Hayalimiz var mı?

Okuma Süresi 9 dkYayınlanma Pazar, Ağustos 9 2026
Paylaş
X Post

Yaşadığımız yerlerde veya beraber olduğumuz toplumda mesafe kat edebilmek ve hizmet edebilmek için entegrasyon yetmez, hayallerimiz de olmalıdır. Kendimizle, ailemizle ve içinde bulunduğumuz toplumda kurduğunuz hayaliniz kadar ileri gidebiliriz, bir fazlası değil. Hayal kurmasını bilmeyenler bir gelecek kuramazlar.


Hayal etmek yol yürüyenlerin azığıdır. Hayali olanlarla yola çıkılır. Yola çıkanların en büyük hatası hayali olmayanları arkadaş olarak seçmiş olmalarıdır. Zaten bir insan hayali nispetinde yol yürür. Hayali bitenlerin yolu da biter.


Hayallerini gerçekleştirmenin derdiyle kıvrananlar yorulmazlar, kesilmezler, bıkmaz ve usanmazlar. Aynen “Mehlika Sultan'a” âşık yedi gençte olduğu gibi ölümüne hayallerinin peşinde koşarlar:


“Mehlika Sultan'a âşık yedi genç


Gece şehrin kapısından çıktı:


Mehlika Sultan'a âşık yedi genç


Kara sevdalı birer âşıktı.


Bir hayâlet gibi dünya güzeli


Girdiğinden beri rü'yâlarına;


Hepsi meshûr, o muammâ güzeli


Gittiler görmeye Kaf dağlarına.


Bu emel gurbetinin yoktur ucu;


Daimâ yollar uzar, kalp üzülür:


Ömrü oldukça yürür her yolcu,


Varmadan menzile bir yerde ölür.” (Yahya Kemal)


Gerçi Yahya Kemal gibi Jön Türklerin hayali Batı'ya gitmek, Batılılaşmaktı. Nitekim bu yolda nice canlar feda ettiler. Ve bu hayallerinde muvaffak da oldular. Çünkü Batı'yı temsil eden Mehlika Sultan bu gençleri kendine esir etti.


Aslında tabiat, eşya, varlık eninde sonunda hayali ve rüyası olanlara teslim olur, boyun eğer. Osman Gazi, Şeyh Edebali'nin evinde rüyasında göğsünden çıkarak büyüyen bir çınar ağacı gördü. Dalları neredeyse bütün dünyayı tutmuştu. Osman Gazi imparatorluğu kurmadan hayalini kurmuştu.


Çadırda göçebe bir hayat yaşayan Göktürklerin lideri Bilge Kağan gökyüzünde doğudan batıya doğru ilerleyen sayısız oklar gördü. Göçebe bir milletin lideri olan Kağan'ın hayaline göre bir rüyaydı.


Bir insanın abid, zahit hatta hafız olması, Risale-i Nur'ları sıkıp suyunu çıkarması başka bir şeydir; hedefi, rüyası, hülyası ve sevdası olması başka bir şeydir. Bir eğitim yuvası, ilk evvel körpe dimağlara ideal ve sevda kazandırmalıdır. 1966 yılında daha genç yaşında Hocaefendi, Bozyaka Yurdu'nun yapılacağı araziyle alakalı gördüğü bir rüya üzerine “Ak Yol” şiirini yazdı. Önce yurtlar, daha sonra koleje dönüşmesi sebebiyle bütün okullar bu rahim-i maderden doğdu ve dünyanın dört bir yanına dal budak saldı.


“Gördüm nûrlu geleceği rüyâmda bir gece,


Işıklar yağıyordu her tarafa sessizce...


Âhenkle işleyen bir saat gibiydi işler;


Bir bir silinip gitmişti asırlık teşvişler.”


Kuracak hayal bittiğinde mükemmel olsanız da siz de bitersiniz. Rüyaları olmayanların geleceği de olmaz. Bu bakımdan işlerin tıkır tıkır işlemesi yetmez, hayallerin de işlemesi gerekir. Gün Sazak'ın "Ben Adnan Menderes" kitabında anlattığına göre Adnan Menderes, kürsüde CHP'lilere şöyle seslenir:


"CHP kötü bir parti değildir. Bu devleti kuran partidir fakat CHP'nin bu vatana, bu millete, bu topraklara artık vereceği bir hayali kalmadı."


Üstadımızın da bir rüyası, hülyası vardı. Yirmi beş milyon vatan evladını "sahil-i selamette görürsem gönlüm gül gülistan" olur diyordu. İstikbalde bütün Anadolu sathını kaplayacak bir nur gördü. Siyaset sahasında zuhur edeceğini sandığı bu nur, daha sonra Risale-i Nur hizmetleri olarak tecelli etti ve Anadolu sathını aydınlattı.


Bir keresinde de rüyasında Ararat denilen Ağrı Dağı'nın infilak ettiğini gördü. Dağın infilakından dehşet alan yanındaki annesini teselli etti. Bu rüyadan Kur'an'ın hamiliğini yapan Osmanlı'nın parçalanacağını, Kur'an'ın kendi kendini savunacağını ve bu işin görevinin de kendine verileceğini anladı.


Rüya görmek demek... Zaten peygamberliğin ilk cüzleri rüyadır. Bu aslında bize çok şey anlatır.


Rüyalarla gelen vahiyler sebebiyle başlayan peygamberlik misyon itibarıyla mükemmel hâle gelince Peygamberimizin (sav) vazifesi de sona erdi. "Size artık nimetimi tamamladım" ayetindeki bu inceliği sezen Hz. Ebu Bekir derinden derine ağlamaya başladı.


Şimdi özellikle son on seneden beri Hizmet Hareketi'nin mensupları olarak canımız gibi sevdiğimiz vatanımızı terk etmek zorunda kaldık ve hicret ettiğimiz diyarlara ulaştık, geldik. Hatta yerleştik. Yeni bir hayata erdik. Farklı bir hayata tutunduk.


Fakat bu yeni hicret ettiğimiz topraklarla alakalı ahlak, fazilet, moral değerleri ve dinimiz adına mesafe kat edebilmek için ilk önce hayallerimizin ve rüyalarımızın olması gerekir. Ortalıkta dolaşan hayali ölmüş, ruhsuz insanlar görüyorum. Maalesef tecrübe, bilgi, Risale müktesebatı bu hayal boşluğunu doldurmuyor.


Neden yok?


Yaşadığımız topraklarla alakalı "neden rüyalarımız yok"un çok farklı cevapları olabilir fakat en büyük sebebi aklımızın gerilere takılı kalmasıdır. Tarık bin Ziyad'ın Endülüs'e savaşmak için ulaşan ordusunun geriye dönüş şansını ortadan kaldırmak için gemileri yaktırması basit bir metafor değildir.


Yarın terk ettiğin vatanına dönecek olsan bile elindeki fidanı bu topraklara dikme hayrından kendini mahrum etmemelisin. Demiyor mu Peygamberimiz: "Yarın kıyametin kopacağını dahi bilseniz elinizdeki fidanı toprağa dikiniz." (Buharî, el-Edebü'l-Müfred, s. 168)


Bugün bizden önce gelmiş kimselerin bu topraklara diktiği ağaçların gölgesinde rahata erdik. Biz de elimizdeki fidanları hicret ettiğimiz topraklara dikelim ki bizden sonra gelen yolcular gölgesiz kalmasınlar, "Bu gölgelikleri oluşturanlara rahmet" desinler.


Bizim ortak derdimiz, müşterek hülyamız Nam-ı Celil-i Muhammedî'yi gönüllere sevdirmek olmalıdır. Rüyalar bu meyanda görülüyorsa azizdir, hayallerimizi insanlığın Allah'la buluşturulması süslüyorsa mübecceldir.