Kahrını evvel sonra lütfunu bildirir

⏱ Okuma Süresi 6 dk•Yayınlanma Çarşamba, Kasım 4 2026
Paylaş
X Post
Kahrını evvel sonra lütfunu bildirir


​Emrullah Demirkaya bir hattat idi ve Kastamonu’da Üstad Hazretlerini ziyaret etmişti. Sohbet esnasında Üstad’a hattat olduğunu söyleyince, bu güzel mesleği nerede ve ne zaman öğrendiğini sordu. O da anlatınca, “Mâşâallah, mâşâallah!” diyerek iltifatlar etti ve kendisine bir levha yazmasını söyledi.

​Daha sonra Emrullah Demirkaya şu mısraları bir levha yapıp Üstad’a götürmüş:

​“Ağlatırsa, gam yeme bendesini Cebbar-ı Hakîm

Lütfuna mazhar düşüp nâgâh bir gün güldürür,

Bu meseldir ‘Tu’refü’l-eşyâü min ezdâdihâ

Pes onun için, kahrın evvel, sonra lütfun bildirir.”


​Bu levhayı ellerine alarak okuyan Üstad Bediüzzaman tebessüm ederek: “Fe sübhânallah kardeşim, sen benim aynen tarihçe-i hayatımı bir rübâî (dörtlük) ile ifade etmişsin. Ben artık, senin bu yâdigârını koynumda taşıyacağım” diyerek Hattat Emrullah Efendiye iltifatlar ve dualar etmişti.

​Üstad Hazretleri Lemaat isimli eserinde diyor ki: “Bir hak bilkuvve (potansiyel halde) kalmış, yahut kuvvetsiz kalmış. Ya mahluttur (içine başka şeyler karışmış) hem mağşuş (yanıltıcı ve değersiz şeyler karışmış)…” potansiyeli geliştirmek, kuvvetsizin kuvvetini artırmak hasların içine karışan hamları ve kalpazanların gerçek paraların içine soktuğu kalp paraları ayırmak için muvakkaten bâtıl bunlar üzerine musallat edilir… Tâ ki, taştan topraktan altın külçesini ayırmak için ateşin musallat edildiği gibi HALK KÜLÇESİ böylece ortaya çıksın…

​Şimdi düşünelim, 90 cilt kitabı ezberlemiş, her gün bu bilgileri tekrarlayıp geliştirerek fevkalade bir kesbî ilme sahip Üstad Hazretlerine Cenab-ı Hakkın vehbî ilim olarak lütfettikleriyle dünyayı aydınlatacak bir potansiyel hâlinde olmasına rağmen Ankara’daki olumsuzluklara şâhit olduktan sonra siyasetle hiçbir şey olmaz diyerek Van’a dönen Üstad, oradan da birkaç talebesiyle Erek Dağına inzivaya çekilmiştir. Orada çok derin meseleler Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerin hârika izahları yapılmaktadır ama bir not tutan bile yoktur. Eğer Üstad Hazretleri 1924’den vefat tarihine (1960) kadar orada kalsaydı dünyayı aydınlatacak o potansiyelden hiçbir şey kalmayacaktı. Ama batılın musallat edilmesiyle bir Ramazan günü oruçlu ağzıyla karda-kışta tâ oradan Erzurum’un Korucuk köyüne kadar yayan olarak getirildi. Kahır dolu bu yolculukta ayağındaki çarıklar delindi ve su almaya başladı. Korucuklu Hacı Münir Efendi misafir etti. Sağlam bir ayakkabı karşılığında o delik ayakkabıları alıp evlerinin duvarına bir hatıra gibi astı. Hocaefendi, çocukluğunda duvarda onları çoğu zaman gördüğünü söyledi. Babası Ramiz Efendi 19-20 yaşlarındaydı, o da Üstad’ı görmüştü…

​Oradan Erzurum’a, oradan Trabzon, İstanbul, İzmir ve Antalya yoluyla Burdur’a getirildi. Bir caminin köşesi gösterilip, “Burada kalacaksın ve her gün karakola gidip, ‘Ben buradayım’ diye isbat-ı vücut edeceksin.” dediler. Bu bir zulüm ve kahırdı, ama işte orada kaldığı kısa sürede bile NUR’UN İLK KAPISI’nı yazdı, elimizde… Oradan Isparta’ya, oradan da Barla’ya sürüldü. Ama işte asıl ana kitaplar orada telif edildi… Sözler, Mektubat, Lem’a’lar… Şamlı Hafız Tevfikler, Sıddık Süleymanlar, Santral Sıddık Sabriler, Hafız Aliler, Muhacir Hacı Hafız Ahmedler, Hüsrev Altınbaşaklar, Mustafa Hulusiler, Büyük Ruhlu Küçük Aliler v.s. v.s. ler işte burada yetişti. Isparta kahramanları denilen bu yiğitler imkanları nisbetinde inkâr dünyasına meydan okuyarak canları pahasına bu nurlara peyrev oldular…

​Eğer Üstad Hazretleri dörtlükte anlatıldığı gibi celâl tecellisi ile o zulüm ambalajlı haksızlıklara maruz kalmasaydı, senelerce Erek dağında kalsaydı, Anadolu’nun gülen yüzünü aksettiren bu güzellikler, bu lütuflar meydana gelmeyecekti.