Mavi Otobüs, Beştepe ve Tanık

Okuma Süresi 13 dkYayınlanma Pazar, Temmuz 19 2026
Paylaş
X Post
Mavi Otobüs, Beştepe ve Tanık


Mavi Otobüs, Beştepe ve Tanık

Bazen tek bir belgesel, yıllarca susmuş yüzlerce insanın sesi olur. Bazen üç belgesel art arda gelir ve tarihin üzerine örtülen ağır perdeyi aralamaya başlar.     

İşte o perdeyi kaldıran ve sessizliği bozan üç yapım:

Beştepe, Mavi Otobüs ve Tanık… 

Bu yapımlar; 15 Temmuz’un o kaotik ve karanlık gecesinde, ne olduğunu bilmeden fırtınanın ortasına bırakılan askeri öğrencilerin, erlerin ve subayların görünmeyen hikâyesini anlatıyor.


Uzun süren bir sessizliğin ardından konuşmaya başlayan askerler, aileler ve tanıklar, tarihin karanlık odalarına farklı bir ışık tutuyor. Bu belgeseller, sadece bir dönemi sorgulamakla kalmıyor; çelik çerçeveli resmi söylemlerin ardında kalmış insanî      trajedileri ve adalet arayışını da gün yüzüne çıkarıyor.


O gece fırtınanın ortasına bırakılanlar yalnızca kendilerine verilen kutsal askerlik emrini yerine getirdiğini, yaşananların gerçek ve korkunç boyutunu ise ancak her şey bittikten sonra öğrenebildiğini söylüyor.


15 Temmuz öncesinde Suruç’tan Ankara Garı’na, Sultanahmet’ten Vezneciler’e kadar uzanan 16 büyük bombalı terör saldırısı nedeniyle askeri birlikler sürekli kırmızı alarm hâlindeydi. Böylesi gerilim dolu bir iklimde, "Terör saldırısı var. Vatan savunması başlıyor." emrinin sorgusuz sualsiz olağan karşılanması şaşırtıcı değildi.


Belgeselde yer alan tanıklıklara göre, 15 Temmuz akşamı birçok masum askeri personelin telefonuna aynı soğuk mesaj düştü:

"Terör saldırısı ihbarı var. Herkes, derhal görev yerine dönsün!"


Bu ani çağrı üzerine hiç tereddüt etmeden birliklerine koşanlar arasında yalnızca eli silahlı askerler değil; şifa dağıtmakla görevli askeri doktorlar ve sağlık personeli de vardı. Beştepe belgeselinde konuşan askeri doktorlar, "Yaralılar var." bilgisi üzerine ambulanslara atlayıp hızla karargâha gittiklerini anlatıyor. Onların yegâne gayesi hayat kurtarmaktı. Fakat olay yerine ulaştıklarında, meslek hayatları boyunca görmedikleri acı bir tabloyla karşılaştılar. Kendilerini kör bir çatışmanın tam ortasında buldular ve ne olduğunu anlamakta zorlandılar.


O gece Beştepe çevresinde adeta bir kıyamet senaryosu, devasa bir karmaşa yaşandı. Gökyüzünü yırtan patlamalar, kulakları sağır eden silah sesleri ve birbirini yalanlayan emirler arasında kalan birçok asker, sadece ve sadece kendisine verilen göreve sadık kalmaya çalışıyordu.


Belgesellerin zihinleri tırmalayan temel sorusu ise son derece net: Eğer bazı gelişmeler ve istihbaratlar önceden biliniyorsa, neden hiçbir şeyden habersiz  bazı subaylar, hayat kurtarmaya giden doktorlar, erler ve henüz yolun başındaki öğrenciler fırtınanın önüne atıldı?


Bir başka kanayan yara ise adalet saraylarının soğuk koridorlarında yaşanan yargı süreçleri. Yapımda; bazı kritik kamera kayıtlarının dosyalara kasıtlı olarak sokulmadığı, somut delillerin tartışma konusu yapıldığı ve savunma tarafının gerçeği ortaya çıkaracak birçok hayati talebinin mahkeme duvarlarına çarparak geri döndüğü yönündeki iddialar dile getiriliyor.


Ankara’da yaşanan bu zifiri karanlık kadar, İstanbul Boğazı’nın sularına gömülen bir başka hikâye daha vardı ki yürekleri dağlıyordu. O da tarihe bir utanç ve hüzün vesikası olarak geçen "Mavi Otobüs" hikâyesiydi.


Beştepe belgeseli Ankara’nın ayazında yaşananları ekrana taşırken, Mavi Otobüs belgeseli olayların İstanbul ayağına, Boğaz’ın serinliğine karışan çığlıklara odaklanıyor. Bu kez karşımızda henüz bıyığı terlememiş, hayalleri gökyüzü kadar geniş, 18-19 yaşındaki Hava Harp Okulu öğrencileri var.


2016’nın o sıcak yazında, Yalova’daki eğitim kampında tatlı bir yorgunlukla uyuyan öğrenciler, gecenin bir saatinde ani ve sert bir emirle uyandırılıyor. Komutanları; İstanbul’da büyük bir terör saldırısı olduğunu, askeri birliklerin hedef alındığını ve acilen memleketi müdafaa etmek için göreve çıkmaları gerektiğini söylüyor. Askerlik ocağının en temel, en sarsılmaz ilkesi emir-komuta zinciridir; üste mutlak itaattir. Bu yüzden o gencecik çocuklar emri sorgulamıyor; üniformalarını gururla giyiyor, teçhizatlarını alıyor ve "Mavi Otobüs" olarak bilinen araçlara binerek İstanbul’a doğru yola çıkıyorlar.


İstanbul’un kalbine, köprüye ulaştıklarında kendilerini bambaşka, vahşi bir tablonun içinde buluyorlar.

Köprü çevresinde devasa, öfkeli bir kalabalık var. Polisler, ne yaptığını bilmeyen farklı askeri unsurlar ve binlerce sivil aynı dar alana sıkışmış. Olaylar kısa sürede kontrolden çıkıyor ve bir cinnet haline bürünüyor. Belgeseldeki tanıklıklara göre öğrenciler, hayatlarında ilk kez böylesine büyük ve öfkeli bir toplumsal dalgalanmanın tam ortasında, yapayalnız kalıyorlar. Bir kısmı daha ne olduğunu bile anlayamadan, gözü dönmüş kalabalıkların acımasız saldırısıyla karşı karşıya kalıyorlar.


Belgesel; öğrencilerin çok büyük bir bölümünün, olayların bir darbe girişimi olduğunu ve büyüdüğünü fark ettikleri andan itibaren silahlarını teslim edip masumiyetleriyle güvenlik güçlerine sığındığını gözler önüne seriyor. Buna rağmen o gece acımasızca darp edilen, linç edilen, ağır yaralanan ve daha sonra ömürlerinin baharında tutuklanan çok sayıda askeri öğrenci bulunuyordu.


Yapımın en hüzünlü, en nefes kesen bölümleri ise o gece hayatını kaybeden, katledilen askeri öğrencilerin acılı ailelerinin feryatlarıdır. Anne ve babalar, çocuklarının sadece kendilerine verilen emre itaat ettiklerini, masumiyetlerine rağmen bir daha asla eve dönemediklerini gözyaşlarıyla anlatıyor. Aradan geçen uzun yıllara rağmen, evlat acılarının ilk günkü kadar taze ve sızılı olduğunu haykırıyorlar.


Belgeseller yalnızca o meşum geceyi değil, sonrasında ülkenin üzerine kâbus gibi çöken hukuk sürecini de masaya yatırıyor. OHAL döneminin o sert ikliminde çıkarılan KHK'larla, binlerce kamu görevlisi bir gecede can damarlarından koparılarak ihraç edildi. Çok sayıda onurlu asker, akademisyen, öğretmen, hâkim, savcı ve sağlık çalışanı terörist ilan edilerek mesleklerini, her şeylerini kaybetti. Pek çok masum aile, toplumsal cüzzamlı muamelesi görerek ekonomik ve sosyal açıdan çok ağır, çok acı bedeller ödedi, ödüyor.


Özellikle henüz bıyığı terlememiş askeri öğrenciler hakkında reva görülen, o ağır müebbet hapis cezaları, bu gençlerin yaşadıkları trajediler, Türkiye'nin yakın tarihindeki en büyük, en karanlık insanî dramlarından biri olarak tarihin hafızasına kazınmaktadır.


Tanık: O Geceden Sonra belgeseli de tarihin karanlık sayfalarına silinmez bir çentik atıyor. Tam on koca yıl boyunca içine gömdüğü gerçekleri ilk kez kamuoyunun vicdanına sunan Üsteğmen Kübra Yavuz, hürriyetini ve huzurunu çalan o saatleri şu çarpıcı sözlerle tasvir ediyor:


"Saat sekiz buçuğa doğru Hulusi Akar’ın odasının kapısı aralandı. İçeriden komutanla beraber MİT Başkanı Hakan Fidan  yan yana çıktılar. Adımlarım hemen arkalarındaydı. Kapı eşiğinde, o bildik ayaküstü sohpetlerden birine koyuldular. İnanılmaz keyifliydiler, çehrelerinde güller açıyor, neşeyle bir şeyler anlatıyorlardı. Oysa o günün geride bıraktığı o ağır ve kasvetli havayı düşündüğümde; öyle şen şakrak gülüşmelerin, o neşeli kahkahaların zamanı hiç mi hiç değildi."

 

Elbette 15 Temmuz, Türkiye'nin yakın tarihinin en tartışmalı, en çok istismar edilen ve en karanlık olaylarından biridir. 

 

Sürecin en büyük iki aktörü, dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve MİT Başkanı Hakan Fidan, TBMM 15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu’na gelerek ifade vermediler. O karanlık gecenin düğümünü çözecek en kritik iki ismin millî iradenin kalbinde, milletvekillerinin karşısında doğrudan dinlenememiş olması, o gecenin üzerindeki sis perdesini daha da kalınlaştırdı. Üstelik bu muazzam sansür ve karartma girişimi sadece isimlerle sınırlı kalmadı. Meclis Komisyonu’nun hazırladığı bazı kritik tutanakların, rapor eklerinin ve dijital kayıtların adeta yok edilmesi ya da sümen altı yapılması, kurumsal hafızaya vurulan en büyük darbelerden biri olarak kayda geçti.


Bir başka kanayan yara ise adalet saraylarının soğuk koridorlarında yaşanan yargı süreçleri. Türkiye, yakın tarihinin en büyük hesaplaşmasını tam bir şeffaflık içinde yürütmek yerine, mahkeme salonlarının kapılarını kapatmayı seçti. Oysa bu topraklar bundan tam yarım asır önce, adaletin en çok tartışıldığı Yassıada Mahkemeleri’nde bile duruşmaları radyolardan canlı olarak tüm ülkeye dinleten bir pratiğe şahitti. 

 

Tarih, masumların siyasi fırtınalara kurban edilmesine yabancı değildir. 19. yüzyılın sonunda Fransa'yı sarsan Dreyfus Davası, askeri bürokrasinin kendi hatalarını örtbas etmek için masum bir yüzbaşıyı nasıl günah keçisi ilan ettiğinin en somut kanıtıydı. O günlerde büyük yazar Emile Zola, kalemiyle adalet saraylarının duvarlarını sarsmış ve yayımladığı "J'Accuse!" (İtham Ediyorum!) mektubuyla devlete, orduya ve körleşmiş yargıya karşı tek başına haykırmıştı.


Bugün Mavi Otobüs, Tanık ve Beştepe belgeselleri de modern birer "İtham Ediyorum!" çığlığıdır. Emile Zola’nın askeri ve siyasi güç odaklarının vicdanına yönelttiği oklar, bugün bu belgeseller aracılığıyla 18-19 yaşındaki gencecik çocukları ne olduğunu bilmeden fırtınanın önüne atan zalimlere ve onları yıllarca zindanlarda çürüten soğuk mahkeme duvarlarına fırlatılmaktadır.


Zola, o meşhur mektubunda şöyle haykırmıştı: "Gerçek yerin altına gömülse bile büyüyecek ve bir gün patlayacaktır."


Fırtınalar ne kadar sert olursa olsun, tarihin akışı adalet yönündedir. İlâhî adalet mutlaka tecelli edecek ve bir gün başka bir Emile Zola'nın sesiyle hakikat küllerinden doğarak her yeri güneş gibi aydınlatacaktır.

Benim inancım bu yöndedir.