Lüks lambası

Okuma Süresi 10 dkYayınlanma Pazar, Mart 8 2026
Paylaş
X Post
Lüks lambası


Lüks lambası

 

Düşte miydim, yoksa derin hülyalı bir düşüncede mi, bilmiyorum. 

Dün akşam çocukluğumun köyüne yolculuk yapıyordum.

Bindiğim araba, köyümün siluetinin belirdiği o ilk tepeye doğru tırmanırken içim tarifsiz duygularla dolup taşıyordu. İnsan, ayrı kaldığı o uzun yıllar boyunca doğduğu köyün taşını, toprağını, ağacını; yani her bir zerresini meğer ne çok özlüyormuş... Köye yaklaştıkça ruhumu saran o tuhaf his, beni adım adım bir "hatıra cennetine" doğru sürüklüyordu.

Arap Osman’ın tepesini aşar aşmaz, köy bütün manzarasıyla bir tablo gibi önüme açılıverdi. Bir zamanlar, öküzlerin ağır aksak çektiği ekin yüklü deste arabalarla tırmandığım o dik yamaçlar, ufuklarda kaybolup giden yollar, çocukluğumuzun geçtiği, koyun ve keçi güttüğümüz o koruluklar şimdi tam karşımdaydı. Kuzuların, oğlakların  peşinde, kağnıların gölgesinde onca yolu kat ettikten sonra bir gün yolumun sonu gelmez gurbetlere düşeceğini nerden bilebilirdim ki!

Köye uzanan yolun solundaki serin selvilerin gölgesinde yatan babamın mezarı başında durdum. Uzun uzun dua ettim. Baş ucuna oturup ağladım. 

Günün son ışıkları karşı yamaçlarda tutunmaya çalışsa da bu sükûn diyarı çoktan koyu gölgelere gark olmuştu. Her gelişimde beni sıcak yürekleriyle karşılayan o güzel insanların her seferinde bir veya birkaçının daha bu derin suskunluğa gömüldüğünü görmek içimi burktu. Yürüdüğüm bütün yolların sessiz ve derin nehirler gibi kendine aktığı bu hakikatli ülkenin sakinleri arasında, yüreğim fırtınalarla dolu öylece durdum.

Her bir mezarı bekleyen selviler, akşam alacasında zikre durmuş dervişler gibi salınıyordu. O görmeyen gözleriyle camiye koşan âmâ Kara Mustafa Dayı’nın, her seher vakti sesiyle köyümüzün ufuklarını aydınlatan Aziz Amca’nın, Kur’an adamı Faik Dede’nin, Ramazan geldiğinde lüks lambasıyla köyün mütevazı mabedini aydınlatan İbrahim Dayıların ve Osman Amcaların kabri başında bir bir durdum. Ebedi sükûn içinde, ağustos böceklerinin ve adını bilmediğim kuşların cıvıltıları arasında bu duygularla dolaşırken Peygamberimiz (s.a.v)’in Medine’deki ilk mescidi bir kandille ışıklandıran sahabeye söylediği söz düştü hatırıma:   "Sen bizim mescidimizi aydınlattın, Allah da senin kabrini aydınlatsın!"  Köyümüzün camisini sesiyle, soluğuyla, lüks lambasıyla aydınlatan bu insanların baş ucunda dualar ettim.

Hayalim, bu güzel insanlarla geçirdiğim çocukluğumun o eşsiz Ramazanlarına gitti. 

1960’lı yıllardı…

O vakitler köyümüzde elektrik henüz yoktu. Kışları ocakta tutuşturduğumuz odunların ateşinde ısınır, isli gaz lambalarının titrek ışığında aydınlanırdık. Suyumuzu köy çeşmelerinden taşır, abdestimizi çoğu kere caminin şadırvanında buz gibi akan  sularla alırdık. Köyün yoksul insanları, eski püskü elbiseleri içinde ama büyük bir coşkuyla koşarlardı o mütevazı mabede. Ne sert esen soğuklar ne bata çıka yürüdüğümüz çamurlu yollar ne de zifiri karanlık sokaklar mâni olamazdı mabede koşmamıza. 

Takvimle henüz tanışmadığımız o yıllarda, Ramazan’ın geldiğini köyde sadece bir iki varlıklı evde bulunan lüks lambalarının yanışından anlardık. Lüks lambaları, ateş böcekleri gibi köyün karanlık sokaklarını aydınlatmaya başladığında o çamurlu yollar yıl boyunca hiç olmadığı kadar ışığa boğulurdu. Anam, müjdeyi verir gibi seslenirdi: 

"Oğlum, Ramazan geldi!" 

Köyün çocuklarıyla birlikte o lüks lambasının peşinden koşardık. Bizim evin sokağından geçen İbrahim Ağa, sağında solunda neşeyle cıvıldayan çocukların arasında oldukça mutlu görünürdü.

Ağzından alev püsküren bir yılan gibi tıslayarak karanlığı tüketen o lüks lambası, mabedin kıbleye bakan pencerelerinden birinin önüne konulduğunda içerisi bir anda nura keserdi. İlk namazlarımı, ışık ve gölge oyunları arasında, adeta bir fon müziği gibi camiyi dolduran o tıslama sesleri eşliğinde kılmıştım. 

Kendimi yeniden köyün şadırvanında abdest alırken ya da o melek kadar temiz insanlar arasında saf bağlamış bir çocuğun safiyeti içinde hayal ettim.

Daha ilk günden bir Ramazan neşvesi sarardı fukara köyü. Her akşam evlerden gelen iftariyelik katmerlerle açılırdı oruçlar, mütevazı camimizde. Teravih vaktinde çamurlu yollardan akın akın insanlar camiye koşarlardı; kadınıyla kızıyla, erkeğiyle çocuğuyla...Bir yıl boyunca gaz lambasının aydınlattığı camide, Ramazan’da lüks lambası yanardı.

Camlardan köyün karanlık sokaklarına yayılırdı ışıklar.

Kadınlar, sadece Ramazanda gelirlerdi camiye.

Sanki bütün köy halkı orada toplanırdı.

Mütevazı mabed, yıl boyunca kendine pek uğramamış misafirlerine ayrı bir özen gösterirdi.

İlkokulu bitirdikten sonra şehir Ramazanları ile tanıştım.

Şehirde Ramazanlar daha bir başkaydı.

Camiler ışıl ışıldı. Mahyalar süslüyordu minareleri.

Bütün camilerde aynı anda başlayan ezanlar…

Büyük otellerdeki kalabalık iftar sofralarında buluşan işadamları, akademisyenler, sanatçılar, gazeteciler, sporcular...

Daha da önemlisi semavi dinlerin temsilcileri ve dini liderlerin katılımları da bu iftarlara ayrı bir renk katmıştı. Ermeni Patrikliği ve Musevi Hahambaşılığı da kalabalık gruplara iftar yemekleri vermeye başlamıştı.

Şimdi ise bütün dünya Ramazanlaşıyor. 

Dün sadece bir hayal olan “Evrensel Ramazanlar” sözü hakikate evriliyor.

Bir Ramazan günü Hira’da doğan ışık bütün dünyayı dolaşıyor.

Ramazanın ruhaniyeti sarıyor bütün bir dünyayı. Modern ışıkların altındaki iftar sofraları unutulmaya yüz tutmuş barış medeniyetinin ilk kıvılcımlarını oluşturuyor. 

Ama ben yine de gaz lambasının, Lüks lambasının gölgeli ışıklarında köyümüzün küçük camisinde babamla kıldığım teravihleri özlüyorum.

Merhum Mukbil Özyürek Hoca: “Ne elektrik sobası ne de kalorifer; hiçbiri odun sobası kadar ısıtmıyor beni. Ben hâlâ odun pazarından gidip aldığım odunlarla iliklerime kadar ısındığım günleri arıyorum” demişti yıllar önce. 

Şehirlerdeki modern ışıklara rağmen ruhum çocukluğumdaki o lüks lambalarını arıyor.

Şimdi bu gurbet Ramazanlarında anlıyorum ki o lüks lambası sadece caminin pencerelerini değil, çocukluğumuzun o zifiri karanlık yarınlarını aydınlatan bir umut meşalesiymiş. Biz o günlerde sadece köyün karanlık sokaklarında yürümüyor aslında insanın bozulmamış fıtratına, o saf ve lekesiz cennet iklimine yolculuk ediyormuşuz.

Köy elektriğe kavuştu, lüks lambaları çatı katlarına ya da hatıra köşelerine çekildi belki ama biliyorum ki; o nurlu insanların, o samimi Ramazanların ve o çamurlu yollarda peşinden koştuğumuz o ışığın izi, kalbimizin en kuytu köşesinde hiç sönmeden yanmaya devam ediyor. Dünya ne kadar değişirse değişsin, ne kadar aydınlatırsa aydınlatsın modern ışıklar sokaklarımızı; hiçbir şey o lüks lambasının, o isli camın arkasından yayılan o sıcak, o samimi, o 'bizden' olan aydınlığın yerini tutamaz. O ışık, fukaralığın içinde parlayan bir zenginlik, karanlığın bağrına saplanan bir imandı.

Ne zaman içim daralsa, ne zaman modernitenin gürültüsü ruhumu yorsa, o lüks lambasının peşine takılıyorum. Ve o ışığın izinde; çocukluğumun o tertemiz Ramazanlarını buluyorum. O lüks lambası, hiç sönmeyecek olan o ebedi sıla özlemimizin, gurbetteki kandilidir artık.

Ve bir gün, o büyük gün geldiğinde, perdeler kapandığında ve bu dünyanın tüm elektrikleri bütünüyle kesildiğinde, geriye sadece o lüks lambasının ışığında biriktirdiğimiz iyiliklerin parıltısı kalacak.

Orada ne elektriklerin sönme korkusu olacak ne de lüks lambasının tıslamasına ihtiyaç duyulacak. Çünkü orada, bu dünyada gönlünü secdeyle, oruçla, iyilikle aydınlatan insanların yüzleri, bizzat güneşin kendisi olacak.