Çelişki ve tutarsızlıklardan uzak dosdoğru bir kitap

Okuma Süresi 13 dkYayınlanma Cuma, Şubat 20 2026
Paylaş
X Post

“Eğer o, Allah’tan başkasından gelseydi, elbette içinde birbirini tutmayan birçok şeyler bulurlardı." (en-Nisa, 4/82) ve “Hamd O Allah’a mahsustur ki kuluna kitabı indirdi ve onun içine tutarsız hiçbir şey koymadı. 2- Dosdoğru bir kitap olarak gönderdi. (…)” (Kehf Suresi 1–2) gibi ayetler Kur’an’da asla bir tutarsızlık, bir eksiklik, bir çelişki ve bir kusur bulunmadığını ve bulunamayacağını ilan etmektedirler. Ezeli ve muhit (her şeyi kuşatan) bir ilimden gelen bir kelam zaten başka türlü de olamazdı. Şüphesiz ki, Allah’tan başkasından gelseydi, içinde mutlaka pek çok tutarsızlıklar, çelişkiler ve yanlışlar bulunacaktı.

Kur’an’da tam bir denge vardır ve her şey yerli yerindedir. Kur’an’ın Allah’ın birliği ve  güzel isimlerinin ve sıfatlarının ve rubûbiyet ve ulûhiyet dairesinin gerektirdiği hükümleri en doğru bir şekilde, tam bir uyum ve denge ile ortaya koyması O’nun Hak olduğuna en güçlü bir delildir. Bu sadece zikredilen hususlara mahsus olmayıp İslâm’ın getirdiği her mesele için de böyledir. Hazreti Bediüzzaman 25. Söz olan “Mu’cizat-ı Kur’an” risalesinde bu hakikati çok geniş bir şekilde, delillendirerek ve birçok örnek üzerinden ele almaktadırlar:

“İşte şu muhafaza, denge ve belli hükümleri kendinde toplama, birer hususiyettir. İnsanların eserlerinde, hatta en büyük insanların fikirlerinde bulunmaz. Ne eşyanın iç yüzünü bilen velilerin eserlerinde, ne İşrâkiye filozoflarının (bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunanlar) kitaplarında ne de gayb âlemine geçen ruhanilerin marifetlerinde bu hususiyet vardır. Âdeta aralarında bir iş bölümü varmış gibi, her bir tabaka o büyük hakikat ağacının yalnız bir-iki dalına yapışır. Yalnız onun meyvesiyle, yaprağıyla uğraşır. Ağacın diğer kısımlarından ya haberi yoktur ya da onlara bakmaz. Evet, mutlak hakikat, sınırlı nazarlar ile kavranmaz. Kur’an gibi küllî bir nazar lâzımdır ki, hakikatin bütününü kuşatsın. Gerçi o zâtlar Kur’an’dan da ders alırlar, fakat sınırlı zihinleriyle o küllî hakikatin ancak bir-iki tarafını tam görür, onlarla meşgul olur, orada hapsolurlar. İfrat veya tefrit, yani her türlü aşırılık ise hakikatlerin dengesini bozar, uyumu yok eder…

Mesela, bir denizde sayısız cevherle dolu bir definenin bulunduğunu farz edelim. Define arayan dalgıçlar, onu bulmak için dalarlar. Gözleri kapalı olduğundan el yordamıyla aramaya devam ederler. Birinin eline uzunca bir elmas geçer. O dalgıç, bütün hazinenin o uzun, direk gibi elmastan ibaret olduğu hükmüne varır. Arkadaşlarından başka cevherleri işittiği vakit, o cevherlerin, bulduğu elmasın kısımları, taşları ve nakışları olduğunu hayal eder. Bir başka dalgıcın eline küre şeklinde bir yakut geçer. Bir başkası, dört köşeli bir kehribar bulur ve bunun gibi... Her dalgıç, eliyle dokunduğu cevheri, o hazinenin aslı ve en mühim parçası; işittiklerini ise hazinenin fazlalıkları ve teferruatı zanneder. O vakit hakikatin dengesi bozulur, rengi değişir, dalgıçlar arasında uyum da kaybolur. Dalgıçlar, hakikatin gerçek rengini görmek için yorumlara ve zorlamalara mecbur kalır, hatta bazen onu inkâra kadar giderler.

İşrâkiye filozoflarının kitapları ile kendi keşif ve tecrübelerini sünnetin terazisiyle tartmayıp onlara güvenen tasavvufçuların eserlerini dikkatlice değerlendiren, bu hükmümüzü şüphesiz tasdik eder. Demek, o kitaplar Kur’an hakikatlerinin cinsinden oldukları ve Kur’an’dan ders aldıkları halde -bizzat Kur’an olmadıkları için- böyle eksiktirler. Bir hakikat denizi olan Kur’an’ın ayetleri de o denizdeki definenin birer dalgıcıdır. Ama onların gözleri açıktır. Definede ne var ne yoksa görürler. “O defineyi öyle bir uyum ve ahenkle tarif edip anlatırlar ki, onun hakiki güzelliğini gösterirler.”

Yirmibeşinci Söz’de konumuzun anlaşılmasına yardım edecek çok harika bir misal daha verilmektedir:

“Kur’an-ı Mucizü’l Beyan’ın mucizeliğinin en yüksek derecelerinden birini görmek istersen, şu temsilin dürbünüyle bak. Şöyle ki: Gayet büyük, garip ve dalları her yana uzanmış hayret verici bir ağaç farz edelim. O ağaç bir gayb perdesi altında, bir gizlilik tabakası içinde saklanmış olsun. Malûmdur ki, insanın uzuvları arasında olduğu gibi bir ağacın da dalları, meyveleri, yaprakları ve çiçekleri gibi bütün kısımları arasında bir münasebet, uyum ve denge lâzımdır. Her bir kısmı, o ağacın mahiyetine göre şekil alır, onlara öyle bir suret verilir. İşte, biri çıksa, hiç görünmeyen (hâlâ görünmüyor) o ağacın kısımlarını bir perde üstünde resmetse, hepsine birer sınır, daldan meyveye, meyveden yaprağa uyumlu birer suret çizse ve o perdeyi ağacın birbirinden son derece uzak olan köküyle dal uçlarının ortasında, dallarının, meyvelerinin, yapraklarının şekil ve suretini aynen gösterecek uygun resimlerle doldursa; elbette o ressamın, şu görünmeyen ağacın tamamını gayba açık gözüyle gördüğüne, sonra tasvir ettiğine şüphe kalmaz.

Aynen onun gibi, mümkinat (Allah’ın ilminde olup henüz varlık âlemine çıkmamış şeyler) hakikatine dair (ki o hakikat, dünyanın başından ahiretin en sonuna kadar uzanmış ve yerden göklere, zerrelerden güneşe kadar yayılmış olan yaratılış ağacının hakikatidir) Kur’an-ı Mucizü’l-Beyan’ın doğruyla yanlışı ayıran beyanları o kadar uyumu muhafaza etmiş ve o ağacın her bir dalına, meyvesine münasip birer suret vermiştir ki “hakikati delilleriyle bilen bütün âlimler araştırmalarının nihayetinde, Kur’an’ın tasvirine “Maşallah, bârekallah! Kâinatın tılsımını ve yaratılış muammasını keşfedip çözen yalnız sensin ey Kur’an-ı Hakîm!” demişlerdir.”” (Yirmi Beşinci Söz)

Verilen bu misaldeki noktaları şimdi de hakikate uyarlayalım ve sonda verilen hükme dikkat kesilelim:

““En yüce sıfatlar Allah’ındır.” (Nahl sûresi, 16/60)” -temsilde kusur olmaz– Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarını, o sıfatların neticesi olan icraatını ve fiillerini nuranî bir tûbâ ağacı şeklinde düşünelim. O nuranî ağacın geniş dairesi ezelden ebede uzanıyor. Büyüklüğünün hudutları, sonsuz, uçsuz bucaksız âlemlere yayılıyor, onları kuşatıyor.

(…) o nuranî hakikati; o isim, sıfat, icraat ve fiillerin hakikatlerini Kur’an, bütün dal ve budaklarıyla, gaye ve meyveleriyle son derece münasip ve birbirine uygun, birbirine yakışır, birbirinin hükmünü bozmayacak, birbirine yabancı düşmeyecek bir şekilde bildirmiştir. Bütün keşf ve hakikat ehli, melekût âleminde yolculuk eden bütün irfan ve hikmet sahipleri, Kur’an’ın bu beyanları karşısında “Sübhanallah! Ne kadar doğru, hakikate ne kadar uygun, ne kadar güzel, mucizeliğine ne kadar lâyık!” diyerek onu tasdik ediyorlar.”

İşte Kur’an’ın beşer (insan) kelamı olmayıp Allah’tan geldiğine en büyük ve en sağlam bir delil, Kur’an’daki bu kusursuz uyum ve ahenk ve ondan ortaya çıkan İslâm’ın en mükemmel bir din olmasıdır:

“Kur’an, bütün imkân (varlığı ve yokluğu eşit olan) ve vücûb (varlığı zorunlu olan) dairesine bakan ve o iki büyük ağacın bir tek dalı hükmünde olan imanın altı esasını, o esasların bütün dal ve budaklarını ta aralarındaki en ince meyve ve çiçeklere kadar öyle uyum gözeterek tasvir eder, o derece dengeyle tarif eder ve o kadar münasip bir şekilde gösterir ki, insan aklı bunu idrakten aciz kalıp güzelliğine hayran olur. Ve o iman dalının bir budağı hükmündeki İslamiyet’in beş esası, aralarındaki en ince teferruata, en küçük âdâba, en uzak gayelere, en derin hikmetlere ve en küçük neticelere varıncaya kadar tam bir uygunluk, münasebet ve dengeyle muhafaza edilir. Bunun delili, beyanı bütün varlığı kuşatan Kur’an-ı Kerîm’in açık ve kesin hükümlerinden, okunuş tarzlarından, işaretlerinden ve ince mânâlarından çıkan İslamiyet’in yüce kanunlarındaki kusursuz intizam, denge, birbirine uygunluk ve sağlamlıktır. Bunlar, inkâr edilemez, adil birer şahit; şüphe götürmez, kesin birer delildir.

Demek ki, Kur’an’ın beyanları insanın sınırlı ilmine, hele okuma yazma bilmeyen bir ümminin ilmine dayanıyor olamaz. O, her şeyi kuşatan bir ilme dayanıyor; bütün eşyayı, ezel ve ebed arasındaki bütün hakikatleri bir anda görebilen bir Zât’ın kelâmıdır. Âmennâ...” (On Üçüncü Söz)