Gerçekte yokluk yoktur

Ölümler, tahripler ve yok oluşlarla çekip giden varlıklar
aslında gerçek anlamda yok olmayıp Allah’ın (cc) kudret dairesi olan bu
dünyadan O’nun ilim dairesine geçmekte ve böylece varlıkları baki olarak devam
etmektedir:
“Eşya, yokluğa ve hiçliğe gitmiyor; aksine, kudret
dairesinden ilim dairesine geçiyor.. görünen âlemden gayb âlemine gidiyor..
değişip duran fâni âlemden nur âlemine, ölümsüzlüğe yöneliyor.
Hakikat noktasında, eşyadaki güzellik ve kemâl Cenâb-ı
Hakk’ın isimlerine aittir, onların nakış ve cilveleridir. Madem o isimler bâki
ve cilveleri daimîdir, elbette nakışları yenilenir, tazelenir, güzelleşir. O
nakışlar hiçliğe ve yokluğa gitmiyor, belki yalnız itibarî olarak meydana
çıkmaları ve suretleri değişiyor. Güzelliğe medar, berekete ve kemâle mazhar
olan hakikatleri, mahiyetleri ve misalî hüviyetleri ise bâkidir.” (24. Mektup)
Eğer bu varlıklar cansız iseler bu dünyadaki vazifelerini
tamamlamışlar, yaratılışlarından beklenen meyveler elde edilmiş ve artık bunlar
ebedi bir mahiyet kazanmışlardır:
“Cansız varlıklardaki güzellik ve cemâl, doğrudan doğruya
Cenâb-ı Hakk’ın isimlerine aittir; şeref onlaradır, övgü onların namınadır,
güzellik onlarındır, muhabbet onlara gider, ayna hükmündeki varlıkların
değişmesi onlara bir zarar vermez.
Eğer o varlıklar canlı fakat akıl sahibi değilse, onların
yok olup gitmesi ve dünyadan ayrılması bir hiçlik ve yokluk değil; cismanî
varlıktan ve hayat vazifesinin sıkıntısından, gürültüsünden kurtulup
vazifeleriyle kazandıkları meyveleri bâki olan ruhlarına devretmektir. Onların
bâki ruhları da Cenâb-ı Hakk’ın birer ismine dayanarak var olmaya devam eder,
belki kendine lâyık bir saadete gider.”
Akıl sahibi canlılar içinse zaten bu dünyadaki yaşadıkları
şeyler onların olgunlaşarak kemale ermeleri içindir. Amaç, çok daha güzel ve
parlak olan ahiret alemlerine insanları hazırlamaktır. Ölümle çok zahmetli ve
kararsız olan bu alemden ebedi ve mükemmel olan bir aleme geçiş
gerçekleşmektedir:
“Eğer o canlılar akıl sahibi ise zaten dünyadan gitmeleri
ebedî saadete, maddi-manevî kemâl vasıflarının yeri olan bekâ âlemine ve o
Sâni-i Hakîm’in dünyadan daha güzel, daha nuranî olan berzah, misal ve ruhlar
âlemi gibi diğer mekânlarına, başka memleketlerine bir yolculuktur. Ölüm,
hiçlik, yokluk ve ayrılık değil, belki kemâlâta kavuşmaktır.
Kısacası: Madem Sâni-i Zülcelâl var ve bâkidir, sıfat ve
isimleri daimîdir, ebedîdir. Elbette o isimlerin cilveleri ve nakışları manevî
bir bekâ içinde yenilenir; dünyadan ayrılıkları tahrip, idam ve yokluk
değildir.” (24. Mektup)
Bu hakikati bu şekilde ders veren iman sayesinde insan
ölüm ve ayrılık gibi sıkıntılara, zorluklara karşı dayanabilecek bir güce
ulaşabilirken, bundan mahrum insanlar için ise bu sıkıntılar adeta dünyayı
onlar için bir cehenneme dönüştürmektedir:
“Mâlumdur ki, insan, insanlığı yönünden çoğu varlıkla
alâkalıdır. Onların saadetinden lezzet, yok olmasından da elem duyar.
Canlıların ve bilhassa insanların, hele sevdiği ve takdir ettiği kemâl
sahiplerinin elemleriyle daha fazla acı çeker ve saadetleriyle daha çok mutlu
olur. Hatta şefkatli bir anne gibi, kendi saadetini ve rahatını onların saadeti
için feda eder.
İşte her mümin, derecesine göre –Kur’an nuru ve iman
sırrıyla– bütün varlıkların saadeti ve bekâsıyla, hiçlikten kurtulmasıyla ve
Cenâb-ı Hakk’ın kıymetli birer mektubu olmasıyla saadet duyabilir ve dünya
kadar bir nur kazanabilir. Herkes derecesine göre bu nurdan istifade eder. Eğer
dalâlet ehli ise kendi elemiyle beraber bütün varlıkların kaybından,
fâniliğinden ve görünüşte yok olmasından; o varlıklar canlı ise elem
çekmelerinden üzüntü duyar. Yani küfrü, onun dünyasına hiçlik hissi doldurur,
başına boşaltır, o insan daha cehenneme gitmeden cehennemi yaşar.” (24. Mektup)
Allah’a imanla birlikte, kâinattaki her şey bir değer ve
anlam kazanmakta ve her şey birbiriyle bağlanarak bir bütün haline gelmektedir.
Artık bu noktada gerçek anlamda bir yokluktan söz edilemez. Bu nurlu hayatı bir
an için bile olsun yaşayanlar için ebediyet söz konusudur. Ama bu hakikati yaşamayanlar için ise her şey
değerini kaybederek bir yokluğa ve karanlığa bürünmektedir. Zamanın sahibinin
ifadelerinde bu mesele ne kadar da güzel anlatılmaktadır:
“Madem Cenâb-ı Hak var, her şey var. Madem Cenâb-ı
Vâcibü’l-Vücûd’a bağlanmak var, o halde her şey için bütün eşya var. Çünkü
Vâcibü’l-Vücûd’a nispet edilen her varlık, birlik sırrıyla, bütün varlıklarla
bir irtibat kazanır. Demek, Vâcibü’l-Vücûd’a bağını bilen veya bağı bilinen her
varlık, birlik sırrıyla, O’na ait bütün varlıklarla münasebet içinde olur. Her
bir şey, o bağ noktasında sonsuz varlık nuruna erişebilir. Ayrılıklar,
yokluklar o noktada yoktur. Sadece bir an yaşamak, hadsiz varlık nuruna vesiledir.
Eğer o bağ olmazsa ve bilinmezse, bir varlık sayısız
ayrılığa, yokluklara, hiçliklere maruz kalır. Çünkü şu halde, alâkadar
olabileceği her bir şeyden ayrılmış ve onlar için yokluğa gitmiştir. Demek,
kendi varlığına sonsuz yokluk ve ayrılıklar yüklenir. O bağ olmadan bir milyon
sene var kalsa da bu, o bağ ile bir an yaşamak kadar olamaz.
Bunun için hakikat ehli zâtlar demiştir ki: “Bir ân-ı
seyyâle vücûd-u münevver, milyon sene vücûd-u ebtere müreccahtır.” Yani Vücûd-u
Vâcib’e nispet edilen bir anlık varlık, O’na nispet edilmeden milyonlarca sene
var olmaktan üstündür. Hem bu sırdandır ki, hakikati araştırıp delilleriyle
bilen zâtlar şöyle demiş: “Varlık nuru, Vâcibü’l-Vücûd’u tanımakla elde
edilir.” Yani, o halde kâinat varlık nuru içinde, meleklerle, ruhanilerle ve
şuur sahipleriyle dolu görünür. Eğer o nur olmasa hiçlik karanlıkları, ayrılık
ve yokluk elemleri her bir varlığı kuşatır. Dünya, Cenâb-ı Hakk’ı tanımayan
insana, korku ve yalnızlık hissedilen boş ve ıssız bir yer gibi görünür.
Evet, nasıl ki bir ağacın her meyvesinin, o ağaçtaki bütün
meyvelerle birer bağı vardır. Ve o bağla birer kardeşi, arkadaşı mevcut
olduğundan, onlar sayısınca dolaylı varlığı bulunur. Ne vakit o meyve ağaçtan
koparılsa her bir meyveden ayrılmış ve her biri için yokluğa gitmiş gibi olur.
Her bir meyve onun için yok hükmüne geçer. Dışında bir hiçlik karanlığı onu
kuşatır. Aynen öyle de, Ehad ve Samed Zât’ın kudretiyle olan bağı noktasında,
her varlık için bütün eşya vardır. Eğer o bağ olmazsa her şey, kendi dışında
eşya sayısınca yokluklara maruz kalır.
İşte şu işaretten, iman nurlarının büyüklüğüne bak ve
dalâletin dehşetli karanlıklarını gör. Demek iman, burada anlatılan asıl yüce
hakikatin unvanıdır, insan ondan iman vasıtasıyla istifade edebilir. Nasıl ki
kör, sağır, dilsiz, akılsız bir adam için her şey yok hükmündedir; aynen öyle
de, imansız insan için her şey yok hükmündedir, karanlıklar içindedir.”
Hazreti Bediüzzaman “dünyanın ve eşyanın üç yüzü var”
diyerek konuyu şöylece özetlemişlerdir:
“Birinci Yüzü: Cenâb-ı Hakk’ın isimlerine bakar, onların
aynasıdır. Bu yüzde yokluk, ayrılık ve hiçlik değil; tazelenme ve yenilenme
var.
İkinci Yüzü: Ahirete, bekâ âlemine bakar, onun tarlası
hükmündedir. Bu yüzde, bâki neticeler ve meyveler yetiştirmek var; dünyanın bu
yüzü bekâya hizmet eder, fâni şeyleri bâki hale getirir. Bunda da ölüm ve
yokluk değil, hayat ve bekâ cilveleri bulunur.
Üçüncü Yüzü: Fânilere, yani bize bakar; fânilerin ve
nefsinin geçici arzularına uyanların sevgilisi, şuur sahipleri için bir ticaret
yeri ve vazifelilerin imtihan meydanıdır. İşte dünyanın bu üçüncü yüzündeki
fânilik, yokluk, ölüm ve hiçliğin acılarına ve yaralarına merhem olarak
içyüzünde bekâ ve hayat cilveleri var.
Sözün Özü: Şu akıp giden, dönüp duran mahlûklar,
Vâcibü’l-Vücûd’un icat ve varlık nurlarını tazelemek için hareket eden aynalar
ve değişen mazharlardır.” (24. Mektup)
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

PROF. DR. OSMAN ŞAHİN

SAFVET SENİH

ABDULLAH AYMAZ

NUMAN YILMAZ YİĞİT













