldatılmasına meydan
verilmemelidir.
Allah Resûlü (sav), Allah yolunda olan cihadı, sadece Allah'ın dinini
yüceltmek için yapılan cihad olarak sınırlandırıyor. Demek oluyor ki, Cenâb-ı
Hakk'ın yüce isminin i'lâsı istikametinde kavga veriliyorsa bu Allah içindir.
Yoksa, konuşanımızla, yazanımızla sadece kendimizi anlatmış oluruz ki, böyle
bir durumda ne samimiyet kalır ne de sevap. İhlâsın bu kadar darbe yediği bir
yerde de ne Allah'ın rızasından ne de gönüllere tesir etmekten bahsedilebilir.
Bizden evvelkiler bu işi ihlâsla yaptılar. İçlerinde öyleleri vardı ki,
söz söylerken arızasız, pürüzsüz söyleyince hemen dize geliyor, başını yere
koyuyor ve "Aman yâ Rabbi, el-İhlâs!" diyordu. Ve yine Ömer İbn
Abdülaziz gibi kimseler, yazdıkları mektubu çok belîğane bulunca, gurur ve
kibir gelir korkusundan hemen yırtıp atıyor ve başka bir mektup yazıyordu. O
devrede İslâmî meseleler işte hep böyle bir ihlâs atmosferi içinde anlatıldı.
Nefislerine hiç de hoş gelmeyen bir iklimde Rablerini anlatma âdeta onlarda bir
prensip hâline gelmişti, mademki nefis böyle anlatmadan pay almıyor, ihtimal,
bunda marz-ı ilâhî var dediler ve bunu düstur edindiler.
Şu satırların aziz okuyucusunun da kim bilir kendine ait böyle nice
tecrübeleri vardır. Onun için tekrar söylemek gerekirse, ihlâs ve samimiyet,
anlatılan hususların hayatı ve ruhu durumundadır. Anlattıklarımızın yüzümüze
çarpılmasını arzu etmiyorsak, ihlâsa sarılmalıyız.” "Tebliğ Metodumuz Nasıl Olmalıdır?"
Bu ihlâs ve samimiyette derinleşmenin bir diğer gereği ise Hakk’ı
anlatacak mürşitlerin kalpte dini ilimlerde ve akılda pozitif ilimlerde gerekli
donanımlara sahip olmaları ve yaptıkları işte bu iki kanattan tam yararlanmak
suretiyle en etkili ve tam bir hizmet ortaya koymalarıdır. Bunda başarılı olmuş
insanların zirvesini şüphesiz ki peygamberler tutmaktadırlar ve onlar her
hayırlı şeyde oldukları gibi bunda da takip edilmesi gereken en güzel
rehberlerdir:
“Altıncısı: Mürşid ve mübelliğ hangi seviyede olursa olsun kalbi dinî
ilimlerle, aklı medenî fenlerle mücehhez olmalı ve bu ikisi ile pervâz eden
istidat ve kabiliyetlerini işleterek iç murâkabesinde derinleşmeli ve çapına,
yapısına göre bu mevzuda ne kadar ledünnîleşebilirse ledünnîleşmelidir. Bu da yine, bir bakıma yukarıda temas ettiğimiz hususla alâkalıdır;
yani ihlâs ve samimiyette buudlaşma demektir.
Allah Resûlü, müteaddit hadislerinde ihlâs üzerinde durmuş ve onu insan
için en yüce ufuk olarak göstermiştir. Kur'ân-ı Kerim pek çok nebiyi bize
anlatırken bu yönleriyle anlatmış ve ihlâsı nübüvvetin ayrılmaz bir parçası
olarak takdim etmiştir.
Hz. Musa için "O muhlesti." tabirini kullanan Kur'ân-ı Kerim,
Hz. Musa'nın her hareket ve davranışını, sadece Cenâb-ı Hakk'ın rızasını tahsil
gayesiyle yaptığını en veciz bir üslûpla ifade ediyor ve bu ifadesiyle
inananlara ihlâs dersi veriyor.
Seyyidinâ Hazreti İbrahim, ihlâs anlayış ve şuurunun zirvesinde bulunan
bir insan olarak hâdiselerin aleyhine cereyan ettiği zamanlarda bile bir anlık
sarsıntı ve tereddüde düşmüyor, hatta bir bakıma, meleklerin yardım talepleri
gibi meşru bir teklifi dahi reddederek, "O olanlardan haberdar ya, O bana
yeter." diyor ve onlardan gelen imdat mesajını "Hasbünallâhü ve
ni'me'l-vekîl" ile savıyor. O'nun için, mühim olan, Cenâb-ı Hakk'ın
hoşnutluğu idi. Bu düşüncesini, kendine ait en masum talepleri dahi gölgeleyemiyordu.
Zira O’na Allah'ın dostu mânâsına, "Halilullah" denmişti. Dostluk da
bunu gerektiriyordu…
İşte ihlâs ve samimiyet, bir peygamber vasfı olmakla, o işi kendine iş
edinen insanların da ayrılmaz vasfı olmak zorundadır. Kur'ân her peygamberi ya
ihlâs sahibi olarak tanıtmakta ya da Cenâb-ı Hakk'ın o nebiye ihlâsı
emrettiğini nakletmektedir. Kur'ân-ı Kerim'i bir de bu zaviyeden tetkik edip
okumakta büyük yararlar olacağı kanaatindeyim.” "Tebliğ Metodumuz Nasıl Olmalıdır?"
Peygamberlerin yaşayarak temsil edip gösterdikleri bu ihlas ve
samimiyeti elde etmek o kadar da kolay bir değildir. Bu hususta çok ciddi ceht
ve gayret gösterilmesine ihtiyaç vardır. Sürekli olarak insanın kendini kontrol
etmesini ve hesaba çekmesini gerektirmektedir. Bu hususta yapılması
gerekenleri, bu asırda bunları yaşayarak en güzel temsil eden zamanın hakiki
peygamber varisinin sözlerinden takip edelim:
“Evet, irşad ve tebliğ vazifesinin altına girenler, kendilerini kabul
ettirme, başkalarına tesir ettiklerine inanma veya müntesiplerinin çoğalmasıyla
övünme gibi kaba saba şeylere saplanacaklarına, davranışlarının Allah'ın
rızasına uygun olup olmadığının murâkabesini yapmalıdırlar. Murâkabe,
yani insanın kendi kendini kontrol etmesi... Evet, irşad ve tebliğ adına bu
husus çok mühimdir.
Yaptığını niçin yapıyorsun? İşte bunun kontrolü lâzımdır. Eğer meselede
nefsimize ait bir yön varsa, hemen orada durmasını bilmeliyiz. Meselâ bir yerde
oturmuş, bir cemaate nurefşân bir kitap okuyorsun. Haddizatında yaptığın güzel
bir iştir. Fakat biraz dikkat edince, okuduğun kitabın muhtevasındaki
meselelerden ziyade okuyuş keyfiyetine kapılıp gittiğini ve asıl sana zevk
veren, seni cezbedenin kendi okuyuşun olduğunu görüyorsun. Hemen orada duracak
ya kitabı kapayacak ya da okuması için onu bir başkasına takdim edeceksin.
Veya bir vaizsin. Kürsüye çıktın, vaaz ediyorsun. Cenâb-ı Hakk'ın
ihsanıyla öyle bir bast hâline mazhar oldun ki sanki sadece dudaklarını
kımıldatıyorsun da kelimeler kendiliğinden dökülüyor. İşte o anda seni
konuşturanın kim olduğuna dikkat edecek ve ihsan sahibini mülâhaza ederek
başını aşağıya eğeceksin. Eğer bu durumda dahi nefis kendine bir pay çıkarıyor
ve sen de buna kapılmış gidiyorsan, hemen konuşmayı kesip kürsüden inmesini
bilmelisin. Güzel konuşmada da bazen fitne vardır. Ve o fitneden insan Allah'a
sığınmalıdır. Dünyaya arkalarında kitleleri sürükleyen nice hatipler gelmiştir
ki, içlerinde, ihlâs sahibi olanların dışındakiler şimdi, ihtimal, ötede
söyledikleri sözlerin hesabını veriyorlardır.
Burada şöyle müşahhas bir misal verebiliriz: Diyelim ki biz, her zaman
aksatmadan Kur'ân'a ait virdimizi okuyoruz. Öyle ki, onu okuyamadığımız zaman
ruhen rahatsız oluyoruz. İsterseniz siz buna alışkanlık da diyebilirsiniz.
Biraz sonra da bizi bekleyen bir cemaatle sohbet edeceğiz. Birkaç âyet okur
okumaz, birdenbire bu Kur'ân'ı, tam sohbete çıkacağımız sırada sesimizi akort
etmemiz için okumuş olabileceğimiz aklımıza geliyor ve irkiliyoruz. Vâkıa bu,
her gün okuduğumuz Kur'ân'dı ama, yine de Hak rızasının dışında başka,
mülâhazalara açık olması ihtimaliyle, devam edip etmeme mevzuunda tereddüde
düşüyor ve "Allah'ım, Senin için okumaya başladım ve Senin için şimdilik
bırakıyorum." diyor, Kur'ân'ı kapatıyor, kalkıyoruz. Evet bizler, iç
murâkabeyle, kalbimizin derinliklerinden gelen şeylere göre kendimizi ayar etme
mecburiyetindeyiz. Aksi hâlde etrafımıza müessir olmamız mümkün değildir.
Yeri geldiğinde kendimizi nefyedebilmeli ve kendi içimizde kendi
kendimizle kavga verebilmeliyiz. Ve bu kavgada Cenâb-ı Hakk'ın rızası aranmalı,
O'nun hoşnutluğu istikametinde hareket edilmelidir.
Böyle bir ruh hâletinin, zaman zaman bir kısım anormal gibi görünen
tezahürleri de olacaktır. Yerinde başınızı sallayacak, yerinde iki büklüm
olacak, yerinde inim inim inleyecek, yerinde secdeye varıp kıvrım kıvrım
kıvranacak ama muhakkak her davranışınızda ihlâs, zamanla, tabiî bir davranış
hâline gelecektir. Ve artık insan, gönül rahatlığı içinde, yaptığı her şeyi
gayet kolaylıkla O'nun için yapabilir, O'nun için terk edebilir.. O'nun için
oturup O'nun için kalkabilir.
Cenâb-ı Hak, liyakatimize göre değil, ihtiyacımıza göre bizi ihlâs ve
samimiyetle serfiraz kılsın! O'ndan hep bunu talep etmeliyiz.” "Tebliğ Metodumuz Nasıl Olmalıdır?"
YAZARIN SON YAZILARI

Türk milyarder, safari için gittiği Afrika'da çatı...

Romanya, Daltonlar çetesi üyesinin Türkiye’ye iade...

Trump'tan protestoculara çağrı: Kurumları ele geçi...

Sadece savaşlarda görülüyordu! Bu yıl ölümler doğu...

İdamı isteniyor! Cumhurbaşkanlığında sıkı yönetim ...



