Bizarım kusur gören ve araştıran arkadaşlardan

Okuma Süresi 10 dkYayınlanma Cuma, Nisan 24 2026
Paylaş
X Post


Hazreti Bediüzzaman İhlas Risalesine "İhtilâfa düşmeyin; sonra cesaretiniz kırılır, kuvvetiniz elden gider." (8/46), "Allah için kıyamda bulunup Ona kulluk edin." (2/238), "Nefsini günahlardan arındıran, kurtuluşa ermiştir. Nefsini günaha daldıran ise hüsrana düşmüştür." (91/9-10) ve "Benim âyetlerimi, az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin." (2/41) ayetlerini serlevha yaparak başlamıştır.

Mü’minlerin en önemli bir kuvvet kaynakları birlik ve beraberlikleridir. Onlar kendi nefisleri adına değil Allah hesabına hareket ederler. Böyle yaptıklarında kurtuluşa ererken aksine hareket ettiklerinde ise hüsrana uğrarlar. İşte bu duruma düşenler geçici az bir menfaat elde etme karşılığında ebedi olan çok büyük kazançlardan mahrum kalırlar. 

İşte bu birlik ve kardeşlik ruhunu tahrip eden hastalıklardan bir tanesi ise az bir lezzet ve menfaat karşılığında içine girilen gıybetlerdir. Üstelik, “Ey iman edenler! Zannın birçok çeşidinden sakının! Çünkü zanların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın! Kiminiz kiminizi gıybet etmesin! Hiç sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı? İşte bundan hemen tiksindiniz! Öyleyse Allah’ın azabından korkun da bu çirkin işten kendinizi koruyun. (…)” (49/12) ayetiyle ne kadar çirkin bir davranış olduğu ve neticesinin Allah’ın azabı olduğu belirtilmiş olmasına rağmen çok rahatlıkla işlenen bir günahtır:

“Demek bir yerde bizim de ciddi bir rehabilitasyona, kendi insanlığımızı düşünüp onu yeniden gözden geçirmemize ihtiyacımız var. Kanaatimce hepimiz için geçerli bir husus bu. Zira çok küçük şeyleri büyütüyor, basit, dil ucuyla dahi olsa hemen gıybetlere giriveriyoruz. Böylece zihinler gıybet mülâhazasıyla kirletiliyor; gönüllerin aydınlık çehresine gıybet ziftleri akıtılıyor.

Bakın, bu mevzuda, hesabını veremem korkusuyla dikkat etmeye çalıştığım bir hususu size nakledeyim. Diyelim ki burada bir arkadaşımız oturuyorken kalkıp dışarıya çıktı. Ben de onun gıyabında “Galiba ara sıra uykusu geliyor. Ben görmeyeyim diye kalkıp aşağıya indi.” şeklinde bir mülâhazaya girmiş veya bu mazmunu işmam eden bir laf ağzımdan kaçırıvermişsem, o arkadaş bu sözümü duyduğunda rencide olabileceğinden, karşılaşır karşılaşmaz ona ilk sözüm, “Hakkınızı helal edin.” olmuştur. 

Çünkü gıybet büyük bir günahtır. Bir hadis-i şerifte geçtiği üzere, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); “Gıybet zinadan daha şiddetlidir.” buyuruyor. “Bu, nasıl olur diye sorulduğunda ise şu cevabı veriyor: “Kişi zina edip tevbe eder de (bir daha yapmazsa), Allah Teâlâ onun tevbesini kabul buyurur. Fakat, gıybet eden, gıybet edilen tarafından affedilmedikçe, o günahı bağışlanmaz.” (Beyhakî, Şuabu’l-iman, 14/255) 

Demek ki gıybetin öyle nevi vardır ki, zinadan daha şiddetlidir. Mesela ilim sahibi, insanların hüsnü zan besleyip arkasından gittiği büyük bir zat hakkında bu şekilde konuşmak büyük bir günahtır. Çünkü böyle bir zatın gıybeti, arkasında olan bütün insanların hakkına girme gibi altından kalkılamayacak azim bir günahı netice verebilir. Evet, mesele işte bu ölçüde naziktir. Ancak eğer temelde biz, Allah Teala’nın büyük gördüklerini büyük görüp büyük kabul etmiyorsak neticede nice küçük mevzular gelip bu büyük meselelerin yerini alacaktır/almaktadır.” (Kıvam ve Kardeşlik)

Hocaefendi burada çok büyük bir sorunun varlığına dikkat çekmektedir. Allah’ın (cc) büyük gördüklerini büyük görüp büyük kabul etmemek problemine…  Bu da iman ile alakalı bazı önemli arızaların varlığına işaret etmektedir. Kardeşlerinin hata ve kusurlarını görmezlikten gelip örtmek adına gayret göstermek ve kardeşlik ve birliğe zarar vermeyecek nebevi bir yaklaşımla onlardaki bazı eksikliklerin ıslahına çalışmak gerekirken bir savcı edasıyla hep kusur araştırıp bunları sürekli dillendirmek bir mü’min ahlakı değildir.

Hocaefendi, Hazreti Bediüzzaman’ın da yaptığı gibi hayatı boyunca her vesileyle hep bu konular üzerinde durmuş ve adeta yalvarırcasına hep etrafındakilere bu istikamette telkinlerde bulunmuşlardır. O, Kur’an ve hadiste tekrarla tenbihi yapılan bu konularda gerekli hassasiyeti göstermeyenlerden hem kendisinin hem de emaneti bugüne kadar taşıyıp getiren başta peygamberler olmak üzere Allah dostlarının da şikayetçi olduklarını ve bunların hizmetlere çok büyük zararlar verdiğini ve ahirette bunun hesabını veremeyeceklerini defaatle sohbetlerinde ve yazılarında dile getirmişlerdir: 

“Demek iman noktasında ciddi bir kıvam problemimiz var bizim. Sosyal alanda olduğu gibi ferdî planda da iman esaslarına dair boşluklarımız söz konusu. Evet, demek ki Allah’ın hâzır ve nâzır olduğuna, O’nun hatırının her hatıra tercih edilmesi gerektiğine ve her şeyin hesabının öbür âlemde görüleceğine kâmil mânâda inanamıyoruz.

Hâsılı, dertliyim, üzgünüm, bîzarım bu mevzuda bize yakışmayan tavır ve davranışlardan, ortaya konan zaaf ve boşluklardan. Evet, bîzarım birbirini affetmeyen kardeşlerden.. bîzarım kusur gören, kusur araştıran arkadaşlardan.. bîzarım “Kiramen Katibîn” gibi günahları yazanlardan.. bîzarım kardeşinin hata ve kusurlarını kaydedip durduğu hâlde sevaplarını görmezlikten gelenlerden…

Şunu da ifade edeyim ki, bütün bunları, kendi heva u hevesime göre değil, sizin de saygı duyduğunuz kaynaklara bağlı olarak dile getirmeye çalıştım. Bu sebeple diyebilirim ki, eğer bu söylenenlere gerçekten inanıyorsak, o zaman gelin, kardeşliği zedeleyecek her türlü duygu ve düşüncenin rüyalarımıza dahi girmesine fırsat vermeyelim. İnanıyorsak, kötülük yapanın bile elini öpmesini bilelim; bize sırtını döneni dahi kucaklama yolları araştıralım. Evet, eğer inanıyorsak, Mevlana gibi hareket edip dövene elsiz, sövene dilsiz davranma düsturunu hayatımıza hayat kılalım.” (Kıvam ve Kardeşlik)