Temsillerle ölüm ve yokluk meselesi

Allah’ın (cc) her şeyi hikmetle yaratması, mahlukatına karşı çok merhametli olması ve mahlûkatına karşı muhabbetin de ötesinde bir alâka duymasıyla birlikte kâinatta görülen hastalıkların, belaların, afetlerin, ayrılıkların, ölümlerin, yok oluşların ve daha nice zorlukların ve sıkıntıların var olmasının ve kullarının bunlarla imtihan edilmelerinin nasıl açıklanabileceği konusuna devam ediyoruz.

Hazreti Üstad remizlerde ele aldığı hususlara ikinci bölümde misaller vermek suretiyle konuyu daha da anlaşılabilir bir hale getirmektedir. Öncelikle, her bir şeyde var olan üç çeşit hikmete dikkat çekerek konuya giriş yapmaktadırlar:

“Onuncu Söz’ün Onuncu Hakikati’nde dendiği gibi, bir ağacın ne kadar meyvesi ve çiçeği varsa her bir meyvenin ve çiçeğin de o kadar gayesi, hikmeti vardır. O hikmetler üç kısımdır:

• Bir kısmı Sâni’e bakar, O’nun isimlerinin nakışlarını gösterir.

• Bir kısmı şuur sahiplerine bakar, onların gözünde kıymetli yazılar ve mânidar kelimelerdir.

• Bir kısmı da kendi nefsine, hayatına ve bekâsına bakar. İnsana faydalı ise onun menfaatine göre hikmetleri vardır.” (24. Mektup)

Hazreti Bediüzzaman sonra konunun devamında, yeni bir sınıflandırma ile her bir varlığın – bilhassa canlıların– beş tabaka ayrı ayrı hikmetleri ve gayeleri olduğunu misaller yardımıyla ortaya koymaktadır. Misallere başlamadan önce ise önemli bir uyarıda bulunmaktadırlar:

“Ey fâni insan! Senin basit bir çekirdek hükmündeki kendi hakikatinin meyve veren bâki bir ağaca dönüşmesini ve Beş İşaret’te gösterilecek on tabaka meyveyi, on çeşit gayeyi kazanmak istersen hakiki imanı elde et! Yoksa bunların hepsinden mahrum kalmakla beraber, o çekirdeğin içinde sıkışıp çürüyeceksin.” (24. Mektup)

Hazreti Üstad daha önce de ele alınan, varlıkların gerçekte yok olmayıp Allah’ın (cc) kudret dairesi olan bu dünyadan O’nun ilim dairesine geçtiği konusunun daha iyi anlaşılabilmesi için şöyle bir misal getirmektedir:

“Bir varlık bu âlemden ayrılırken görünüşte kendisi hiçliğe, yokluğa gider, fakat ifade ettiği mânâlar bâki kalır, saklanır. Misalî hüviyeti, sureti ve mahiyeti de misal âleminde, misal âleminin numuneleri olan, her şeyin muhafaza edildiği manevî levhalarda ve onların örneği olan hafızalarda kalır. Demek, görünüşte bir varlığı kaybeder fakat yüzlerce manevî ve ilmî varlık kazanır.

Mesela, nasıl ki matbaada bir sayfanın basılmasını sağlayan harflere bir şekil verilir, o harfler düzenlenir ve sayfanın basılmasına vesile olur. O sayfa suretini ve hüviyetini basılan yapraklara bırakıp mânâlarını akıl sahiplerine ulaştırdıktan sonra, o matbaa harflerinin vaziyeti ve düzeni de değiştirilir. Çünkü artık onlara lüzum kalmamıştır, hem başka sayfaların basılması gerekir.

İşte aynen bunun gibi, ilahî kader kalemi şu yeryüzündeki varlıklara, bilhassa bitkilere bir düzen, bir vaziyet verir… Bahar sayfasında kudret onları var eder… Ve suretleri, hüviyetleri güzel mânâlarını bildirerek misal âlemi gibi gayb âleminin de defterine geçtiği için hikmet gerektirir ki, o vaziyet değişsin, böylece yeni gelecek baharın sayfası yazılsın ve o varlıklar da mânâlarını ifade etsin.” (24. Mektup)

Her bir varlık hayatıyla çok sayıda ötelere ait meyveleri, manevi hakikatleri, misali levhaları ve suretleri ve varlığıyla ortaya koyduğu daha nice nice hikmetleri netice verdikten sonra yokluğa gittiğine dair ise şu misal getirilmiştir:

“Her bir şey –cüzî olsun, küllî olsun– yokluğa gittikten sonra, bilhassa canlıysa, gayba ait pek çok hakikati netice verir. Bununla beraber, misal âleminin defterlerinde bulunan misalî levha üstünde, hayatı boyunca yaşadığı haller sayısınca suretler bırakır ve o suretlerden, mukadderat denilen mânidar hayat hikâyeleri yazılır ve ruhanilere bir mütâlaa yeri olur.

Mesela, nasıl ki bir çiçek yokluğa giderken varlık âleminde yüzlerce tohumcuğunu ve o tohumcuklarda mahiyetini bırakır. Hem her şeyin muhafaza edildiği küçük levhalarda ve onların küçük numuneleri olan hafızalarda binlerce suretini bırakıp şuur sahiplerine hayatı boyunca geçirdiği hallerle ifade ettiği, Cenâb-ı Hakk’ı tesbihatını ve O’nun isimlerinin nakışlarını okutur, sonra gider.

Aynen öyle de, yeryüzü saksısında güzel, sanatlı varlıklarla süslenmiş bahar mevsimi bir çiçektir. Görünüşte yok olur, hiçliğe gider. Fakat tohumları sayısınca ifade ettiği gayba ait hakikatleri, çiçekleri sayısınca neşrettiği misalî hüviyeti ve içindeki varlıklar sayısınca gösterdiği Rabbanî hikmeti kendine bedel bu âlemde bırakır, sonra bizden saklanır. Hem arkadaşı olan diğer baharlara yer açar ki, gelip vazifelerini görsünler. Demek, o bahar görünüşte bir vücudu çıkarır, mânen bin vücut giyer.” (24. Mektup)

Dünyanın bir tezgâh, bir tarla ve ahiret pazarına uygun mahsulleri yetiştiren bir yer olması konusu ise temsil yardımıyla şöyle ortaya konmaktadır:

“Nasıl cinlerin ve insanların amelleri ahiret pazarına gönderiliyorsa, aynı şekilde, dünyadaki diğer varlıklar da ahiret hesabına pek çok vazife görüyor ve mahsul yetiştiriyor. Belki yerküre onlar için geziyor. Hatta denilebilir ki, dünya bunun için vardır. Cenâb-ı Hakk’ın bu gemisi, yirmi dört bin senelik mesafeyi bir senede geçip haşir meydanının etrafında dönüyor. Mesela cennet ehli elbette arzu eder ki, dünya maceralarını hatırlasın ve birbirlerine nakletsinler. Belki o maceraların levhalarını ve misallerini çok merak eder, görmek isterler. Elbette sinema perdesindeymiş gibi o levhaları, o hadiseleri seyretseler çok lezzet alırlar. Madem öyle, herhalde lezzet yurdu ve saadet yeri olan cennette, ebedî manzaralarda, “Dost ve kardeş olarak, divanlar üzerinde karşı karşıya otururlar.” (15/47) ayetinin işaretiyle, dünyadaki maceralar karşılıklı konuşulacak ve buradaki hadiselerin sahneleri seyredilecektir. İşte bu güzel varlıkların bir an belirip kaybolması ve birbiri ardınca gelip geçmesi, ebedî manzaraları meydana getirmek için bir fabrika tezgâhı hükmünde görünüyor.

Mesela, nasıl ki bugünkü medeniyetin mensupları fâni durumlara bir tür bekâ vermek ve onları gelecektekilere yadigâr bırakmak için güzel veya garip vaziyetlerin suretini alıp sinema perdesiyle geleceğe hediye ediyor, geçmiş zamanı şimdiki zamanda ve istikbalde gösteriyor, oraya yerleştiriyor.

Aynen öyle de, şu baharda, yeryüzünde görülen varlıklar kısa bir hayat geçirdikten sonra onların Sâni-i Hakîm’i, bekâ âlemine ait gayelerini o âleme kaydeder. Bununla beraber, ebedî âlemde, bâki manzaralarda o varlıkların hayat safhalarında gördükleri vazifeleri ve her türlü noksandan uzak kendi Zât’ına ait mucizelerini ebedî manzaralarda saklar. Bu, Hakîm, Rahîm ve Vedûd isimlerinin gereğidir.” (24. Mektup)

 

İnşallah sonraki yazıda konuya devam edelim…

YAZARIN SON YAZILARI