'Ateşkes kararı İsrail’in lehine!'

Elbette ki bu dönemde şiddeti tamamıyla durduracağı beklentisine girmemiz için yeterli olmamakla birlikte hepimiz Lübnan’daki ateşkes haberiyle biraz daha rahat bir nefes aldık.

'Ateşkes kararı İsrail’in lehine!'

Bombalar düşer ve füzeler uçuşurken heyecandan tir tir titrediğimiz 34 günden sonra bütün zayıflıklarına rağmen Birleşmiş Milletler’in uluslararası çatışma durumlarında geniş çaplı bir şekilde vazgeçilemez roller üstlendiğini teslim etmemiz gerekir. Bu hadisede de İsrail’in BM’nin yetkisinden rahatsızlık duymasına ve Birleşik Devletler’in Irak’ta olduğu gibi, kendi dış politika öncelikleri açısından herhangi bir BM müdahalesini kabul etmekte gönülsüz davranmasına rağmen her iki ülke de İsrail’in Lübnan’a yönelik başlattığı savaş beklenmedik şekilde güçlü bir Hizbullah direnişi ile karşılaşarak tırmanmaya başlayınca BM’ye yönelmeye mecbur kaldılar. Yine de bu durum kesinlikle BM’nin savaşı engellemek ve saldırıya maruz kalan devletleri savunmak olarak belirlenmiş olan kuruluş amacını yerine getirdiği için kutlanacağı bir an değildir. Belki de bu 21. yüzyılın başlarında BM’den ne beklenmesi gerektiğini ortaya çıkaran bir hadisedir ki, sonuç Organizasyon’un ne başarılı ne de başarısız sayılamayacağı; fakat bu ikisinin arasında, yani karmaşık ve anlaşılmaz olduğudur. II. Dünya Savaşı’ndan sonra savaşın sona ermesiyle birlikte (Alman ve İtalyan faşizmi ile Japon militarizminin mağlubiyetinden dolayı) tatmin ve (ileride yapılacak büyük bir savaşın nükleer bir savaş olabileceği, böyle olmasa bile askeri teknolojinin savaşları sivil toplum için artan bir şekilde daha da yıkıcı hale getireceği konusundaki) endişeyle de karışık bir rahatlama haleti-ruhiyesi mevcuttu. Ümit verici bir tedbir, nefsi müdafaa durumu hariç, herhangi bir devlet tarafından güç kullanımına başvurulmasının kayıtsız şartsız yasaklanmasına dair bir sözleşmeyi esas alan Birleşmiş Milletler’in kuruluşuydu. Bu kurala ek olarak saldırıya maruz kalanların korunmasını amaçlayan ortak güvenlik mekanizması ile desteklenmesi gerektiği de öngörülmüştü; fakat BM Sözleşmesi’ne yazılmış olmakla birlikte bu vaat hiçbir zaman gerçekleştirilemedi. BM’nin kararı tamamen İsrail’e yarıyor... II. Dünya Savaşı’nın galip ülkeleri ile Çin BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri olarak kabul edildi ve herhangi bir kararı veto etme hakkı verildi. Burada amaç BM’nin bu hakim devletler ile uluslararası hukuka uyulmasını sağlamayı bekleyemeyeceğinin teslim edilmesiydi ve artan beklentilerin çok yüksek olmasına karşılık hukukun güce tabiyetinin BM’nin rolüyle sınırlı olduğunun kabul edilmesi tercih edilmişti. Fakat, 1945’te beklenmeyen ve şimdi yeniden BM’nin itibarına zarar veren şey, BM Sözleşmesi’ne dayanarak savaşa dair bütün temel sınırlamaları çiğnemek suretiyle Organizasyon’un jeopolitik bir enstrüman olarak hizmet edebileceğinin farkına varılmasıydı ki, İsrail’in Lübnan’a karşı savaşı bağlamında olan şey tam olarak da budur. BM Güvenlik Konseyi, İsrail’in 12 Temmuz’da Hizbullah’ın sınır tahrikini bahane olarak kullanarak az sayıdaki İsrail askeri personeli ile zaten savunmasız olan Lübnan’a karşı tam bir savaş başlatma kararı karşısında sessiz bir şekilde kalakaldı. İsrail’in Lübnan köyleri ile şehirlerine karşı acımasız bir şekilde sürdürdüğü hava saldırıları bir ay sürdü, bu esnada BM, Genel Sekreter Kofi Annan’ı bile açıkça dehşete düşürecek şekilde acil ve tam bir ateşkes çağrısı yapmayı bile reddetti. Ve bizzat bu karşılaştırma bile, BM Sözleşmesi ile Organizasyon’u kontrol eden üyesi olarak Birleşik Devletler’in siyasi öncelikleri arasında ciddi bir anlaşmazlık bulunduğunda BM Güvenlik Konseyi’nin harekete geçmesi açısından zaten düşük olan beklentilerin nasıl daha da düştüğünü göstermektedir. 2003’te Güvenlik Konseyi, Irak’ın kanunsuz bir şekilde işgalini onaylamayı reddederek karşı koyduğunda BM’yi konuyla ilgisiz ilan edenin ABD hükümetinin bizzat kendisi olduğu hatırlanmalıdır. Irak’la birlikte de, bir başka şeyden ziyade tecrübe, BM Güvenlik Konseyi ile ilgili düşen beklentilerin altını çizmiş oldu. Böylece, Irak’a karşı saldırıya yetki vermediği için alkış tutulmuştu; fakat Mart 2003’te işgal bir şekilde başlayınca BM Güvenlik Konseyi saldırıya sessiz kalmak suretiyle suç ortağı oldu ve daha sonra çok daha ileri giderek Amerikan güdümlü Irak işgalinin küçük ortağıymış gibi davranmaya devam etti. Vurgulanan husus şudur: BM kendi daimi üyelerinin sözleşmeyi ihlal etmelerini engelleyememektedir; fakat daha da kötüsü en güçlü üyesine destek olmak için bu tür ihlallerde işbirliği yapmaktadır. Bu durumda BM, ne yazık ki uluslararası hukuku uygulayan bir enstrüman olmaktan ziyade bir jeopolitik enstrüman haline gelmektedir. Bu gerileme, 1945’te BM’yi dizayn edenlere rehberlik eden vizyona ihanet etmektedir ki, bunun öncüleri arasında Amerikan diplomatları da bulunmaktaydı. Aynı şekilde, II. Dünya Savaşı’ndan sonra hayatta kalan Alman ve Japon liderlerin Nuremberg ve Tokyo mahkemelerinde saldırı savaşı başlattıkları için yargılanarak cezalandırıldıkları da hatırlanmalıdır. Savcılar mağlup olan ülkelerle ilgili olarak sanıklar hakkında hüküm vermek için uygulanan hukuk prensiplerinin gelecekte hakim koltuğunda oturmak yerine muzaffer güçlerin davranışlarını değerlendirmek için de uygulanabilir hale geleceğine söz vermişlerdi. Nuremberg’deki bu vaatlerin hükümetler tarafından unutulmasının üzerinden uzun zaman geçti; fakat bunlar hiçbir yerde kamuoyu ile vicdan sahibi vatandaşlar tarafından göz ardı edilmemelidir. Hiçbir şey, BM’nin düştüğü durumu BM Güvenlik Konseyi’nin 11 Ağustos’ta ittifakla onayladığı 1701 sayılı tarafgir ateşkes kararından daha iyi ortaya çıkaramaz. Bu karar, bazı açılardan sonu gelmeyen çatışmaların neticesini yansıtan bir uzlaşma olsa da hileli bir şekilde ayrıntılarının çoğunda bir sınır hadisesini yanlış bir şekilde tırmandıran ve savaş hukukunu alenen ihlal ederek sivil hedeflere karşı etkili savaş operasyonları gerçekleştiren ülkenin lehine hususlar içermektedir: 1701 sayılı karar çatışmayı başlattığı için Hizbullah’ı kınamaktadır; İsrail’in bütün Lübnan ülkesine yöneltilen bombalamaları ve topçu atışına yönelik herhangi bir eleştirel yorum yapmaktan kaçınmaktadır; Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına yönelik bir hükmü empoze ederken İsrail’in askeri kapasitesi veya politikaları hakkında herhangi bir sınırlama yer almamaktadır; barış gücünün sadece Lübnan topraklarına yerleştirilmesi istenmekte ve İsrail silahlı kuvvetlerinin çekilmesinin gerekliliği konusunda belirsizlik bulunmaktadır; İsrail’i Lübnan’daki işgal ettiği toprağın alanını ateşkesin başlamasından önce % 300 artırmasından dolayı kınamakta yetersiz kalmaktadır ve Hizbullah tarafından yapılacak “bütün” saldırıların yasaklanmasını isterken İsrail’den sadece “saldırı amaçlı askeri operasyonları” durdurması istenmekte, saldırının tanımı da Tel Aviv ile Washington’daki siyaset yapıcıların eline bırakılmaktadır. Bizler bu deneyimden Birleşmiş Milletler hakkında bazı önemli şeyler öğreniyoruz. İlki, şartlar ne olursa olsun Birleşik Devletler veya yakın müttefikleri tarafından başlatılan bir saldırı savaşına maruz kalan herhangi bir devleti koruma kapasitesine sahip değildir. Bu yetersizlik kınama tekliflerinde bile ortaya çıkmaktadır. İkincisi, BM Güvenlik Konseyi, bu tür saldırı savaşlarını fiilen desteklememekle birlikte, çatışma sonrası durumda saldırının etkilerini onaylamak için saldırganla işbirliği yapacaktır. Bu birleşim, fiilen Sözleşme’deki savunma amaçlı olmayan savaşlara dair olan yasağın sadece Birleşik Devletler’in düşmanlarına uygulanması anlamına gelir. Riayet edilen herhangi bir hukuki düzen eşitlere eşit muamelede bulunur. BM eşitlere eşitsiz bir şekilde muamelede bulunduğu için suçludur ve bu sürekli olarak onun kendi otoritesini baltalamaktadır. Orantısız güç kullanımına engel olmak için... Birleşik Devletler’le aynı çizgideki devletlerin davranışı açısından rahatsız edici bir başka unsur devlet dışı aktörlere karşı güç kullanmalarıdır. İsrail’in başta gelen bir örneğini teşkil ettiği bu gibi devletler, bir hukuk yorumcusu olan Ali Khan’ın tanımıyla “cezalandırıcı nefsi müdafaada” bulunmaktadırlar. Nefsi müdafaanın bir “önleyici silahlı saldırıyı” gerektirdiği iddiası, tek bir saldırı veya bir sınır çatışmasını şiddet içeren çok daha uzun süreli ve sert çatışmaların başlatılmasına zemin teşkil edecek şekilde anlaşılabileceği için BM Sözleşmesi’nin 51. maddesi bu seçeneği hassaten sınırlamaya çalışmıştır. Daha somut olarak, İsrail’in sürekli bir savaşı başlatmasına yol açan Gazze ve Lübnan sınırlarındaki hadiseler, İsrail’e hukuki açıdan kendini savunma hakkı vermemekle birlikte İsrail’in kendisini savunması için orantısız bir şekilde misillemede bulunmasına imkan tanımıştır. Bu ayrım, uluslararası gücün meşru kullanımlarının Sözleşme’de kavramsallaştırılması açısından son derece önemlidir. Cezalandırıcı nefsi müdafaa, Lübnan örneğinde Hizbullah ile devlet rolündeki İsrail’in mukabelesinde olduğu gibi devlet dışı aktör tarafından yol açılan şiddetle arasında büyük bir orantısızlık meydana getiren kasıtlı bir aşırı reaksiyon politikasını ifade eder. Devlet dışı aktörlerin provoke ettiği her şiddetin “nefsi müdafaa” bahanesiyle tam bir savaş başlatma hakkı iddiasına mesnet teşkil edecek şekilde değerlendirilmesine yol açacak olan bu tavır, aynı zamanda BM Sözleşmesi ile uluslararası hukuka da aykırılığı ifade eder. Devlet dışı düşmanlara yönelik bu cezalandırma yaklaşımı, misilleme gücünün orantısız bir şekilde kullanımını onaylayarak hem uluslararası hukukun hem de adil savaş geleneğinin temel bir prensibini tamamıyla geçersiz hale getirmektedir. Savaş/barış durumlarında Birleşmiş Milletler’den ne beklenmesi gerektiği konusundaki bu cesaret kırıcı yorum Organizasyon’un faydasız bir şey olarak reddine sevk etmemelidir. Lübnan’da olduğu gibi, jeopolitik hakemler çatışma sonrasında yaraların sarılmasında ve yeniden inşa döneminde yardımcı olmak için işaret verdiğinde adım atmak için BM’ye ihtiyacımız var. Bu rolün BM’nin kendi sözleşmesinde yer alan vizyonuna uygun olduğu veya uluslararası hukukun en temel prensiplerini desteklediği gibi bir yanılgı içinde de olmamalıyız. Bu durum nasıl daha iyi bir hale getirilebilir? Dikkat çekmeye değer gayret edilebilecek üç alan vardır: Belki de en önemlisi, belli başlı devletlerin savaşın özellikle de devlet dışı aktörler tarafından yöneltilen tehditler açısından bakıldığında hemen hemen her zaman kendi güvenlik çıkarlarını sağlamada en iş görmez vasıta olduğunu kabul etmeleridir. Bu bağlamda, tuhaf görünebilirse de BM Sözleşmesi ile ilgili olan güç kullanımı konusundaki sınırlamaları umursamayarak askeri üstünlüğe güvenmekten ziyade uluslararası hukuk tarafından belirlenen sınırlamalara bağlı kalmak ulusal çıkarlara daha fazla hizmet edebilir. Şunu da belirtelim ki, Birleşik Devletler, Vietnam Savaşı ile Irak Savaşı’nda bu gibi sınırlamaları göz ardı etmemiş olsaydı tarihindeki dış politika talihsizliklerinden kaçınması mümkün olabilirdi; özü itibarıyla savaşı gerçek anlamda bir meşru müdafaa şeklinde sınırlamak devlet hakimiyeti üzerinde deneyimli siyasi liderlerin üzerinde ittifak ettikleri pratik bir sınırlamadır. BM üyeleri açısından ikinci derecede önemli olan şey, Sözleşme’yi uygulama konusunda kendi yükümlülüklerini daha ciddi bir şekilde ele almalarıdır; bu ruhla Genel Kurul’a Güvenlik Konseyi’nin yetersiz kaldığı durumda harekete geçmesi için ilave sorumluluk getiren ve ‘Barış İçin Birlik Kararı’ adı verilen 337A sayılı karara dikkat çekilmesi uygun olabilir; 1950’deki bu karar soğuk savaş döneminde bir Sovyet vetosunu aşabilmek için taslak haline getirilmiş; fakat sömürgelerin bağımsızlığa kavuşmasının arifesinde, BM’nin ilk yıllarında olduğundan farklı olarak Batılı çıkarları daha az destekler hale geleceği öngörüsüyle Batı tarafından bunun kullanımı askıya alınmıştı. Mevcut şartlarda, barış ve güvenlikle ilgili BM Sözleşmesi ile uyumlu bir tarzda davranılmayan acil bir kriz olduğunda Güvenlik Konseyi’nin çabalarına ek olarak Genel Kurul da yeniden yetkilendirilmelidir. Aynı çizgiyi takip ederek, İsrail’in tırmandırdığı türden hadiseler ortaya çıktığında Uluslararası Adalet Divanı’na daha fazla müracaat edilerek hukuki rehberliğine istinat edilmelidir. Ve son olarak, BM içindeki jeopolitik seçkinlikle bağlı bu hayal kırıklıkları esas alındığında, fertlerin ve vatandaş organizasyonlarının uyanık davranmaları önemlidir. Haziran 2005’te İstanbul’da yapılan Irak’la ilgili Dünya Mahkemesi, Irak Savaşı ile başlatılması ve devam ettirilmesinden sorumlu olanlar hakkındaki “hukuki” hükmü vermiştir. Bu mahkeme BM’nin jeopolitik endişeleri nedeniyle yapamayacağı türden bir dava yürütmüştür. Politikalar ile etkilerini kapsamlı bir şekilde incelemeye tabi tutmuş ve tanınmış Hintli yazar ve eylemci Arundhati Roy’un başkanlık ettiği vicdan sahibi bir jüri tarafından kaleme alınan tavsiyelerin yer aldığı bir hüküm yayınlamıştır. Sivil toplum temsilcilerinin bu gibi bildirileri açıkçası Irak’taki savaşı durduramaz; fakat iki olumlu etki yapar: İlki, bunlar medya ile halka sürmekte olan tartışmalı bir savaşın uluslararası hukuk ve BM Sözleşmesi karşısındaki durumu hakkında kapsamlı bir analizi sunar. İkincisi de böyle yapmakla, BM de dahil, resmi kurumların dünya halklarının mutluluğunu korumadaki yetersizliklerini gösterirler. (*) Bu yazıyı Zaman için kaleme alan Prof. Falk, dünyaca ünlü uluslararası ilişkiler hocasıdır. Princeton Üniversitesi öğretim üyesi olan ve Filistin Raporu büyük yankı uyandıran Falk, değişik dillerde yayınlanmış çok sayıda kitap ve makalesiyle bilinmektedir.
<< Önceki Haber 'Ateşkes kararı İsrail’in lehine!' Sonraki Haber >>

Haber Etiketleri:
ÖNE ÇIKAN HABERLER