Güney Afrika'nın Göç Deneyimi Türkiye'ye Ne Söylüyor?

Johannesburg'un Hillbrow semtinde bugün dolaşan biri, Afrika kıtasının neredeyse tamamını görebilir. Zimbabwe'den, Mozambik'ten, Malavi'den, Kongo Demokratik Cumhuriyeti'nden, Somali'den, Etiyopya'dan ve Nijerya'dan gelen insanlar yıllardır bu şehrin bir parçası. Aynı manzarayı Johannesburg'un Yeoville, Berea ya da Pretoria'nın Sunnyside mahallelerinde de görmek mümkün.
Otuz yıl önce Güney Afrika'nın göç hikâyesi bir umut hikâyesiydi. Bugün ise aynı hikâye ülkenin en sert siyasi tartışmalarından biri hâline geldi.
Türkiye'nin son on beş yılda yaşadığı Suriyeli göçü düşünüldüğünde, Güney Afrika'nın deneyimi Ankara açısından dikkatle incelenmesi gereken bir örnek sunuyor. Elbette iki ülkenin tarihi, hukuki yapısı ve göç dinamikleri aynı değildir. Ancak büyük ölçekli göç hareketlerinin uzun vadeli sonuçları bakımından önemli benzerlikler bulunmaktadır.
Mandela'nın Pan-Afrika hayali
1994'te apartheid rejiminin sona ermesi yalnızca Güney Afrika'nın demokratikleşmesi anlamına gelmiyordu. Aynı zamanda ülkenin Afrika kıtasıyla yeniden bütünleşmesiydi.
Nelson Mandela ve Afrika Ulusal Kongresi (ANC), kendilerini sadece Güney Afrikalı bir siyasi hareket olarak görmüyordu. ANC liderlerinin büyük bölümü apartheid yıllarında Tanzanya, Zambiya, Angola, Mozambik ve Zimbabwe'de sürgünde yaşamış, bu ülkelerden siyasi ve askerî destek almıştı.
Bu nedenle yeni hükümet Pan-Afrikanist bir dış politika benimsedi.
Mandela'nın sıkça vurguladığı gibi, Güney Afrika'nın özgürlüğü yalnızca kendi halkının değil, bütün Afrika'nın mücadelesinin sonucuydu.
Bu anlayış yalnızca söylemde kalmadı. Güney Afrika, Southern African Development Community (SADC) içinde ekonomik entegrasyonu destekledi, komşu ülkelerle iş gücü hareketliliğini kolaylaştırdı ve kıtanın en büyük ekonomisi olarak milyonlarca Afrikalı için çekim merkezi hâline geldi.
Zimbabwe'den başlayan büyük göç
Göçün asıl kırılma noktası ise Zimbabwe oldu.
2000 yılında Robert Mugabe'nin başlattığı Hızlandırılmış Toprak Reformu sonrasında tarımsal üretim sert biçimde düştü. Ardından gelen ekonomik kriz ülkeyi tarihî bir çöküşe sürükledi.
2008 yılında Zimbabwe dünyanın gördüğü en yüksek hiperenflasyonlardan birini yaşadı. İşsizlik yüzde 80'in üzerine çıktı. Sağlık sistemi çöktü, kolera salgını binlerce kişinin ölümüne yol açtı.
Milyonlarca Zimbabwe vatandaşı çareyi Güney Afrika'ya gitmekte buldu.
Bugün farklı tahminler bulunmakla birlikte Güney Afrika'da yaşayan Zimbabwe kökenli nüfusun 2 ila 3 milyon arasında olduğu değerlendiriliyor. Onlara Mozambik, Malavi, Lesotho, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Somali ve Etiyopya'dan gelen yüz binlerce kişi eklendi.
İlk yıllarda bu göç ekonomik büyümenin doğal sonucu olarak görüldü. Madencilik, inşaat, tarım ve hizmet sektörlerinde göçmen emeği önemli bir boşluğu dolduruyordu.
Ancak kalıcı göçün nasıl yönetileceğine ilişkin uzun vadeli bir strateji oluşturulamadı.
Ekonomi bozulunca söylem değişti
Güney Afrika bugün dünyanın en yüksek gelir eşitsizliklerinden birine sahip ülkelerden biri.
Resmî işsizlik oranı yüzde 30'un üzerinde seyrediyor. Genç işsizliği ise yüzde 45'in üzerine çıkabiliyor.
Elektrik kesintileri, yavaş büyüme, suç oranları ve yetersiz kamu hizmetleri halkın tepkisini artırdı.
Bu ortamda göç tartışması siyasetin merkezine yerleşti.
2008 yılında yabancılara yönelik saldırılarda 60'tan fazla kişi hayatını kaybetti.
2015'te Durban ve Johannesburg yeniden şiddet olaylarına sahne oldu.
2019'da yabancıların işlettiği yüzlerce dükkân yağmalandı.
Son iki yılda ise göçmen karşıtı kampanyalar daha da görünür hâle geldi. Haziran 2026'da bazı grupların çağrısıyla düzenlenen protestolar sonrasında birçok düzensiz göçmen ülkeyi terk etmeye çalıştı; komşu ülkeler vatandaşlarının dönüşü için tahliye operasyonları düzenledi.
Bugün Güney Afrika hükümeti düzensiz göçle mücadeleyi sertleştiriyor, sınır kontrollerini artırıyor ve her gün binlerce düzensiz göçmeni sınır dışı ediyor.
Buradan çıkarılması gereken sonuç, göçün tek başına ekonomik ya da güvenlik sorunlarının nedeni olduğu değildir. Araştırmalar, Güney Afrika'nın sorunlarının temelinde işsizlik, yoksulluk, eşitsizlik ve zayıf kamu yönetiminin bulunduğunu gösteriyor. Ancak siyaset, ekonomik sıkıntıların arttığı dönemlerde göçü daha görünür bir tartışma başlığı hâline getirebiliyor.
Türkiye'nin farklı ama benzer soruları
Türkiye'nin Suriyeli sığınmacı deneyimi farklı tarihsel koşullarda başladı.
2011'de Suriye'de iç savaş başladığında AK Parti hükümeti "açık kapı" politikası izledi. Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Türkiye'nin kapılarının sivillere kapatılamayacağını söyledi. İlk yıllarda resmî söylem, Suriyelilerin kısa süre içinde ülkelerine döneceği yönündeydi ve sıkça "misafir" ifadesi kullanıldı.
O dönemde Ankara ile Şam arasında vizeler kaldırılmış, ekonomik ilişkiler geliştirilmiş, sınırın daha açık hâle gelmesi hedeflenmişti. Türkiye ayrıca Ottawa Sözleşmesi kapsamındaki yükümlülükleri doğrultusunda Suriye sınırındaki mayınların önemli bölümünü temizlemeye başlamıştı. Bu çalışmalar savaş başlamadan önce planlanmıştı ve esas amacı sınır güvenliğinin modern yöntemlerle sağlanması ile tarımsal alanların yeniden kullanıma açılmasıydı.
Ancak savaş uzadı.
Bugün Türkiye'de geçici koruma kapsamındaki Suriyelilerin sayısı yaklaşık 2,7 milyon. Buna ikamet izniyle kalanlar ve Türk vatandaşlığına geçen Suriyeliler de eklendiğinde çok daha büyük bir toplumsal gerçeklik ortaya çıkıyor.
Bu süreçte Avrupa Birliği, 2016 AB-Türkiye Mutabakatı kapsamında milyarlarca avroluk destek sağladı. Türkiye ise sağlık, eğitim, barınma ve sosyal hizmetler için çok büyük kamu kaynakları kullandığını açıkladı.
Siyasi tartışma da zaman içinde değişti.
İktidar, güvenli ve gönüllü geri dönüş projelerini öne çıkarırken; muhalefet partileri, yöntemleri farklı olsa da Suriyelilerin önemli bölümünün zaman içinde ülkelerine dönmesini savunuyor. Göç konusu artık Türkiye'de seçim kampanyalarının temel başlıklarından biri hâline gelmiş durumda.
Güney Afrika'dan çıkarılacak ders
Güney Afrika ile Türkiye aynı ülke değildir. Hukuki statüler, göç nedenleri, uluslararası yükümlülükler ve bölgesel koşullar farklıdır. Bu nedenle iki ülke arasında birebir bir gelecek senaryosu kurmak doğru olmaz.
Ancak Güney Afrika'nın deneyimi önemli bir gerçeği hatırlatıyor.
Büyük ölçekli göç hareketleri yalnızca insani kriz olarak ele alınamaz. Aynı zamanda eğitim, konut, iş gücü piyasası, vatandaşlık hukuku, yerel yönetimler, toplumsal uyum ve ekonomik planlamayı kapsayan uzun vadeli kamu politikaları gerektirir.
Bu politikalar ertelendiğinde sorun ortadan kalkmaz; yalnızca geleceğe taşınır.
Güney Afrika'nın son otuz yılı bunu gösteriyor.
Türkiye'nin de kendi koşullarına uygun, hukukun üstünlüğüne dayanan, hem ev sahibi toplumun hem de sığınmacıların haklarını gözeten, gerçekçi ve uzun vadeli bir göç stratejisine ihtiyacı bulunuyor.
Johannesburg'un hikâyesi Ankara'nın geleceğini yazmaz.
Ama Ankara, Johannesburg'un tecrübesinden ders çıkarabilirse, kendi hikâyesini daha sağlıklı yazabilir. Ankara, Nelson Mandela'nın ülkesinin göç politikalarından ve yaptığı hatalardan ders alabilirse, bugün ev sahipliği yaptığı milyonlarca Suriyeliyi yarın bir krizin parçası hâline getirmek zorunda kalmayabilir.








