Maklube ve makbule
Amerika’da bir hoca arkadaşımız anlatmıştı. Salâhaddin Eyyûbi, Kudüs’ü fethettiği zaman Ürdünlü Filistinli bir aile bir yemek getirmişler ve sofraya ters çevirip dökmüşlerdi. Sultan Salâhaddin’in dikkatini çekmiş. “Bu maklub edilmiş (ters çevrilmiş) yemek nedir?” diye sormuş. İnsanlar ona “Patlıcan” yemeği dedikleri halde Sultan’ın o sözünden sonra MAKLÛBE denilmeye başlamış…
1960’ların başında Ürdün’den İzmir’e Ege Üniversitesinde okumak üzere öğrenciler gelmişti. Bunlardan bazıları, bizim kaldığımız Kestanepazarı’nda Yurda ve Kursa gelmişlerdi. Bunlardan birisi de Ürdün’ün İrbit Vilayetinden gelen Kâyid Ahmed El-Kâyid idi… Daha sonra Bornova’da evlerimizde kalan bazı arkadaşlarımızla beraber kaldı. Çok hikayeleri vardı. Bir gün ev arkadaşının ehliyet evrakını getiren trafikten gelmiş bir polisle karşılaşıyor. Tabii uzun beyaz elbise, Arap cübbesi ve agal ile çıkınca polis, bu turist Türkçe bilmez zannederek başlıyor, tarzanca hareketlere… Araba kullanmayı anlatmak için ellerini kollarını direksiyon tutar gibi çevirerek “Vuu! Vuu!” diye ses çıkararak meselesini anlatmaya çalışıyor. Kâyid çok iyi Türkçe bildiği ve rahat konuştuğu halde bir müddet öylece durup polisi seyrediyor. Polis yorulunca başlıyor Türkçe konuşmaya!..
Kâyid ilk dönem Kestanepazarına gelip gitmeye başlayınca Ege Genel Vâizi ve Kur’an Kursumuzun Müdürü olan Yaşar Tunagür Hocamızla tanışıyor. Daha sonra da kızı Makbûle Hanımefendi’ye talip oluyor. Tıbbı bitirince de Doktor olarak Medine’ye yerleşiyor. Merhum Osman Kara Hocamız, “Ya bu Arap oğlu bizlere Maklûbe yapmasını öğretip, kandırdı, kızımız Makbule’yi de alıp kaçtı!” derdi.
Arkadaşlarımız Pensilvanya’da Kestane Kampını satın aldıktan sonra, binaları iki çocuklu bir Amerikan ailesine göre dizayn edilmiş odalarını tamamen boşaltıp 7-8 öğrencinin kalabileceği bir hale çevirmek istiyorlar. Zemini halıfleks ile döşemek istiyorlar. “Juriselim Carpit” isimli Ürdünlü bir halıcı vardı. Arkadaşlar kendisiyle iyi görüşüyorlardı. O da, “Halıflekslere kâr koymayayım, ayrıca bizzat kendim işçiliğini yapıp döşeyeyim bunun için de ücret almayayım” demiş. Ben kendisine hemşehrisi Kâyid’den ve Maklube ve Makbule Hanımefendiden bahsettim. “Şu döşeme işini bitireyim size ben de bir Maklube pişireyim” dedi. Gerçekten minibüsünün içine her şeyi doldurup getirmiş, kampta dediğini yaptı. Ben de burada anlattığım gibi, köşemde hem kamptan bahsettim, hem de evlerin döşemesinden ve Maklube’den Makbûle’den ve Kâyid’den bahsederek bir yazı yazdım…
Birkaç sene sonra umreye gitmiştim… Çok tevafuklarla karşılaştım. Mesela bunlardan birisi Muhammed Ali Clay… Tam Mecid-i Nebevî’nin kapısında karşılaştık. Tokalaştık. Beraber fotoğrafımız var. Sonra kendisiyle bir röportaj yapmak imkânımız oldu. O’nu Türkiye’ye davet ettik.
Sonra Medine’de Doktor Kâyid’in davetiyle evine gittik. Yemekte dedi ki: Yazın eşim ve çocuklar ile beraber uçakla Türkiye’ye gittik. Bir Zaman Gazetesi aldım. O gün sen, Pensilvanya’daki Kamp ve Maklube hikayesini anlatıyorsun. Makbule hanıma, “Bak Abdullah Hoca neler yazmış” deyip yazıyı gösterdim. Okuduktan sonra demesin mi?” Kâyid! Bu senin ayarlaman! Abdullah Hoca, bugün benim doğum günüm olduğunu nereden bilsin de bu yazıyı tam bu güne denk getirsin?!..”
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

ABDULLAH AYMAZ

KADİR GÜRCAN

CUMA KARAMAN

ARİF ASALIOĞLU











