Doğru zamanı bekleme ve ince işçilik

Okuma Süresi 11 dkYayınlanma Cuma, Temmuz 10 2026
Paylaş
X Post
Doğru zamanı bekleme ve ince işçilik

Günümüzde hem bireylerin hem toplumların maddi ve manevi hayatları ile ilgili o kadar büyük tahribatları ve yıkımlar yaşanmıştır ki bunların ıslah ve tamirinin, zamanın çıldırtıcılığına karşı sabır gerektirdiği, çok zaman ve çoklarının himmet ve gayretlerine ihtiyaç gösterdiği hem de çok planlı ve sistemli bir mücadele içerisinde yapılması gerektiği konusuna başlamıştık… 

Bu mücadele yerine getirilirken çok sabırlı ve bu kadar büyük bir işin çok zamana ihtiyaç duyduğunun farkında olunmalıdır. Her şeyde olduğu gibi bu hususta da bunun en güzel örneklerini Asr-ı Saadet’te görüyoruz:

“Teşrî sürecinde (Vahiy ve Sünnetle dine ait şeylerin bildirildiği zaman) ortaya çıkan tablo da bize bu hakikati anlatmaktadır. Mesela Kur’ân-ı Kerim, İnsanlığın İftihar Tablosu’na yirmi üç senelik bir süre zarfında indirilmiştir. Hâlbuki Cenâb-ı Hak dileseydi onu birdenbire semadan bir kitap olarak indirebilirdi. 

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de insanları çağırarak onlara kendisine indirilmiş Kitab’ı okur ve hâlinizi buna göre tanzim edin, diyebilirdi. Ancak bildiğiniz üzere Kur’ân-ı Kerim yirmi üç senenin, ay, hafta ve günlerine serpiştirilerek indirilmiştir. Arada vahyin kesildiği zaman dilimleri de olmuştu. İhtimal o inkıta zamanları da gelen vahyi sindirmeye matuf ayrı bir imhal-i ilâhî idi. İşte 23 yıllık bu süre zarfında gelen bütün emirler muhataplar tarafından sindirile sindirile kabul edilip benimsenmişti.

Bu sebeple diyoruz ki, eğer iki-üç asırdan beri belli duygu, düşünce, anlayış, felsefe, dünya görüşü ve belki şekil ve şemailimiz açısından ciddi bir deformasyona maruz kalmışsak, bunun birdenbire düzeltilmesi çok zordur. 

Esasında teşriî emirlerin (Vahiy ve Sünnetle bildirilen işler, kanunlar) çehresinde okuduğumuz bu hakikati tekvînî emirlerin (kâinatta geçerli olan kanunlar) simasında da görüp okuyabiliriz. Mesela tırtıldan kelebeğin çıkması gibi, belli metamorfozlar yaşayarak varlık sahnesinde yerini alan hayvanatta dahi o süreç bir hamlede olmuyor.” (Dünyevileşme – Başkalaşma ve Kendimiz Olma)

Bir toplum ve bireyler verilecek mesajı almaya hazır olmadıklarında o mesajı onlara vermek, muhatapların kaldıramayacağı tekliflerle onlara gitmek, hele hele çok meseleyi birden toptancılık anlayışıyla onlara yüklemek onlara yapılacak en büyük bir kötülük olacaktır.

M. Fethullah Gülen Hocaefendi etrafındaki bir insana bir şeyi söyleyebilmek için 15-20 sene beklediğinden bahsetmektedir ki ancak muhatap o mesajı anlayacak seviye geldikten sonra onu söylemişlerdir:

“Bundan dolayı siz değişim teklifinde bulunduğunuz muhatabınızın sırtına üç-dört mutasyonu birden yüklerseniz, o insanı öldürmüş olursunuz. O zaman yapılması gereken düzeltmek istediğiniz hususları rehabilite ede ede sevdirmek, sevdirip benimsetmektir. 

Sahabe toplumu bu şekilde meydana gelmiştir. Vahiyle aydınlanmadan evvel o toplum içinde ümmî ve bedevî insanlar vardı. Onlardan bazıları başlangıç itibarıyla kapıdan içeri girip “Abdulmuttalib’in torunu Muhammed burada mı?” diye hitap edebiliyorlardı. 

Fakat bir gün geldi, aynı insanlar Allah’ın indirdiği vahyi sindirmiş birer mü’min olarak akılları talim, nefisleri tezkiye, kalbleri tasfiye eden medeniyet muallimleri hâline geldiler. O hâlde bize de bu yolda kararlı, azimli ve sabırlı olmak düşer.” (Dünyevileşme – Başkalaşma ve Kendimiz Olma)

İşte, Hazreti Üstad tarafından başlatılan ve M. Fethullah Gülen Hocaefendi ile devam ettirilen hizmetler de derslerini, kullanacakları metot ve yöntemleri Allah Rasûlü’nün hayatından, Siyer-i Nebi’den alarak uygulamaya geçirmişlerdir. Bu sayede Allah’ın izni ve inayetiyle çok büyük hizmetlerde başarılı olmuşlardır.

Başkalaşma ve Değişimin Nedenleri 

Konuyu başkalaşma ve değişime sürükleyen yol açan temel nedenlerle tamamlayalım… M. Fethullah Gülen Hocaefendi, bu konuda çok önemli tespitlerde bulunmuştur. Bunlardan birincisi, İslâm “(…) İşte bugün sizin dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak İslâm’ı beğendim…” (5/3) ayetinde belirtildiği gibi, en mükemmel, eksiksiz ve kusursuz bir din olduğu halde, bu dinin ortaya koyduğu değerlere tam güvenmemekten kaynaklanan ve onu yetersiz gören hastalıklı yaklaşımdır:  

“Bu tür fantezilere yelken açan kimseler kendi değerlerimizin yetmezliği düşüncesiyle hareket ediyor olabilirler. Hâlbuki bu, büyük bir tarihî yanılgıdır. Çünkü sahip olduğumuz değerlerin semavî ve ilâhî olduğuna inanan bir insanın, onlardaki enginlik ve zenginliği de peşinen kabul etmesi gerekir. 

Diğer yandan bizim değerlerimizin zamanın gereklerine uygun olarak o kadar çok açılım noktası vardır ki, darlık ve yetmezlikten söz edilemez. Günün ihtiyaçlarına cevap vermede kapalı gibi duran bir kısım meseleler ise Kitap ve Sünnet’in sınırlı nasslarından sınırsız meselelere uzanmanın farklı bir unvanı sayılan içtihad sayesinde her zaman çözüm ve vuzuha (açıklığa) kavuşturulacak durumdadır. 

Yeter ki dinamik ve aşkın hususiyete sahip bulunan o semavî kaynağa tam bir iman ve itimadla müracaat gerçekleştirilebilsin. Evet, bu mevzuda sabit değerlerimiz olarak ifade edebileceğimiz muhkemâta ait meselelerde kat’iyen bir eksiklik söz konusu değildir. Bu konuda fantezi ve lükslere girme, değerlerimizin kıymet-i harbiyelerini bilmeme, onların enginlik ve ifade ettikleri mânâları takdir edememeden başka bir şey değildir.” (Dünyevileşme – Başkalaşma ve Kendimiz Olma)

Bir diğer problem ise, iman ve marifet eksikliğinden, dinin toplumda canlı olarak yaşanmamasından, teori ve söylemde konuşulsa da pratiğinin olmamasından, dinin ibadet hayatının çok ruhsuz, aşk ve şevkten yoksun gerçekleşmesinden kaynaklanan bir ülfet ve ünsiyetin etkisiyle orijinalitenin kaybolması, dini dinamizmin olmaması ve sadece ritüellerde, şekilde kalmasının yol açtığı yenilik arayışlarıdır:

“Değişim fantezisinin bir diğer sebebi olarak orjinallik peşinde koşma gösterilebilir. Çünkü bazı insanların, çocukluklarından itibaren duyageldikleri meseleler hakkında ülfet ve ünsiyete yenik düşmeleri, onların içinde farklı bir şey söyleme, farklı bir şey söylemek suretiyle kendilerini ifade etme arzu ve hevesini tetiklemiş olabilir.

 Zannediyorum tenasüh (öldükten sonra ruhun bir başka canlıya geçmesi) gibi haşir akidemizle telifi imkânsız mevzuların bizim dünyamızda dillendirilmeleri işte bu tür bir fantastik düşünceden kaynaklanmıştır. Yoksa haşr ü neşrin (öldükten sonra dirilme) ne olduğunu bilen, bu konuda i’mal-i fikirde bulunan (kafa yoran, düşünen) inanmış bir insanın böyle bir düşünce inhirafı (kayması, yanlışlığı) yaşaması mümkün değildir.

Günümüzün bilhassa şiir sahasındaki edebî metinleri için de benzer mülâhazaları ifade edebiliriz. Yani iğlak (karışık) ve iphamda (belirsizlik) keramet arama, karşı tarafı düşündürme lüksüne girmek için farklı kelimeler kullanma enaniyet kaynaklı böyle bir farklılık ortaya koyma mülâhazasının neticesidir. 

Öyle anlaşılıyor ki, bu şahıslar, düzlüğü, ayakların yerde olmasını kendileri için yeterli görmüyorlar; görmüyor da imkânları olsa uçma teşebbüsünde bulunuyor veya öyle görünmeye çalışıyorlar. Hâlbuki tabiîliğin (doğallık) kendine mahsus öyle bir okşayıcılığı, sıcaklık ve kucaklayıcılığı vardır ki, hiçbir lüks ve fantezi arayışında mezkûr (sözü edilen/bahsedilen) dinamiklerin tesir gücünü bulmak mümkün değildir.” (Dünyevileşme – Başkalaşma ve Kendimiz Olma)