Cennet Bileti

Okuma Süresi 10 dkYayınlanma Pazar, Mart 15 2026
Paylaş
X Post
Cennet Bileti


Cennet Bileti


Vakit, vuslata gebe... 

Yarın, gönül dünyamızın en parlak kandili olan Kadir Gecesi. 

İnsanoğluna asıl gayesini fısıldayan, unutuş perdesini aralayan o eşsiz zaman dilimlerinin sultanı kapımızda. Bu kutlu ayın kalbinde saklı duran, "bin aydan hayırlı" o mübarek gece; ruhun toprağa ekildiği değil, semadan rahmetin devşirildiği muazzam bir hasat mevsimi. Bir gecelik emeğin, seksen yıllık bir ömre bedel sayıldığı ilâhî bir lütuf sofrası.

İşte bu mübarek gecede Rabbimiz bizlere öyle bir fırsat sunar ki; sanki avuçlarımıza bir cennet bileti bırakır. 

İlahi nidalar duyulur;

“Ey huzura kavuşmuş insan!

Sen Rabbinden razı ve Rabbin senden razı olarak dön Rabbine!

Gir salih kullarımın arasına.

Gir Cennetime!”

İnsanın kadrini bildiği her şey aslında bir cennet biletidir.

Değeri bilinen bir ömür cennet biletidir.

Kıymeti bilinen geceler, gündüzler, teheccütler, secdeler, tekbirler, salavatlar, iftarlar, sahurlar, oruçlar, iyilikler… birer cennet biletidir.

Susuzluktan ciğeri yanmış, dili sarkmış bir köpeğe su içirdiği için cennete giden bir kadının hikâyesi iyiliğin nasıl bir cennet bileti olduğunun en müstesna örneklerinden biridir.

"Cennet, annelerin ayakları altındadır." müjdesi ise, ebedi saadetin adresini çok uzaklarda aramamak gerektiğini hatırlatır. Bir annenin çehresindeki ince bir tebessüm, yaşlılığın getirdiği yorgunluğa uzatılan şefkat dolu bir el, aslında cennetin kapılarını aralayan sessiz bir anahtardır.

Peygamberimiz (s.a.v) buyurur ki: 

“İnsanoğlu öldüğü zaman amellerinin sevabı kesilir; ancak üç şey müstesnadır: Sadaka-i câriye, faydalı ilim ve salih evlat.” 

Gölgesi gönülleri serinleten camiler, yanmış yürekleri serinleten çeşmeler, cehaletin karanlığında bir meşale gibi parlayan okullar, uzayıp giden yollar, yolları birbirine bağlayan köprüler; sadaka-i câriye denilen iyiliğin bitmeyen yankısıdır.  

İnsanların sürekli faydalandığı ilim de öyledir.

Geride kitaplar, eserler, vaazlar, sohbetler, videolar bırakarak onları insanların istifadesine sunmak da iyiliğin hiç susmayan sesleridir.


Geride bırakılan tertemiz evlatlar da cennet bileti hükmündedir. 

Gurbetin çetin ikliminde, sönmeyen birer kandil misali parıldayan öyle nesiller müşahede ettim ki; sergiledikleri güzel ahlakla, bekâ alemine göçmüş ebeveynlerinin amel defterlerini birer sadaka-i cariye şevkiyle kıyamete dek açık tutmaktadırlar.

Uzak diyarların rüzgarında savrulmak yerine, köklerine birer vefa borcu gibi sarılan pırıl pırıl evlatlar tanıdım. 

Öyle evlatlar ki, yaşadıkları tertemiz hayatla, ebediyete irtihal eden ebeveynlerinin defterine hâlâ iyilik kalemiyle satırlar düşüyorlar.

Geçen gün yine kuzeydeki bir mülteci kampında böyle bir evlatla karşılaştım.

Yanında iki çocuğu ve eşi de vardı. Üzerinde hâkî renkli geniş bir kazak ve onun tamamlayan kenarları özenle işlenmiş dantelli bir başörtüsü vardı.

“Adım Berka, Berka Erimez.”

“Sen Hacı Kemal Ağabey’in nesi oluyorsun?” dedim. 

“Torunuyum.” dedi.

Aman Allah’ım!

Siması, bakışları aynı dedesi.

Hacı Kemal Ağabey, Hizmet’in yıldız şahsiyetlerinden birisiydi.

Karanlıkların üstüne üstüne yürümeyi seven bir insandı.

İncirliova’daki zeytinlikleri, köşkünü, her şeyi bırakmış, aydınlık bir neslin yetişmesi için gece gündüz koşturmuştu.

Anadolu’yu bir baştan bir başa dolaşmış, okullar açmıştı.

Van’da yaptığı Serhat Koleji’ne bir yaz günü Cumhurbaşkanı Turgut Özal gelmişti.

Okulun Hacı Kemal'e ait olduğunu öğrenince bir elini pantolununun kemerinden tuttu, diğer eliyle havada bir kavis çizerek: 

“Hacı Kemal gibi on adamım olsa dünyayı döndürürüm.” demişti.

Bu müthiş insan, Demirperde yıkılır yıkılmaz Asya topraklarına koşmuş, aylarca bozkırın soğuklarında ülke ülke dolaşarak karanlığın bağrındaki Asya bozkırlarına fecir parıltısı gibi doğmuştu.

Asya’daki okulların ilk anlaşmalarını o yapmıştı. 

Sadece kendi evlatlarının değil, yüzbinlerce pırıl pırıl evladın yetişmesi için son nefesine kadar koşturmuştu.

Geride okullar, yurtlar, evler, evlatlar bırakarak bir mart günü aramızdan ayrılan bu kanatsız küheylanın amel defteri inancım odur ki kıyamete kadar kapanmayacaktır.


“Dedeni tanıyor musun?” dedim Berka’ya. 

‘’Dedemi çok az hatırlıyorum.” dedi. ‘’Vefat ettiğinde ben yedi yaşındaydım. Zaten bize de pek uğramazdı. Ömrü gurbetlerde geçti.  

Bir kere ayağım kırıldığında bana hediye olarak masa ve sandalye getirmişti.  O masa Türkiye’deki evimizde hâlâ duruyor.

Ben o masada ders çalışırdım.

Babam, ‘Biz yetim büyüdük.’ derdi. Dedem bir küheylan gibi Hizmet’te koştururmuş. Dedemin hikâyeleri ile büyüdüm ben.


15 Temmuz’dan sonra Türkiye’de çok zor günler yaşadık. 

Tutuklandım.

Kucağımda bebeğimle hapse girdim. 

Koğuşun kapısı açılınca bir de baktım ki sanki gökteki yıldızlar yere inmiş.

Ablalar ellerinde tesbihler, dua ediyorlardı.

Hapishanede Ramazanı’n her gecesi, Kadir Gecesi kıymetindeydi. Her gece Kadir Gecesi gibi ifa ediliyordu.


Hapishane çocuklu anneler için zordu.

Çocuğu dışarıda olanlar için daha da zordu.

Bir Hanife Abla vardı. Yeni doğum yapmıştı. Kırkı çıkmamıştı henüz ama bebeği yanında değildi.

Sütünü lavaboya sağıyordu. 

Benim üzüntüden sütüm kesildi.

Kızımı Hanife Abla emzirmeye başladı.

Sonra iki bebe daha geldi.

Hanife Abla sütünü çocuklara bölüştürüyordu. 

Kızım Neda’nın birçok süt kardeşi oldu.

Yemekler çocuğa göre değildi. Ne yapacağımı bilemeyip darlanmıştım. 


Bir gece rüyamda dedem Hacı Kemal‘i ve Adviye babaannemi gördüm. Babaannem çorba yapıp getirmişti. 

‘Üzülme,’ dedi. ‘Yakında çıkacaksın.’

Birkaç gün sonra tahliye oldum.

Eşim gaybubetteydi, araması vardı. 

Yakalandı ve tutuklandı.

Bizim için çok zor günlerdi.

Yine de çocuklarla hayalimde kurduğum her şeyi yapmaya çalışıyordum. 

Onları Manisa'daki mahalle parkımıza götürüyordum. Özlediğimiz, içimizde saklı kalan o eski anların kokusu yeniden doluyordu içimize. 

Dışarıda iki çocukla ayakta kalmak zordu. 


Her hafta görüşlere gidiyordum. 

Hayriye adında bir abla vardı, kızıyla aynı koğuşta kalmıştım. 

Tahliye olduktan sonra beni Balıkesir'e götürüp getirdi; haklarını ödeyemem. 

Ablanın dört kızı vardı, beşinciyi yetimhaneden almıştı. 

Onunla konuşmak içimi hafifletiyordu.

Kızım Neda birinci sınıfa başlamıştı. 

Okuma Bayramı'nda öğretmen: 

‘Kızlar babalarıyla, oğlanlar anneleriyle dans edecek.’ demiş.

Kızım gözyaşlarıyla yanıma geldi.

‘Anne, benim babam yok.’ dedi.

‘Dedenle yaparsın.’  dedim. 

‘Ama dedem yaşlı.’  dedi. 

Sonunda abimle dans etmeye ikna oldu.

Eşimin de hapiste sağlığı bozulmuştu.

Antihistaminik kullanıyordu. Onu almadığında cildi kabarıyordu. 

Benim mahkemelerim devam ediyordu.

Eşim içerde olduğu için mahkemelere babamla gidiyordum.

Son mahkemede karar arasında herkesi koridora çıkardılar. 

Babam şeker hastasıydı; en çok ona üzülüyordum. 

Avukata ‘Babama sahip çıkın.’ diyordum. 

Hâkim kararı açıkladı:

‘Berka Erimez’in tutuklanmasına…’


Bileklerime soğuk metal dokunduğunda canımı acıtan kelepçenin sertliği değil, birazdan babamın gözlerinde göreceğim o acının ağırlığıydı. 

Kalbim, onun kalbinin bu yükü taşıyamayıp durmasından korkuyordu. 

İki polisin gölgesinde kelepçelerle kapıdan çıktım. 

Babam koridorda başını eğmiş bir bankın üzerinde oturuyordu.

Ah babacığım! 

Ayak seslerine başını kaldırdı.

Yorgun gövdesi bir çınar gibi dimdik doğruldu. 

Adımları, yer çekimine meydan okurcasına ağır ama mağrurdu. 

Yanıma geldiğinde, dünya sustu; sadece babamın nefesi ve metalin soğuk sesi kaldı. Titreyen elleriyle, kelepçelerin esir aldığı ellerimi avuçlarına aldı. 

Bir kutsal emanete dokunur gibi eğilip öptü o soğuk demirlerin sardığı bileklerimi.

O an, içimdeki acı kabuk değiştirdi; yıkılmaz bir kaleye, muazzam bir güce dönüştü. Eğildi. 

Nefesi kulağımda cennet bahçelerinin kokusu gibi dağıldı ve o unutulmaz cümleyi fısıldadı:

‘Kızım, sakın hüzne teslim olma! Sen benim cennet biletimsin.’ “

Vakit, vuslata gebe... 

Yarın, gönül dünyamızın en parlak kandili olan Kadir Gecesi. 

İnsanoğluna asıl gayesini fısıldayan, unutuş perdesini aralayan o eşsiz zaman dilimlerinin sultanı kapımızda. Bu kutlu ayın kalbinde saklı duran, "bin aydan hayırlı" o mübarek gece; ruhun toprağa ekildiği değil, semadan rahmetin devşirildiği muazzam bir hasat mevsimi. Bir gecelik emeğin, seksen yıllık bir ömre bedel sayıldığı ilâhî bir lütuf sofrası.

İşte bu mübarek gecede Rabbimiz bizlere öyle bir fırsat sunar ki; sanki avuçlarımıza bir cennet bileti bırakır.