Kadın ve erkek aynı olmayan eşit yarımlardır

⏱ Okuma Süresi 13 dk•Yayınlanma Cuma, Eylül 25 2026
Paylaş
X Post
Kadın ve erkek aynı olmayan eşit yarımlardır

İslâm kadın ve erkeği yaratılışlarına en uygun şekilde konumlandırmış ve onların ve toplumun faydasını en yüksek seviyeye çıkaracak şekilde haklarını teslim etmiştir. Kadın ve erkek her ikisini de yaratıcıya muhatap olabilecek en yüce varlıklar olarak kabul etmiş ve onların saygınlığını ve izzetini koruyacak şekilde düzenlemeler getirmiştir.

İslâm geldiği yedinci asırdan itibaren kadın ve erkeği birbirlerini tamamlayan iki parça olarak görmüştür. Birini diğerinden üstün tutmamış bunun yerine yaratılışlarına uygun olarak sorumluluklarını, görevlerini ve bunlara bağlı olarak da konumlarını belirlemiştir. 

İslâm’da diğer dinlerde ve toplumlarda görülen erkeği kadından üstün gören yaklaşımlar veya kadınların dışlanması, hakir görülmesi ve birtakım olumsuzlukların nedeni görme gibi anlayışlar asla kabul edilmezler. İslâm kadını ilk günahın ve insanlığın Cennetten sürülmesinin nedeni olarak görmez ve bu işte hem kadına hem erkeğe birlikte sorumluluk yüklemektedir: 

“Bir kere, İslam bazı muharref (aslı değiştirilmiş) dinlerde ve din görünümlü batıl inançlarda olduğu gibi, kadını şeytanın ürünü veya kötülüklerin tohumu olarak görmez. Erkeği kadının egemen bir efendisi saymadığı gibi, kadını da, erkeğin hakimiyetine teslim olmaktan başka çaresi bulunmayan zavallı bir mahluk olarak kabul etmez. Bir zamanlar Batıyı kasıp kavuran kadının ruh sahibi olup olmadığı meselesi hiçbir zaman Müslümanlar arasında tartışılmamıştır. İslam, insanın işlediği “ilk günah”tan ve beşerin Cennetten çıkarılmasından da kadını sorumlu tutmamıştır. 

Cenâb-ı Allah, ilahî kelamında Hazreti Adem ile Hazreti Havva’yı beraber konuşturmuş; Şeytanın ikisine birden vesvese verdiğini, o ilk sürçmeyi beraberce yaşadıklarını, hatta sürçmede önceliğin Hazreti Adem’e ait olduğunu ve sonra yine ikisinin birden tevbe ve istiğfarla Allah’a yöneldiklerini anlatmıştır. Dolayısıyla İslam, “ilk günah” gibi bir vebali asla kadına yüklememiş, böyle bir zelle (kayma) yüzünden onu kınamamış ve kadını, insanlığı Cennet’ten yere indiren günahkâr bir varlık saymamıştır.” (M.F.Gulen-Alan Mahkumu ve Hak Mahrumu Kadınlar)  

Yukarıda ifade edilen çarpık anlayışlara örnek olarak, kadının erkeği baştan çıkmasından sorumlu tutulması ve toplumdaki birtakım kötülüklerin kaynağı olarak görülmesi verilebilir. Yanlış bir yaklaşımla İslâm’da da kadın ve erkeğin birbirleriyle imtihan olmaları, denenmeleriyle ile ilgili bazı dua ve söylemlerden bu çarpık anlayışın var olduğunu ileri sürenler olmuşsa da bu tamamen bilgi eksikliği ve yanlış yorumlardan kaynaklanmaktadır. Kadın erkek bir imtihan sebebi olduğu gibi erkek de kadın için bir imtihan sebebidir:

“İstidradî (asıl konunun dışında) olarak şunu da ifade etmeliyim: İnsan, mal-mülk, makam-mansıp, evlad ü iyal ile sürekli denenip sınandığı gibi kadınla da imtihan olabilir. Zaten, bir imtihan unsuru olması açısından kadına “fitne” de denilmiştir. Bir kısım müminlerin sabah akşam dualarında “Allahümme ecirnâ min şerri’n-nisâ, Allahümme ecirnâ min belai’n-nisâ, Allahümme ecirnâ min fitneti’n-nisâ” demeleri; yani, “Allahım, erkekliğin altında kalıp kadınla imtihanı kaybederek bir kötülük işlemekten bizi koru; Allahım, şehvetin arkasında sürüklenip bir felakete uğramaktan bizi muhafaza et; Allahım bir kadının cazibesine kapılıp doğru yoldan sapmaktan bizi halâs eyle!” diyerek Allah Teâlâ’ya iltica etmeleri kadının potansiyel bir iptila (imtihan) vesilesi olmasındandır. 

Güzeller Güzeli Yaratıcı, kadına cemalinden bir parıltı vermiş ve onu tenasübü (orantılılığı, uygunluğu), güzelliği, edâsı ve endâmıyla erkeğin gönlüne çok câzip gelebilecek bir hilkatte yaratmıştır. Bazıları, o câzibe karşısında iradelerinin hakkını vermekte zorlanabilirler; kadını bir imtihan vesilesi görür ve onun karşısında iradesiz davranmamak için de sabah akşam ellerini açıp -arz ettiğim gibi- Allah’ın hıfz u himayesine sığınırlar. 

Yoksa, müminler, kadının şer, bela ve fitne olarak yaratıldığını asla düşünmez ve kadın fitnesinden korunma dualarını o bâtıl inanca bağlamazlar. Bu açıdan, aslında erkek de kadın için bir imtihan aracıdır ve kadın da erkek sebebiyle başına gelebilecek şerden, beladan ve fitneden sürekli Hazret-i Hafîz’e sığınmalıdır. Hatta, o da –dilerse– dualarında “Allahümme ecirnâ min şerri’r-ricâl, Allahümme ecirnâ min belâi’r-ricâl, Allahümme ecirnâ min fitneti’r-ricâl” diyebilir. Evet, erkek-kadın münasebetleri çerçevesinde her ikisi de birbiriyle imtihan olmaktadır ve her biri diğeri için bir imtihan unsuru, bir bela sebebi ve bir fitne vasıtasıdır.

Aldatan Havva imajı ve ilk günahın vebalinin kadına yüklenmesi, Batılı toplumlarda, asırlar boyu kadın hakkında çok olumsuz yorumlara sebebiyet vermiştir. Bu çarpık anlayıştan dolayı, kadın güvenilmez, doğrudan muhatap kabul edilmez, ikinci sınıf bir varlık konumuna itilmiş; âdet hali, hamilelik ve çocuk doğurma, onun ebedî suçuna bir ceza olarak telâkki edilmiştir. 

Oysa, İslam’ın kadına bakışı, erkeğe bakışından hiç farklı değildir. Kur’an’ın ifade ettiği yaratılış keyfiyeti, önce Hazreti Adem’in daha sonra da ondan, onun mayasından eşinin yaratılması şeklindedir. Kur’an’ın tasviri, kadın-erkek ayrımı yapılmadan her ikisinin de insan olduğunu hatırlatmaya ve bu iki varlığın birbirini tamamlayıcı önemli birer fenomen olduklarını nazara vermeye matuftur. İslam’a göre, kadın ve erkek arasında bir kısım farklılıklar bulunsa da, bunlar pek çok maslahat (fayda) için planlanmış özel bir dizaynın neticesidir; fakat, aralarında ontolojik bir farklılık kat’iyen söz konusu değildir.” (M.F.Gulen-Alan Mahkumu ve Hak Mahrumu Kadınlar)  

İslâm kadın ve erkeği bir bütünü meydana getiren ve birbirlerine muhtaç iki parça, adeta iki ruh bir ceset olarak görür. İnsanlığa ait mananın ortaya çıkması, en güzel surette yaratılan bu varlıktan beklenen hedefe ulaşılabilmesi ancak kadın ve erkek her ikisinin varlık ve uyumuyla mümkün olmaktadır: 

“Allah kadını başka değil, erkeğe eş olarak yaratmıştır; bu itibarla, o onsuz olamaz, o da onsuz olamaz. Alvar İmamı’nın ifadesiyle, Hazreti Adem Cennet’te de bulunsa Havva’sız olduğu dönemlerde hicran içinde yaşamıştır; şayet başta Havva yaratılsaydı, bu defa da o, Adem’sizliğin hicranını yaşayacaktı. Çünkü, hilkat itibarıyla, Adem Havva’sız, Havva da Adem’siz olamazdı. Onlar, iki ceset, bir ruh gibiydiler ve bir hakikatin ayrı ayrı iki yüzünü temsil ediyorlardı. Allah Teâlâ, kadını, elektrona nisbeten protonu, pozitif kutuba nispeten negatif kutbu, erkek tohuma nisbeten dişi tohumu yarattığı gibi yaratmış ve bu çiftlerden bir vahdet meydana getirdiği misillü (örneğindeki gibi), kadın ve erkeğin de eşler oluşturmasını murat buyurmuştu.

Evet, nasıl ki, pozitif negatife, elektron protona, gece gündüze, yaz kışa, yeryüzü gökyüzüne muhtaçtır; aynı şekilde erkek kadına, kadın da erkeğe muhtaç olarak halk edilmiştir (yaratılmştır). “Zen merde, civan pîre, keman da tîrine muhtaç / Ezcâ-i cihan cümleten birbirine muhtaç.” sözü bu hakikati ne güzel ifade etmektedir!.. Nitekim, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem) bu gerçeği şöyle dile getirmiştir: “İnnema’n-nisâ şekâikur’r-ricâl – Kadınlar erkeklerin yarısıdır.” Hadiste, cemi’ (çoğul) olarak “şekâik” şeklinde yer alan “şakîk” kelimesi, tam ortadan ikiye bölünen bir bütünün parçası demektir. Yani, bir bütünü meydana getiren iki parçadan her biri, diğerinin şakîkidir.

Bu itibarla, insan olma yönüyle kadın ve erkek eşit yarımlardır; fakat, hiçbir zaman biri diğerinin aynı değildir. Bunların fıtratlarında, fizikî donanımlarında, ruh dünyalarında ve psikolojik yapılarında bir kısım farklılıklar mevcuttur; ama ne erkek kadının biyolojik olarak daha olgunlaşmış bir şeklidir, ne de kadın erkeğin az gelişmiş bir tipidir. İkisi de müstakil (bağımsız) birer insandır ve bunlar birbirine muhtaçtır.

Bu müstakim (doğru / dengeli) anlayışa uygun olarak, Devr-i Risalet Penâhî’de (Allah Rasülû zamanında), kadın hak ettiği yüksek mevkiye (makama / dereceye) yükseltilmiş, ona tabiatına (yaratılışına) uygun işler tevdi edilmiş (verilmiş) ve onun toplum içindeki hayatî konumu yeniden ortaya çıkartılmıştır. Hem de bu büyük inkılap, dünyanın vahşet içinde yüzdüğü ve kadının insan olup olmadığının, ruhu bulunup bulunmadığının tartışıldığı karanlık bir dönemde yapılmıştır.” (M.F.Gulen-Alan Mahkumu ve Hak Mahrumu Kadınlar)