Huzur Sokağı

Okuma Süresi 2 dkYayınlanma Perşembe, Ağustos 29 2019
''Şule Yüksel Şenler ölmüş” diyor eşim. Anadolu’da ayak basmadık yer bırakmayan bir dönemin efsane kadınının konuşmaları, koşmaları geliyor gözlerimin önüne. 1970’li yıllar…''

Huzur Sokağı
HARUN TOKAK

Öyle yorgunum ki…

Sanki her yanım bıçak yarası…

Öyle beden yorgunluğu falan değil, basbayağı ruhum yorgun.

Gurbette her şey yoruyor insanı. Hele gün batımlarında daha bir yorgun hissediyor insan kendini. Sanki Hazreti İbrahim’i yakmayan ateşler beni yakıyor, Hazreti Nuh’u boğmayan dalgalar beni boğuyor. Hazreti Yunus’u yutmayan balık beni yutuyor. Rüzgâr beni tokatlıyor, Yağmurun damlaları, camları değil basbayağı beni dövüyor. Bulutlar başkasına değil bana ağlıyor. 

Bazen şefkatli bakışlar bile dokunuyor insana. 

Yine yorgun akşamların birinde kapıdan içeri girince birden “Huzur Sokağı” dizisinin müziği doluyor yüreğime.

“Şule Yüksel Şenler ölmüş” diyor eşim.

Anadolu’da ayak basmadık yer bırakmayan bir dönemin efsane kadınının konuşmaları, koşmaları geliyor gözlerimin önüne.

1970’li yıllar…

Köylerinden, kasabalarından kopup gelen binlerce çocuk gibi biz de okumak için ağabeyimle birlikte köyden şehre geldik.

Ayağımızda, lastik ayakkabılar ve süvarilik vurulmuş yamalı pantolonlar…

Babam, bazı günler köyden satmak için saman getirirdi. Şehrin uç sokaklarında at arabası ile sarı sıcağın altında akşama kadar dolaşırdık.

Her “Samancııı” sesini duyduğunda dizginleri çekerdi babam.

Okul harçlığımızı alabilmek için yazın o sıcakta saman tozlarının başımızı gözümüzü okşadığı arabanın peşinden gittiğimiz günler, gözümün önünden hiç gitmiyor.

Ağabeyimle kitapları çok severdik. Ama o yıllarda okuyacak kitap bulmak da, almak da müşkildi.

Kitapçılara gidiyor, taze çıkmış bir kitap gördüğümüz zaman, yeni doğmuş sevimli bir kuş yavrusu gibi avucum

Bu haberler de ilginizi çekebilir