Kundaktaki çocuk gibi masumdur

⏱ Okuma Süresi 8 dk•Yayınlanma Perşembe, Ekim 15 2026
Paylaş
X Post
Kundaktaki çocuk gibi masumdur


Üstad Hazretlerini, Bir Ramazan ayında, kışta, karda Erek Dağından sevk ederlerken görevlilerden biri de, Çaykaralı Mustafa Ağralı’dır. Diyor ki: “Bölük Komutanı bana, ‘Bu akşam Hoca Efendiyle kalacaksın.’ dedi. Ben daha hâlâ Onun kim olduğunu bilmiyordum. Ben dedim ki: ‘Bir tek kişi, ben nasıl bekleyebilirim.’ Komutan da: ‘Usulen sen gideceksin oraya, bir şey olmaz. O ZÂT, KUNDAKTAKİ  ÇOCUK  GİBİ MASUMDUR.’ dedi. (…)  Haline, tavrına bakıyordum. Temizliğe, traşına, ibadetine çok dikkat ediyordu. Komutan Salim Bey de kendisine çok hürmet ediyordu. Fakat fazla da ilgilenemiyordu, korkuyordu.” 

Üstad ile yolculuğumuz İzmir’e kadar devam etti. Başında bir sarık vardı. Sarığını alırlar, hakaret ederler diye düşünüyordum. İzmir’de Mezarlıkbaşı semtinde bir otelde, zannediyorum Abdülkadir Paşa Otelinde (Bu oteli daha sonra merhum Şerafettin Kocaman ağabeyimizin kayınpederi satın almıştı. E. Abdurrahman)  iki gece kaldık. Sonra bizi,  Manisa’nın Muradiye kazasına verdiler. Bediüzzaman’ı Burdur’a götürdüler.”

Van Milletvekillerinden 1900 doğumlu Kinyas Kartal 1977’de o olayı şöyle anlatıyordu: “Yolculuğumuz esnasında, akşamları çeşitli yerlerde konaklıyorduk. Bediüzzaman geceleri yalnız başına bir odada kalmak istiyordu. Müfreze komutanına, beni yalnız bir odaya bırakın geceleri kimseyi rahatsız etmek istemiyorum demişti. Yüzbaşı Abdülkadir Bey, bu arzusuna uyarak kendisine ayrı bir oda temin etmeye başladı. Seyahatimiz  esnasında şahit olduğum bir hadiseyi, size bütün samimiyetimle nakledeyim: Bir askeri kendisinin yanında vazifelendirmişlerdi. Asker bir gün yüzbaşısına gelerek şöyle dedi: ‘Ben bu zâtın kapısında bekliyorum. Bundan sonra bekleyemem çünkü kapısını ben kilitliyorum, kapı açılıyor. Namaza kalkıyor. Kendisiyle birlikte binlerce adam namaz kılıyorlar, KORKARIM  HOCA  UÇA!..’  Yüzbaşı da askere  şöyle dedi: ‘Oğlum, HOCA  UÇARSA, sen de eteğine yapış, nereye giderse, birlikte gidersin.’

“Galiba Ramazan’dı… Kafilede hiç kimse (seferiyiz diye) orucunu tutmuyordu. Müftü Efendiler dâhil. Tabii Hoca tutuyordu. Kızakları çeken öküzlerin, bir ara ayaklarının taşa takılıp kanamasıyla Bediüzzaman: ‘Beyler, inelim, öküz efendinin ayağı kanıyor’ deyince, ben ‘Hocam biz para verdik bunların sahiplerine…’ demiştim. O zaman Üstad: ‘Oğlum, onlar bu hayvanların sahibi değil, ancak mutasarrıfıdırlar’ cevabını vermişti.”   

Şark aşiret beylerinden Kör Hüseyin Paşa’nın oğlu olup 1911’de  Van’da Adilcevaz ilçesinde dünyaya gelmiş olan Haydar Süphandağlı, bu zâlim ve gaddar sevkiyat için gördüklerini şöyle anlatıyor:

“Üstad ile Van Müftüsü Şeyh Masum Efendiyi beraberce kelepçelemişlerdi. Üstad hiç üzgün değildi. Gayet rahat ve müsterihti. Yola çıkmazdan önce bana dedi ki: ‘Babana selam söyle, bu bize yapılan muamelenin sevabını istemesin. Sabretsin, inşallah Sahabe-i Kiramın sevabını alır. –Ben beydim, ağaydım’ demesin. Çalışsın; ırgatlık etsin, amelelik etsin, ekmeğini çıkartsın, kimseye muhtaç olmasın.’

“Van’dan çıkartılan kafilenin uzunluğu, belki bir kilometreyi bulmuştu. Van Müftüsü Şeyh Masum Efendinin kelepçeden elleri sıkışmış, kan oturmuştu bileklerine. Sıkışan elini biraz gevşetmek istedi.  Bu ricasını jandarmalara söyledi. Bediüzzaman ise, sanki başka bir âlemde gibi hiç aldırdığı yoktu. Masum Efendinin bu masumane ricası BİR DİPÇİK  DARBESİYLE  cevabını insafsızca vurulan dipçik darbesiyle almıştı. İnsafsızca vurulan dipçik neticesinde Masum Efendi yerlere, çamurların içine kapaklanmıştı. Bu acı manzara karşısında görenlerin yüreği kanamıştı. Az ileride bir çeşme başında, serbest olan sağ eliyle çeşmeden su alan Bediüzzaman, Masum Efendinin çamurlu yüzünü, başını yıkayıp temizlemişti.”

“Üç dört gün Patnos’ta, bir gece Ağrı’da, bir hafta Erzurum’da kaldı. Erzurum’dan sonra at arabalarıyla yollara devam ettik. Trabzon’da yirmi gün kaldık. Gemi yolculuğu ise bir hafta sürdü. Üstad İstanbul’da yirmi-yirmibeş gün kaldı.”

Evet o zorlu Ramazan ve kış günleri sonrası Burdur’da başlayan “Nur’un İlk Kapısı” isimli kitapla bütün Risale-i Nurlar böylece birer birer yazılmış oldu. Eğer Üstad Hazretleri 1924’te çıktığı Erek Dağında hiç rahatsız edilmeden 1960 vefat yılına kadar orada kalsaydı, bu mübarek, bu şaheser Risale-i Nurlar esbab tahtında orada yazılmayacaktı… Orada Molla Resul, Molla Yusuf ve Molla Maruf  gibi talebeleriyle Arapça ve Kürtçe konuşuyordu ve bir not tutan kimse de maalesef yoktu…