Sistemli planlı ve bilinçli hareket 5: Konuşan yalnız hakikat olmalı

Sistemli planlı ve bilinçli hareket 5: Konuşan yalnız hakikat olmalı

Bugünün dünyasında önemli problemlerden birinin insanların her konuyu biliyormuşçasına konuşmaları olduğuna, daha önceki yazılarda da temas edilmişti. Bu durum bilgi ve iletişim teknolojilerindeki gelişme, bilgiye ulaşmadaki kolaylık ve insanların doğru veya yanlış bir bilgi bombardımanına sürekli maruz kalmalarının bir neticesi olarak ortaya çıkmıştır. Bu bir bilinç ve sistem dahilinde oluşmamış bilgi yığınları insanları ve hatta onların akıllarını da gevezeleştirmiştir. Çok gelişmiş sosyal medya gibi iletişim kanalları üzerinden de çok rahat ifade edilebildiğinden bu yarım yamalak bilgiler sürekli dolaşımda servis edilmektedir.

Halbuki bilginin doğruluğu ve doğru servis edilmesi büyük tahribatların ve zararların meydana gelmemesi açısından ne kadar da değerlidir! Hele bir de dini ve manevi konular söz konusu olduğunda meydana gelen tahribat, yıkım ve zararlar çok daha büyük bir çapta olmaktadır.

Bilgi ve uzmanlık gerektiren din ve maneviyatla alakalı konularda popülaritesi ve reytingleri yüksek olan insanlar hem kendileri hem de takipçileri tarafından birer otorite gibi algılandıklarından bunların etki alanındaki insanlar üzerinde çok büyük yıkımlara ve kayıplara yol açmaktadır.

Hak ve hakikatin anlatılması (tebliği) işini yapanların muhataplarına hem doğru bilgiyi hem de bunu doğru bir üslup içerisinde sunmaları çok büyük bir öneme sahiptir. Hakk’ın hatırı yüce tutulmalı ve Hazreti Bediüzzaman’ın vurguladığı üzere konuşan yalnız hakikat olmalı.

İşte bu mesele bizi Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Dinimizi öğrenip başkalarına da öğretirken hangi hususlara dikkat etmeliyiz; tebliğ metodumuz nasıl olmalıdır?” konusundaki sekizinci maddeye götürmektedir. Burada Peygamber Efendimiz (SAV) ve büyüklerimizin bu konuda gösterdikleri hassasiyet bizim için en güzel bir kılavuz olarak takdim edilmektedir:

“Sekizincisi: Karşımıza bilmediğimiz meseleler çıktığında rahatlıkla bilmediğimizi itiraf etmeli ve "Bilmiyorum." diyebilmeliyiz.

İşte, yine Rehberimiz ve Efendimiz bu mevzuda da bize en güzel örnek durumundadır. Kendisine Yahudiler, ruh hakkında soru soruyorlar. Efendimiz böyle bir pozisyonda dahi bilmediği bir hususta sükût buyuruyor. Evet, peygamberliğine dair şüphe ve tereddüt hâsıl etmek isteyen bu hasımların, hasımca sualine dahi Efendimiz, henüz vahiy gelmediği için cevap vermiyor. Bir müddet sonra da "Ve yes'elûneke ani'r-ruh. Kuli'r-ruhu min emri rabbi"(17/85) âyeti nazil oluyor. Yani "Sana ruhtan soruyorlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir ve bu mevzuda size ilim adına az bir şey verilmiştir."

Efendimiz'in evvel susup vahiy geldikten sonra bu âyeti tebliği, muhataplara karşı daha tesirli olmuş ve gerekli cevabı alarak seslerini kesmişlerdi. Burada bu âyeti tercihim, meseleye müşahhas bir misal getirmek içindi. Yoksa ruhu anlatmak için değil. Demek ki Allah Resûlü dahi her meseleye "Biliyorum." demiyor. Bu, bizler için ne büyük bir derstir.

Kendisine Cibril gelip kıyametin ne zaman kopacağını sorunca ne demiş ve nasıl cevap vermişti? "Bu meselede kendisine soru sorulan, sorandan daha fazla bir şey biliyor değildir." Her sorulana cevap verme mecburiyetinde olmadığımızı anlatmak için bundan daha güzel bir misal bulunabilir mi?

İmam Ebû Yusuf Hazretleri'ne yüz soru sorulur, altmışına bilmiyorum cevabını verir. Derler, "Yâ İmam, biz sana maaş ödüyoruz, yüz sorudan altmışına bilmiyorum cevabını verdiniz; bu nasıl olur?" İmam cevap verir: "Siz bana bildiklerim karşısında maaş ödüyorsunuz. Eğer bilmediklerim karşısında bir şey ödemeniz gerekseydi bütün dünya yetmezdi." İmam Ebû Yusuf o gün fetva makamının zirvesinde "Kâdı'l-kudat" olarak bulunuyordu. İmam Malik sorulan otuz sorudan ancak üçüne cevap vermişti...

Bunlar ve bunlar gibi misaller gösteriyor ki, haysiyet ve şeref itibarıyla en devâsâ kametler bile her sorulan şeye cevap vermemişler. Hatta, "Bilmiyorum." bile diyebilmişler. Bizler de bilmediğimizi itiraf edelim ama işin arkasını da bırakmayalım. Muhatabımızı, o meseleleri bizden daha iyi bildiğini kabul ettiğimiz insanlara götürelim; öğrenelim, onlara da öğrenme zemini hazırlayalım.” (Tebliğ Metodumuz Nasıl Olmalıdır?)

Maalesef bugün, dinin onu bilmeyenler tarafından anlatılması ve yanlış temsillerden dolayı insanlar dinden uzaklaşmaktadırlar. Zaten, din hakkında günümüz insanında çok büyük bir cehalet vardır. O yüzden bunlar kendilerine anlatılanları doğru zannedip aldıklarından ya kabul etmeyip reddetmektedirler veya uyguladıklarında tamamen yanlış bir temsil ortaya koymaktadırlar.

Diğer taraftan, doğru ile yanlışın bu cehalet ortamında iyice birbirine karıştığı bu ortam, dini konuları ve insanların dini hassasiyetlerini kendi menfaat ve faydasına kullanmak isteyenler tarafından kötüye kullanılmaktadır. Hem bireyler hem örgütler hem de kurumlar tarafından bu yapılabilmektedir.

Siyasiler, diktatörler, örgütler ve âlim ve hoca geçinenlerin bu şekilde kullanıp kitleleri peşlerine takarak onları büyük felaketlere ve yıkımlara sürüklediğinin günümüzde o kadar çok açık örnekleri vardır ki burada onlardan bahsetmeye bile gerek yoktur.

Hakperest ve tebliğ ve irşat hizmetinde samimi ve ihlaslı olanlar hakikatin zarar görmemesi adına hep bir ceht ve gayret içerisinde bulunmuşlardır. Onlar her sorulana cevap verme mecburiyetinde olmadıkları bilinç ve şuuruyla hareket etmişler ve gerektiğinde bilmiyorum demesini de bilebilmişlerdir.

Tabi ki sadece böyle diyerek o işi bırakmamışlar, gerektiğinde muhataplarını o konuları daha iyi bilenlere de yönlendirerek hakikatlerin bilinip anlaşılmasına çalışmışlardır. İşte bu hassasiyette konuyu ele almaları, aynı zamanda onların doğruluklarının ve samimiyetlerinin de en güzel bir delili ve göstergesi olmuştur.

Hazreti Bediüzzaman Münazarat’ta gerçek bir mürşit ile sahte bir mürşitin nasıl anlaşılacağının ölçülerini verirken konumuza da ışık tutmaktadır: 

“Eğer, hedef-i maksadı, İslâm’ın kalb ziyası (ışığı) ve fikir nuru ile ittihad (birlik); ve mesleği muhabbet; ve şiarı (yolu) nefis taraftarlığını terk; ve meşrebi (yolu), mahviyet; ve tarikatı İslâmî hamiyet (himaye) olsa, kâbildir ki, bir mürşid ve hakiki şeyh olsun.

Lâkin eğer mesleği, başkasının eksikliğini göstererek kendi meziyetini izhar etmek, başkasına düşmanlıkla kendi muhabbetini telkin etmek ve bölünüp parçalanmayı netice veren taraftarlık hissi ve gıybet meylini doğuran kendine muhabbetini, başkasına olan husumete (düşmanlığa) bağlı gösterse, o ağa olmaya çalışan bir şeyh taslağıdır, koyun postuna bürünmüş bir kurttur; elini davula bedel tarikata veya kitaba vurur ki, bahşiş alsın. Din ile dünya avına gider. Ya uğursuz bir lezzet veya süflî (aşağı) bir heveslenme veya hatâ (yanlış) bir içtihad (yorum) onu aldatmış, o da kendisini iyi zannedip, büyük şeyhlere ve mübarek zatlara su-i zan (kötü zan) yolunu açmıştır.” 

YAZARIN SON YAZILARI