Şiddetli telaş ve endişe içinde...

Okuma Süresi 10 dkYayınlanma Salı, Ağustos 25 2026
Paylaş
X Post

Bir önceki yazımızda Âl-i İmran Suresi, (3/154)  âyeti üzerinde bir giriş yapılmıştı. Ama bir çok yönlerinden sadece bir yönünü ele alarak M. Fethullah Gülen Hocaefendi bu hususta şöyle bir değerlendirme yapmaktadır:

“Sonra o kederin arkasından Allah size bir GÜVEN indirdi ki (bu güvenin yol açtığı) UYUKLAMA hali bir kısmınızı kaplıyordu’ ifadesi üzerine) 

“Şiddetli bir korku, telaş ve endişe anında insanların uyuklaması, uyuklayıp kalb ve ruhundaki endişe ve dağınıklığı aşması, sükunet bulup tam itminana ulaşması Allah’dan o insanlara bir LÜTUF, onlardan da Allah’a karşı bir GÜVEN,  bir  İTİMAT hatta bir TEVEKKÜL, bir TESLİM  ve bir TEFVİZ tavrıdır. Hem Bedir’de hem Uhud’da böyle bir itminan, böyle bir TEMİNAT-I  İLÂHİYE  ve böyle bir SEKİNE-İ  RAHMANİYENİN  vâki olması, dine o ölçüde sahip çıkıldığı, gönüllerin o heyecanla hakiki mihraplarına yöneldiği ve sadakatın İlahî teveccühle buluştuğu her durumda herkes için söz konusudur.

“Evet din hayatın ruhu, ilâ-yı kelimetullah vazifelerin en yücesi; o yolda tükenip gitme ebedî var oluş hamlesi ve Allah hoşnutluğu da gayeler gayesi haline getirebildiği ölçüde, ne zaman hangi şartlar altında olursa olsun, İlahî inayet, himaye, riayet  ve vekalet ayniyete yakın bir misliyet içinde cereyan edip duracak ve bu seviyedeki iman, teslim ve tevekkül erleri nâr-ı Nemrudları göğüslerken bile fevkalâde rahat-ı kalb içinde bulunacak; hatta imanlarıyla o ateşi berd ü selama çevirip, Yunus diliyle varıp o gölgede yatabileceklerdir. Onların böyle sekine ve itminan içinde cereyan eden hayatlarına mukabil diğer bir zümre vardır ki, bunlar aynı zeminde olmalarına rağmen, aynı atmosferi paylaşamadıklarından ötürü nefislerinin derdine düşecek; duygularında ve düşüncelerinde tereddütler, hayatlarına utandıran zikzaklar halinde aksedecek; ne itminan, ne uyku ne de rahat yüzü görmeyecek ve cahiliye kafasıyla terkedildikleri, ortada kaldıkları mülahazasıyla gelgitler yaşayacak ve insanlar bile, Allah hakkında dahi su-i zanda bulunacaklardır ki, ‘Kendi canlılarının kaygısına düşmüş bir grup da Allah’a karşı haksız yere câhiliye  devrindekine benzer düşüncelere kapılıyorlar.’ (3/154)  ferman-ı sübhanisi, bu bulanık duyguların yeis, inkisar ve kararsızlıklarını sergilemektedir.” (Kur’an’dan  İdrake Yansıyanlar)

Dikkat edilirse: Üzerlerine tatlı bir güven uykusu bürüyenler var. kendi canlarının derdine düşenler var. “Bu işten bize ne diyenler” var. “Bu işten bize bir şey olsaydı, burada öldürülmezdik” diyenler var…

Hz. Zübeyir demiştir ki, “Korkunun şiddetlendiği sırada ben Peygamberimizle (S.A.S.) beraberdim. Allah bir uyku verdi ki, beni uyku basıyordu ve uykunun arasında rüya gibi Muattip b. Kureyş’in ‘Bize bu işten bir şey olsaydı, burada öldürülmezdik’ dediğini vallahi işitiyordum.”  Ebu Talha Hazretleri demiştir ki: “Uhud günü başımı kaldırdım, kimi gördümse, kalkanının altında uykudan eğilmiş idi. O gün ben de uyku basanlardan idim, elimden kılıcım düşerdi alırdım. Sonra kamçım düşerdi alırdım.”  Böyle bir emniyet duygusu Bedir’de vaki olmuştur. ‘O zaman sizi, Allah’tan bir güven olmak üzere hafif bir uyku bürüyordu.’ (Enfâl Suresi, 8/11) ki  bunlar, Allah’tan gelen feyiz ve ilhamlar ve İlahî sükûnet cümlesindendir. Bu uyku, normal bir uyku olmayıp, fevkalâde İlahî bir yardım olmuş ve Müslümanlar bundan çeşitli şekillerde istifade etmişler. “Sizden bir tâifeyi, bir zümreyi örtüp bürüyordu.’  (3/154)  sözünden anlaşılıyor ki, orada bütün müminlere  inen bu uyku, hepsini birden bastırmamıştır.” (Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır) 

Anlıyoruz ki, burada bir müminler  yani Sahabeler, bir münafıklar, bir de münafıkların tesirinde kalanlar vardı. 

Bunlardan bir kısmı “Dine, Peygambere önem vermiyor, nefislerine ait istekleriyle uğraşıyorlardı ki, onlar münafıklardı. Muhammed Aleyhisselamın peygamberliği hakkında şüphe üzerinde bulunuyorlar ve harbe ganimet hevesiyle veya ihtilal fikriyle gelmişlerdi. Çokları daha başlangıçta Abdullah b. Übey ile beraber savuşup gitmiş, bir kısmı da kaçmamış kalmıştır. Olay bu duruma dönüşünce başlangıçta gönüllerinde intikam almış gibi bir sevinç hissettiler; sonra da her iki taraf için şüpheli mevkide bulunduklarından dolayı, korkuları şiddetlendikçe şiddetlendi. Gözlerine uyku girmedi, “Cahiliyye (İslam öncesi) kafasıyla Allah’a su-i zanda bulunuyorlar. “Artık Peygamber’in işi bitti, yok oldu.”  bâtıl zannında bulunuyorlardı. “Muhammed hak peygamber olsaydı, Allah ona böyle kâfirleri musallat etmezdi.” diyorlar. Allah’ın ‘Dilediğini yapar, dilediğine hükmeder.” Bir fâil-i muhtar, dilediğini yapmakta serbest olduğunu bilmiyorlardı. Allah’ın Resulüne güya danışıyorlarmış, emir bekliyorlarmış gibi, “Gözetilen o zafer işinden bizim için az bir pay var mı?” diyorlardı ki; bu deyim, “Nasıl, bundan sonra hâkimiyet işinden bize de bir hisse var mı? gibi, bir siyasî maksadı veyahut, ‘Nasıl bu işlerde biz bir dolap çevirebiliyor muyuz? Senin vaad ettiğin zaferi neticesiz bırakacak bir rol oynayabiliyor muymuşuz?” gibi bir kinciliği içine alabilir.”  (Hak Dini  Kur’an Dili)

Bu süreç ile ilgili pek çok benzerlik de bu ayetin cümleleri içinde bütün canlılığı ile gözlerimize çarpmaktadır…  


Bu haberler de ilginizi çekebilir