Sarıl Kızına!

Camın ardında, gökyüzünden boşalan beyaz bir sessizlik gibi uçuşan kar taneleri, sokakların nabzını yavaşlatıp şehri gümüş bir kefene bürürken; Gülşen Öğretmen’in bakışları bu soğuk dekorun ötesine, zamanın ve coğrafyanın çok uzağına kanat açıyordu. Zihni, Karadeniz’in hırçın dalgalarının durulduğu, nemli rüzgârların yerini taze demlenmiş çay kokularına bıraktığı o puslu ama samimi kasabaya demir atmıştı.
Arı kovanı gibi işleyen öğrenci evleri, "Nur fabrikası" saydığı o aydınlık sabahlar ve melek yüzlü bildiği öğretmenleri birer birer gözünün önüne geliyordu. Kuzey’in o bitmek bilmeyen gecesinde, yüreğinde biriktirdiği anıların ışığıyla ısınıyordu.
“Apaydınlıktı günlerimiz” diyor. “Yeni evlerin açılması, eşyaların taşınması, fakülte sohbetleri, birlikte kılınan namazlar, tesbihatlar, kamplar…
Takvimler 15 Temmuz’u gösterdiğinde, aydınlık dünyamız, yerini isli ve puslu bir karanlığa bıraktı. Bu tarih, birçok hayatın akışını değiştiren bir dönüm noktasıydı. Göz gözü görmüyordu. Okullarımız kapatılınca hayat tanınmaz oldu.”
Söz buraya gelince Gülşen Öğretmen’in boğazı düğümleniyor. Gözleri doluyor, uzun süre konuşamıyor. Kendini biraz toparlayınca yavaşça anlatmaya devam ediyor:
“Bir ablamız ‘Arkadaşlar, her şeyi unutun. Sıfırdan başlıyoruz’ dedi.
Evlerin boşaltılması lazımdı. Ev sahipleri sıkıntı yapıyordu. Spotçu bulup eşyaları taşıtmamız gerekiyordu. Çok dikkatli olmalıydık. O günler, eve her dönüşün bir mucize, evden her çıkışın ise bir veda olduğu tekinsiz zamanlardı. Amansız bir takibin gölgesinde sadece kendimizi değil, inandığımız değerleri de korumaya çalışıyorduk.
Bazı arkadaşlarımız evleri kapatırken tutuklandılar. Her köşe başında korku, her araba sesinde endişe vardı. Kışın ayazını kesmeyen yazlık kıyafetler üzerimizde, her an tutuklanma korkusuyla sokaklarda dolaşırken tek bir derdimiz vardı: Öğrencilerimiz.
Bir gün bir öğrencimle karşılaştım.
‘Hocam sen burada mısın?’ dedi.
‘Buradayım’ dedim.
Sarıldı, ağladı.
‘Babam, herkes gitti buralardan, demişti.’
’Bir yere gitmedik, buradayız’ dedim.
‘Babam hapiste şimdi, boşuna yatmadığını anladım.’
Bir pazar günüydü. Hava çok güzeldi. Eşim ve küçük kızımızla bir arkadaşın düğününe gidiyorduk. Polisler arabamızı durdurdular. 18 aylık kızımın gözleri önünde beni tutukladılar.
Karakolun merdivenlerinden bodrumdaki nezarete doğru inerken polis:
‘Sizin gibilerin buralarda olması çok şaşırtıcı’ dedi.
‘İlk kez buralardayız’ dedim.
‘Pişman mısınız?’
‘Yooo, niye pişman olayım? Ancak kızım çok küçük. Ondan ayrılmak zor geldi.’
Polisin gözleri doldu. Başını yere eğdi.
O gece, nezarethanenin rutubetli duvarlarında ‘Anne!’ diye inleyen bir bebeğin hayaliyle geçti. Kızım, sabahın ilk ışıklarıyla babasının kucağında geldiğinde ‘Anne... anne…’ diye içini çeke çeke ağlamaktan bitap düşmüştü. Meğer eşim, kızımın ağlamasını dindirememiş, gece de getirmiş ama içeri almamışlar.
Mahkemede hâkim:
Gülşen öğretmen için "Tutuklanmasına…" dedi.
Hâkim, cübbesini omuzlarındaki ağır yükten kaçar gibi hızla çıkarıp sandalyenin üzerine atarak çıktı. Ancak dışarıdaki manzara, bir kaçışa izin vermeyecek kadar yakıcıydı: Adliye koridorunda, bir bankın üzerinde, babasının montuna sarılmış uyuyan masum bir bebek...
O bebek benim kızımdı.
Hâkim durdu, uzun uzun baktı; o küçük bedenin üzerinde titreyen şefkati fark etti. Yüzündeki pişmanlık gölgesi, imzasını attığı o kâğıdı yakmaya yetmedi. Derin bir sessizlik içinde arkasını dönüp uzaklaştı.
Polisler, uykudaki kızıma sarılmama izin vermediler.
Eşimin gözlerine bakarak:
‘Kardelenim’e iyi bak!’
Beni, bir koğuşa koydular. Koğuş çok kalabalıktı.
Duvarlara sinmiş ağır bir rutubet kokusu, nefes aldıkça içimize işleyen bir koku. Dur durak bilmeden birlikte koşturduğumuz, aynı havayı soluduğumuz birçok arkadaşım da oradaydı.
Açık görüşler çok kalabalık oluyordu. Bazen beş dakika boyunca gözlerimizle yakınlarımızı arıyorduk. Eşim kızımı ilk görüşe getirdiğinde ona sarılmak istedim. Ama kızım başını babasının omzuna gömdü, bana gelmedi. Bu bana hapis hayatından daha zor geldi.
İkinci mahkemede iki arkadaşımla birlikte tahliye olduk.
Bu sefer içimde derin bir mahcubiyet hissi oluştu. Geride bıraktığım arkadaşlarımın yüzüne bakamadım.
Koğuşta çok tatlı genç bir kız vardı. Yüzüme mahzun mahzun bakarak:
‘Eve varınca ilk işin kızına sarılmak olsun abla. Bir de bizim için patates kızartması ye’ dedi.
Dışarı çıktım. Bedenim dışarıda, kalbim koğuştaydı.
Şimdi bahçeye çıkmışlardır. Şimdi sayım vaktidir. Şimdi yemek saatidir. Şimdi sohbet anıdır… Karpuz gelmiş midir acaba? Ama bıçakları yok... Nasıl yiyecekler?
Lokmalar boğazıma diziliyordu.
Hizmetlerimize yeniden başladım.
Öğrencilerim vardı, yardım bekleyen aileler vardı.
Duracak zaman değildi.
Günlerimiz yine dolu dolu geçmeye başladı.
Beş on ev değiştirerek de olsa yaralı gönüllere ulaşabilmek, onlara dokunabilmek bize nefes oluyordu.
Her şey bir umut kırıntısıydı:
Bazen bir rüya bazen bir yargı paketi bazen seçimler bazen AİHM kararları bazen af haberleri...
Şimdi geriye dönüp baktığımda görüyorum ki her biri bir fecr-i kâzib, yalancı bir şafak olsa da zifiri karanlık gecelerde bize umut ışığı olmuş. Yükümüzü parçalara ayırmış, taşınabilir kılmış.
Bir gün eşim bir şeyler almak için dışarı çıkmıştı. Ben bir arkadaşımı bekliyordum. Kapı zili çaldı. Mercekten baktım, eşimdi. Kapıyı açtığımda arkasında on kadar polis olduğunu gördüm. Polisler evi ararken kapının zili tekrar çaldı. Gelen arkadaşımdı.
Muhtar, polislerden daha acımasız çıktı. İki de bir:
‘Siz çocuğunuzu bir daha göremeyeceksiniz. Yetiştirme yurduna vereceğim’ diyordu.
‘Buna hakkın yok! Çocuğumuzu komşulara bırakacağız. Akşama annemler gelir, alır’ dedik.
O gün üçümüzü de aldılar. Arkadaşımın iki çocuğu vardı.
Savcı bu defa:
‘Sizi yöneticilikten tutukluyorum. Gaybubettesiniz. Para dağıtıyorsunuz. Etkin pişmanlıktan yararlanın, ikinizi de bırakayım, akşama evinizde olun’ dedi.
‘Biz zaten etkin pişman olan biri yüzünden buradayız’ dedik.
Daha hâkime çıkmadan polis arkamızdan bağırıyordu:
‘İtirafçı olmazsanız tutuklanacaksınız!’’
Hâkim üçümüzü de tutukladı.
Cezaevinin o ağır kapısı üzerimize kapandığında tanıdık bir ses boşlukta yankılandı.
Gardiyanın sesiydi bu:
‘Gülşen, hoş geldin! Keşke gelmeseydin.’
Koğuşa girdiğimde Tuba’nın soruları peş peşe geldi:
‘Kardelen’e sarıldın mı? Patates kızartması yedin mi?’
O an anladım ki özgürlük bazen büyük kelimelerde değil, bir tabak patates kızartmasının kokusunda ve bir çocuğun isminde saklıydı.
Dört ay sonra yeniden mahkemeye çıktım. Annem, babam, kardeşim salonun arkasında oturuyorlardı. Kardelenim kardeşimin kucağındaydı.
Kızım beni görünce ‘Anne, anne!’ diye bağırmaya başladı.
O an annelik içgüdüsüyle bir duygu patlaması yaşadım. Gözlerim taşkın pınarlar gibi doldu.
Hâkim mahkemeye ara verince kızım benim yanıma doğru koşmaya başladı.
Baktım; büyük zaferler kazanmış muzaffer bir komutan gibi askerleri aşa aşa geliyordu.
Daha iki buçuk yaşındaydı. Herkes ona bakıyordu. Askerler ona engel olmuyordu.
Benim yanıma kadar geldi. Kucağıma almak istedim. Yasaktı.
‘Komutan bağırır da korkar’ diye düşündüm. Kızım ayaklarımın dibinde ‘Anne, anne!’ diyordu. Komutan:
‘Kızım niye sarılmıyorsun kızına?’ dedi.
‘Yasak değil mi?’ dedim.
Komutanın gözleri doldu.
‘Sarıl kızına!’ dedi.”
Söz buraya gelince Gülşen Öğretmen’in kelimeler boğazına düğümlendi.
Yanaklarından inci gibi yaşlar inmeye başladı. Derin bir sessizlik kapladı odayı.
O an odaya isminin zarafetini taşıyan gencecik bir kız girdi.
Gülşen Öğretmen “İşte askerleri aşa aşa yanıma gelen meşhur Kardelen bu” dedi.
O gün mahkeme salonunda, askerlerin arasından sanık sandalyesindeki annesine koşan o küçük çocuk şimdi karşımızda hayatın tüm renklerini kuşanmış bir genç kız olarak duruyordu. Gülşen Öğretmen, titreyen elleriyle Kardelen’in saçlarına dokunurken zaman sanki o dar koridorlarda asılı kalan hıçkırığı nihayet serbest bırakmıştı. Kardelen, isminin hakkını verircesine hayatın en sert kışlarını annesinin sinesinden aldığı o tek bir izinle, o bir anlık kucaklaşmanın ısısıyla delip geçmişti. Mahkeme salonundaki o demir disiplini eriten gözyaşı, şimdi bir annenin gurur dolu tebessümünde kristalleşiyordu.
Kardelen, annesinin en güzel zaferiydi.
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

HARUN TOKAK

ŞERİF ALİ TEKALAN
ESRA BÜYÜKCOMBAK

PROF. DR. OSMAN ŞAHİN

SAFVET SENİH

Trump'tan 'Grönland tehdidi': 8 Avrupa ülkesine e...

ABD'den SDG'nin boşalttığı alanlara yerleşen Suriy...

Almanya’da radikalleştirme alarmı! Bu ağ çocukları...

Asr-ı Saadet’e Yolculuk başlıyor: 16 yılık emeğin ...

İran'daki protestolarda ölü sayısı artıyor: Sokakl...





