Pribadi

Harun Tokak

Harun Tokak

28 Nis 2024 11:11

  • Geçtiğimiz Ramazan bayramında komşu ülkeden Selim Usta aradı. Onunla Hay Sokağı’nda güzel günlerimiz geçmişti. Sokağa adını veren Hay Okulu’nda çalışıyordu. Bizim ahşap evin teknik işleri olunca hiç yüksünmeden gelir yapardı. Hem iş yapar hem de tatlı tatlı konuşurdu. 
    Dostlarının tabiri ile candır, süzme baldır.
    Selim Usta orta boylu, ince, zayıf ve zarif bir insan. Adı gibi halim, selim.  Boş durmayı sevmez, sürekli bir şeylerle meşgul olur. Ağır ağır çalışır. Yaptığı işi şiir gibi severek yapar. Az konuşur. Olur olmaz lafa girmez, kimsenin sözünü kesmez. Vakarlı bir duruşu vardır. Yüzünde hafif bir tebessüm oluştuğunda belli ki bir şeyler söyleyecektir.
    Geniş bahçeli, güzel bir evi var. 
    Bahçede biber, domates ve aklınıza gelebilecek her çeşit sebze yetiştiriyor. Karadenizli olduğu için karalahana yetiştirmeyi de ihmal etmiyor.
    Sebze ihtiyaçlarını kendi bahçesinden karşılıyor. Tavukları, arıları da var. 
    Bahçede bir de ahşap bir nostalji odası var. Kış günlerinde odadaki kuzineyi yakıyor. Üzerinde çay demliyor, kestane pişiriyor. 
    Ara sıra biz de gidiyorduk.
    Selim Usta Hay Sokak’taki okulda çalışıyordu. Elinden her iş geliyordu.
    Bazen ufak tefek teknik işler için bize de uğrardı. Kızı Meryem çalıştığı okulda okuyordu. Küçük, sevimli bir kızdı. Okuldan çıkar çıkmaz babasının yanına gelir, babasının işi bitinceye kadar arabada beklerdi.
    “Yukarı gel, burada bekle babanı.” desek de gelmezdi. Utangaç bir kızdı.
    ‘‘Meryem ne yapıyor?” dedim. 
    “Endonezya’da.” dedi.
    “Hayırdır.” dedim.
    “Oradaki ablalarının yanına gitti.”
    “Meryem’in ablaları da mı vardı?” dedim.
    “Yok öyle değil, Hizmet ablaları.”
    “Geçen ay Endonezya’ya Meryem’i ziyarete gittik.” dedi.
    Birkaç gün kaldık.
    “Nasıl buldunuz Endonezya’yı?”
    Çok güzel bir ülke. Okullarımız, hizmetlerimiz de çok güzel.
    Dünyanın her yerinde olduğu gibi orada da hummalı bir faaliyet var.
    Telefonda bir Endonezya muhabbeti başladı.
    “Oraya ilk giden İsmail Büyükçelebi Ağabey.” dedim.
    “Onu bilmiyordum.” dedi.
    “Kıtalara ilk gidenleri Çağrı filmindeki o sahneye benzetirim hep.” dedim.
    Bir yere kadar birlikte doludizgin at sürüyorlar. Bir yerden sonra birbirlerine el sallayarak ayrılıyorlar. Biri Mısır’a, biri Sasani İmparatorluğu’na, bir diğeri Bizans’a doğru at sürüyor. 
    1980 askeri darbesinden sonra Hocaefendi öndeki ağabeyleri topluyor ve “Ben sizi Anadolu’ya göndermek istiyorum.” diyor. 
    O güne kadar Hizmet’in sadece Ege Bölgesi’ne has olduğunu zanneden ağabeylerimiz Anadolu’ya açılıyorlar. 
    Kiminin nasibine İç Anadolu, kimininkine Marmara düşüyor.
    Kiminin Akdeniz, kiminin Karadeniz, kiminin nasibine Doğu düşüyor.
    Hizmet Anadolu’ya yayılıyor.
    1980 darbesi Hizmetin Anadolu’ya yayılmasına vesile oluyor.
    Tarihçiler diyor ki… 
    “Büyük insanların yetişmesinde, büyük olayların, büyük değişmelerin ve sosyal çalkantıların rolleri vardır.”
    12 Eylül darbesi, istidat ve yetenekleri harekete geçiriyor.
    Anadolu toprakları şehit kanları ile yoğrulmuştur.
    Kanla sulanan toprak mümbittir, verimlidir, vefalıdır, sıcaktır.
    Bir ana kucağı, bir baba ocağı gibidir.
    Darbenin sarsıntısyla Anadolu’nun aydınlık yollarına vuruyorlar kendilerini.
    Hizmet adındaki arılık ırmağı Anadolu’ya akıyor. Ege camilerinden yükselen ışık, Anadolu’ya koşuyor.
    O ilk ağabeyler Allah’ın takdirine teslim oluyorlar.
    Çünkü Allah’ın takdirine teslim olmak zaaf değil, güçtür.
    Darbe atmosferinin hayatı kuşattığı bir zaman ve iklimde Anadolu’nun her bir şehrinde bu Hak dostları, kandil kandil Anadolu’yu aydınlatarak, harabelerden akan billur ırmaklar gibi kurak toprakları suluyorlar.
    Elde, avuçta bir şeyleri yoktur. Lakin gönüllerinde götürmüşlerdir bütün varlıklarını.
    Her sıkıntı bir inşiraha vesiledir.
    Darbe bir patlama, bir Big-Bang oluyor.
    Anadolu’da yaşayan, temiz ahlaklı, temiz fıtratlı ve cesur insanlarla tanışıyorlar. 
    İnsanları uyarmasını bilen büyülü nefesler oluyorlar.
    Anadolu’nun mümbit topraklarında yurtlar, okullar arka arkaya açılıyor.
    Anadolu’ya açılımdan tam on yıl sonra bu defa Hocaefendi aynı ağabeyleri topluyor ve ‘‘Ben sizi dünyaya göndermek istiyorum.” diyor.
    Abdullah Aymaz Ağabey, “Hocam on yıl önce Anadolu’ya gönderdin. Hizmet Anadolu’ya yayıldı. Şimdi de gönder ki Hizmetimiz dünyaya yayılsın.” diyor.
    Hocaefendi bu sözden çok mutlu oluyor.
    Abdullah Aymaz Ağabey’in nasibine Amerika, Mehmet Ali Şengül Hocamızın Avrupa, Naci Tosun, Muammer Türkyılmaz, Ali Bayram ağabeylerin Asya, İsmail Büyükçelebi Hoca’nın nasibine Uzak Doğu düşüyor.
    Bu ilk ağabeylerin hiçbiri dil bilmiyorlar. Giderken yanlarında hiçbir şey götürmüyorlar. 
    Tutuşturdukları aşk ateşi ile yaşadıkları yerleri aydınlattıkları gibi, günümüze gelene kadar yaşanan aydınlıklar da onların yaktığı ateşten nasibini alıyor.
    İsmail Büyükçelebi Hoca, Uzak Doğu ülkelerini dil bilen bir arkadaşla dolaşıyor.
    Sonra o ülkelere lise mezunu, üniversite okumak isteyen öğrenciler götürüyor.
    Endonezya’ya giden öğrenciler bir bankada müdürlük yapan Firman Bey adında birinin evini kiralıyor.
    Firman Bey bir gece hanımı ile öğrencileri ziyarete gidiyor.
    O gece uzun uzun Türkiye’den ve hizmetlerden konuşuyorlar.
    Firman Bey ve hanımı öğrencileri çok seviyor.
    “Ara sıra gelebilir miyiz?” diyorlar.
    Öğrenciler de bu durumdan ziyadesiyle memnun oluyorlar ve sık sık görüşmeye başlıyorlar.
    Bir gün Firman bey öğrencilere, “Cakarta'nın ulaşımından sorumlu Eyüp Bey’in on dört yaşındaki oğlu Pribadi vefat etmiş. Taziyeye gidelim.” diyor.
    Birlikte gidiyorlar.
    Gecesini gündüzüne katarak koşuşturan Eyüp Bey, dört ayağı birden kesilmiş küheylan gibi çökmüştür.
    Pribadi, zengin ve varlıklı biri olan Eyüp Bey’in tek erkek evladıymış.
    Okuldaki arkadaşlarından biri onun ayağındaki ayakkabıları çok seviyor.
    “Birkaç gün giyebilir miyim?” diyor.
    Pribadi çok sevdiği ayakkabılarını çıkarıp veriyor.
    Birkaç gün arkadaşı giyiyor. Pribadi ayakkabılarını geri istediğinde kıyamet kopuyor.
    Ayakkabıları geri vermek istemeyen çocuk, arkadaşlarını da yanına alarak taşlar ve sopalarla geliyor. 
    Güzeller güzeli Pribadiyi döve döve öldürüyorlar. Zavallı çocuk, fakirlerle zenginler arasında kurulamayan köprünün kurbanı oluyor. 
    Eyüp Bey nefesinin pek darlandığı anlarda cebinden oğlunun resmini çıkarıyor ve ona bakarak nefesleniyor. 
    Pribadi öyle güzel, öyle sevimli…
    Ortadan iki yana ayırdığı gece karası saçları alnına dökülmüş, mahzun mahzun gülümsüyor babasına. 
    Ev dolup boşalıyor taziyeye gelip gidenlerle.
    Eyüp Bey'in içinde kabaran hüzün dalgaları, acının karanlık koylarını yumrukluyor.
    Rüzgarlar bağırlarında barındırdıkları acıları pike yapıp boşaltıyor Eyüp Bey'in görkemli villasına.
    Pencereler hüzne açılıyor.
    Rüzgarlar aralıksız hüzün taşıyor.
    Çok mutlu bir hayatları varmış ama şimdi, mutluluk tam ortasından ikiye bölünmüştür bu soylu villada.
    Bir ceylan salıntısıyla yürüyen Pribadi koparılmıştır yuvasından.
    Okuldan, sokaktan dönen çocuklar akşam olunca yuvalarına, anne-babalarına koşarken bir tek Pribadi yoktur aralarında. Onları görünce yaralı bir ceylan geçiyor Eyüp Bey’in yüreğinden.
    Görkemli ve güzel villanın çatısı üzerine çökmüştür.
    Eyüp Bey ve hanımı kendilerini taziyeye gelen Türk öğrencileri çok seviyorlar.
    Endonezya’ya bir gelişinde İsmail Büyükçelebi Hoca da Eyüp Bey’le tanışıyor.
    Bir gün Firman Bey “İsmail Hoca okul açmak için geliyor.” diyor.
    Eyüp Bey ‘‘Kendisine selamımı söyleyin.” diyor, “Ben burada olmayacağım. Güney Kore’de bir işim var.” 
    Koca şehir dar geliyor, her şey onu sıkıyor. Hırçın denizlerin sınır tanımayan dalgaları gibi, yerinde duramıyor.
    İsmail Hoca gelmeden bir gün önce Güney Kore’ye gidiyor.
    Akşam olunca erkenden oteldeki odasına çekiliyor. Yorgun ve bitkindir. Dermansız bedenini bırakıyor uykunun dinlendirici kollarına.
    Üzerinde okul kıyafetleriyle oğlu Pribadi dikiliyor karşısına.
    Her zamanki sımsıcak bakışları yoktur yüzünde. Gülümsemiyor babasına. Gece karası gözlerini dikerek sitem dolu bir ifadeyle, “Baba beni seviyorsan hemen Cakarta’ya dön. Onlar on binlerce kilometre uzaktan bizim için gelmişler. Sen burada ne ile uğraşıyorsun!” diyor ve geldiği gibi kayboluyor.
    “Oğlum, Pribadim! Dur, nereye gidiyorsun?” diye bağırsa da nafile.
    Yine karanlığın acımasız kollarındadır. Taze acılarına dayanıyor, başını ellerinin arasına alıyor ve otel odasının ıssızlığında ağlayabilmenin tadına varıyor.
    Sabah ilk işi, uçakla geriye dönmek oluyor. 
    Doğruca Türk öğrencilerin kaldığı eve gidiyor.
    İsmail Beyler onun ansızın geriye dönüşüne bir anlam veremiyorlar.
    Sebebini soruyorlar.  
    Başını önüne eğiyor ve susuyor.
    Ağlamaya başlıyor. Gece gördüğü rüyayı anlatıyor.
    “Şehrin dışında, dışarıdan gelen misafirlerin kaldığı kiralık yerler var. Hem daha havadar hem de şehrin gürültüsünden uzak. Sakin ve güzel bir yer. Oradan bir ev kiralayayım ve orada baş başa neler yapacağımızı konuşalım.” diyor.
    “Olur.” diyorlar.
    O sakin ve güzel yerde Endonezya’nın geleceğini konuşuyorlar.
    Okul açılmasına karar veriyorlar.
    İlk baktıkları üç katlı 750 m kare bir bina hoşlarına gidiyor.
    “Burası olabilir.” diyor İsmail Hoca 
    Binanın sahibi Açe kökenli Hacı Alwi isminde bir zâttır. Binasına Türklerin talib olduğunu öğrenince duygulanıyor, gözleri doluyor.
    Türklerin geçmişte Açe'ye yaptığı yardımlara bir vefa borcu olarak binayı değerinin çok altında kiraya verdiği gibi, günlerce tadilat ve tamirat işlerinde öğretmenlerle beraber işçi gibi çalışıyor.
    Evlatlarına da vasiyet ediyor. 
    “Türk öğretmenler istemedikçe bu binadan çıkarılmayacak.”
    Okul inşaatında çalışanlara yemekleri evinde yapıp getiriyor. Bazen de misafirleri evinde ağırlıyor. Öğretmenleri evladı gibi bağrına basıyor.
    Onlara,“Evlatlarım!’’ diyor, “Osmanlı her zaman bize yardıma koşmuş, bizi bağrına basmış. Şimdi Osmanlı'nın torunları gelmiş. Bizim de onları bağrımıza basmamız gerekir.
    Osmanlı'nın ilk yardımı 1569'da ulaşmış Endonezya’ya.
    O yıllarda Osmanlı bir cihan devletiymiş.
    Portekizliler çok zengin tabii kaynaklara sahip olan Açe'ye göz dikmişler ve Açe Sultanlığı'nın bağımsızlığını tehdit etmeye başlamışlar.
    Bu tehlike karşısında Açe Sultanı Alaeddin Şah, Osmanlı'dan yardım istemiş.
    Sultan 2. Selim, 22 gemilik bir filo ile Kızıldeniz kaptanı Kurdoğlu Hayreddin Hızır Reis’i yardıma göndermiş.
    Yıl 1994…. Osmanlı'nın ilk yardımından tam 425 yıl sonra sizler geldiniz, ellerinizde sadece valiz ve çantalarınızla.
    Allah aşkına, kim gönderdi sizi? Nasıl akıl ettiniz buralara gelmeyi? Biz Osmanlı'yı öldü zannediyorduk. Meğer her toprağın altına giren çürümezmiş evlatlarım.”
    Buraya kadar sabırla dinleyen Selim Bey’in yine her zamanki gibi tatlı bir gülümseme yerleşiyor yüzüne; belli ki bir şeyler söyleyecek:
    “Biz hanımla o Pribadi Okulu’nda kaldık.” diyor. “Bugün Endonezya'daki Türk okulları, Pribadi Okulları diye anılıyor.
    Bir Pribadi ölmüş ama bin Pribadi sımsıcak sevgileriyle dirilmiş o topraklarda.”

    28 Nis 2024 11:11
    YAZARIN SON YAZILARI