İntihar Psikolojisi
Bir birey kendi kendini yaralar mı. Yaralamak şöyle dursun öldürür bile. Bazen taşıdığı şiddet eğilimi ve öfke kişinin kendine döner. İnsan psikolojisindeki nevrozlar içsel ikilikten kaynaklanır. Freud buna ‘conflict’ der. Evet kendi kendiyle kavga eden, kendi kendine konuşan ve hatta kendi kendine gülen birini görenler o kişinin psikolojik sıkıntıları olduğunu anlar.
İnsan kendi kendine farklı şekillerde zarar verebilir. Örneğin bir hastam bir kol hareketi yaparken hiç olmayacak şekilde elini duvara vurmuştu ve neredeyse sakat kalacaktı. Aylar sonra görüşmemizde bu kazanın bilinçaltındaki gerekçelerini fark etmişti. Yine kazara ayağını kıran bir başkası o dönemde başına bir şey geleceğini önceden sezdiğini zira çok öfkeli olduğunu anlatmıştı.
Bilinç dışı iradeyi çoğu zaman sinsice tesirine alır. Kişi farkında olmadan kendi kendine çelmeler takar. Aylarca hazırlandığı üniversite sınavına giderken giriş kartını ve kimliğini unutabilir örneğin. Kalabalık bir misafiri gelecekken ocaktaki kekleri yakan ev hanımı gibi bilinçdışı sıkça kişiyi zor durumda bırakır. Bunun bir çok nedeni vardır. İnsan iradesi tek bir kuvvet merkezinden doğmaz. Bazen bilinçaltı denizinin karanlık suları kabardığında süperego denen otokontrol mekanizmasının dalgakıranları aşılır. O zaman irade kontrolden çıkabilir. Bilinçaltının derinleri nice dip dalgalarının enerjilerini barındırır.
İşte bunun gibi ülkelerde olup biten her şey ama her şey devlet denen mekanizmaya bir şekilde bağlıdır. İnsanda gücün kaynağı irade nasıl bilinçaltının görünmez kuvvetlerinin bileşkesiyle işliyorsa ülkelerde de iradeyi tesir altına alan görünmez kuvvetler vardır.
Bir insanın içsel çatışmaları onu dışsal çatışmalarından daha fazla etkiler. Nasıl başarılı insanlar içsel dengeleri iyi olan kişilerden oluşuyorsa, ülkelerin de içsel dengeleri yerinde olanları refah içinde yaşarlar. Ne ki bir çok insan kendi hayatlarında yolunda gitmeyen her şeyi bir dış düşmana atfı cürüm yapmakta pek mahirdir. Bazıları mutsuz evliliğinin sebeplerini büyü adı altında dışsallaştırırken bazıları işindeki başarısızlıkları dış dünyanın olumsuz şartlarına bağlama kolaycılığına kaçar. Oysa dengeli bir evlilik veya başarılı bir iş hayatı sürenlerin çoğu onlarla aynı şartlarda yaşmaktadır. Dünyanın en soğuk coğrafyalarından birinde yaşayan Norveçlilerin bir atasözü şöyle der: “Soğuk üşütmez giysi üşütür”.
Neden demokratik ülkelerde ekonomi, bilim, sanat ve teknolojide başarı daha fazladır? Demokratik kültürün gelişmediği toplumlar ise neden geri kalır? Sanırım içsel çatışmaları yüzünden. İçsel zıtlıklar ile içsel çatışmayı karıştırmamak gerekir. Zira bünyedeki içsel zıtlıklar bazen bir manyetik alan oluşturarak dinamonun artı eksi kutupları gibi hareketin kaynağı olabilir. Ya da içten yanmalı motorların mekanizmasında olduğu gibi içsel sıkışma bir hareket doğurabilir. Bu tıpkı içsel paradokslarını sanat eserlerine aktaran bir sanatçının nevrozuna benzer. Ya da ülkesindeki dengesizlikleri gidermek için çabalayan bir aktivistin içsel enerjisi böyle bir içsel zıtlıktan kaynaklanabilir. Ancak içsel paradoks veya zıtlık sağlıksız şekilde yaşanırsa çatışma doğar ve yıkıcı bir etki oluşabilir. Bu bir motorun hararet yapması gibidir.
Bir insan içindeki ikilikleri sağlıklı şekilde regüle edemezse nevrozlar hatta psikozlar meydana gelebilir. Ülkelerde farklı yönde çekim oluşturan kuvvetler elbette olacaktır. Ne var ki bu zıtlıklar çatışmacı ve ayrıştırıcı bir şekilde yönetilirse yıkıcı sonuçlar doğacaktır.
Bütün bu süreçleri yönetmek bireyde iradenin görevi iken ülkelerde ise devlet dümenini tutan iktidarın görevidir. Ne var ki devlet denen mekanizmanın bir kısmı insanın süperegosunun bir kısmı gibi derinlerdedir ve kolay anlaşılmaz. İnsanın bilinçdışı gibi ülkelerin de görünmeyen bir yüzü vardır. İnsan davranışının bazı işaretleri bilinçaltını ele verdiği gibi ülkelerde de bazı işaretler derinleri ele verir. Kişinin bilinçaltı davranış kıyafet ve söylemlerine yansımaya başlar. Bunun gibi bir ülkenin derin devleti de farklı şekillerde kendini hissettirmeye başlar: Askeri vesayet döneminin etkin olduğu dönemlerde silah üzerine yemin edenler, tükenmeyen enerji kaynağı “erke dönergeci” icat ettiğini iddia eden emekli askerler türediği gibi bazen de mafyatik karakterlerin popülerleşmesi, kefenli partizanlar, yemin eden gruplar türeyebilir. Bu tür işaretler derinlerin rengini yansıtması bakımından önemlidir.
Hangi olay olursa olsun kişinin yaşadıklarında kendi iradesinin payı vardır. Hiç istemeden meydana gelen trafik kazalarında bile kişinin kusur derecesi belirlenir. Çoğu zaman kazalarda bile bilinçaltı müdahildir. Davranışların kökeni bilinçaltının etkisiyle ve görünmez olsa da onun görünür sonuçlarına katlanmak yine kişinin kendine düşmektedir. Örneğin Psikiyatrist Jung dağcılıkla uğraşan bir hastasının rüyasını analiz ettiğinde hastasına “dikkatli olmasını, bir kazanın yaklaştığını” haber verir. Hastasının bilinçdışı olarak bir intihar eğilimi taşıdığını fark eder ve onu önceden uyarır. Ancak doktorunun uyarısını dikkate almayan dağcı kısa süre içinde bir kaza geçirir ve ölür.
Tıpkı bunun gibi bir ülkede hangi olay olursa olsun, devlet denen yapının derinlerinin desteklemediği hiç bir şey meydana gelmez. Amerika gibi demokratik bir ülkede bile 11 Eylül saldırılarının içeriden desteksiz yapılamayacağı konusunda yaygın bir kabul vardır. Peki ister insan olsun, ister birey kendi kendine yönelen bu şiddetin amacı nedir. Bunun cevabı kontrolü elde tutmak olarak verilebilir. Ülkemizde de işlenen bir çok faili meçhul cinayetin, Danıştay saldırısı, Dink cinayeti gibi siyasi suikastların ana hedefinin ülkeyi kontrol etmek olduğu açıktır. Peki bir ülkeyi kim kontrol etmek ister. Elbette ki bir ülkeyi içeriden kontrol etmek isteyenler iç muktedirler, dışarıdan kontrol etmek isteyenler ise dış muktedirlerdir. Hem birey hem de ülke egosunda kendi kendine yönelen her şiddet aslında dış dünyaya verilen bir mesajdır. O mesaj şudur: Kontrol bende olmalı... Kendine kesen bir psikopat, aşırı diyet yapan bir anoreksik, kendine zarar veren bir ergen aslında en azından bedeninin kontrolünün kendinde olması gerektiği iddiasındadır.
Diktatörlükle yönetilen ülkeler kendi kendine karşı aşırı sınırlayıcı, otoriter ve kontrolcü hastalar gibidir. Böyle bir kişilik yapısı bir yere kadar başarının kaynağı olsa da bir yerden sonra cinnetin de kaynağıdır. Zira cinnet getiren bazı hastalar böyle bir kişilik yapısının en ileri aşamasıdır ki bazıları kendisiyle birlikte çocukları ve eşini de katlederler. Zira intihar da böyle bir cinnetin eseridir. İntiharda saldırı hem dış dünyaya hem de kendi kendinedir. İntihar aşırı kontrolcülüğün cinnet seviyesidir. Zira intihar eden kişi en önemli kontrol edilemez olgu olan ölüme bile müdahale etmiş olur. Dış dünyayı başka türlü kontrol edemeyen kişi intihar ile hem dış dünyaya meydan okur hem de bedeni ve yaşamı üzerindeki hâkimiyetini kendini öldürme pahasına ilan eder.
Belki de diktatörlerin adeta intihar eder gibi kendi sonlarını hazırlarken ülkelerini de yangın yerine çevirmeleri böyle bir kontrol takıntısının cinnet aşaması olabilir. Geçen hafta Digitürk’te “Hitlerin Son Bir Yılı” adlı belgeseli izlerken şaşırarak öğrendim intihar etmeden önce sadece karısını değil köpeğini de öldürmüş. Toplumu algı operasyonlarıyla kontrol etmekle görevli Goebbels’in de intihar ettiği biliniyor. Canlı bomba olmayı kabul etmiş hasta ruhlar ile bir ülkeyi diktatörce yönetmeye heveslenenler birbirlerine ne çok benziyorlar. Zira ikisinin de davranışlarının ana mesajı şu: “Benim dediğim olacak yoksa kendimle birlikte sizi de yakarım”. Yani intihar bombacısı kontrolü elde tutmak için şiddette başvuran bir diktatördür. Elbette bunun tersi de doğrudur. Ama hangisinin tahribatı daha çoktur varın siz düşünün
YAZARIN SON YAZILARI
ÇOK OKUNAN HABERLER







