Varlıkların sürekli değiştirilip yenilenmesi

Önceki yazıda, Allah’ın (cc) her şeyi hikmetle yaratması, mahlukatına karşı çok merhametli olması ve mahlûkatına karşı muhabbetin de ötesinde bir alâka duymasıyla birlikte kâinatta görülen hastalıkların, belaların, afetlerin, ayrılıkların, ölümlerin, yok oluşların ve daha nice zorlukların ve sıkıntıların var olmasının ve kullarının bunlarla imtihan edilmelerinin nasıl açıklanabileceği konusuna başlamıştık. Konunun doğru anlaşılabilmesi için gerekli olan “Mülk sahibi, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder” sırrı üzerinde durulmuştu.
Şimdi ise, Hazreti Bediüzzaman’ın felsefe ve akılla
halledilemeyen mühim bir mesele dediği, “O, her an yeni tecellilerle iş
başındadır.” (55/29) ve “Dilediği her şeyi yapandır.” (85/16) ayetlerinde ifade
edilen ve “Kâinattaki aralıksız devam eden şu hayret verici faaliyetin sırrı ve
hikmeti nedir? Neden şu hareket eden şeyler durmuyor, daima dönüp tazeleniyor?”
sorusuyla ortaya konan konuyu ele alacağız inşallah.
Bediüzzaman, normalde bir insana yaradılışı gereği veya
toplum faydasına ait bir işi gördüren iki şeyden birisinin o vazifeye ait
neticeler ve faydalar ve bir diğerinin o vazifeyi hararetle yaptıran bir
muhabbet, arzu ve lezzet olduğunu ifade etmektedirler:
“Mesela yemek yemek… İnsanı yemeğe sevk eden, iştahtan
gelen bir lezzet, bir arzudur. Sonra yemenin neticesi vücudu beslemek ve hayatı
devam ettirmektir. Aynen öyle de şu kâinattaki dehşet verici ve hayret
uyandırıcı sınırsız faaliyet, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin iki kısmına dayanır
ve iki geniş, büyük hikmet içindir; bu hikmetlerin her biri de sonsuzdur.” (18.
Mektup 3. Mesele)
Birinci hikmet, Cenab-ı Hakk’ın güzel isimlerinin sonsuz
tecellilerinin olması ve bunların çeşitliliğinden dolayı yaratılan şeylerin de
çeşit çeşit olmalarıdır:
“Yarattığı varlıkların çeşitliliği ve birbirinden farklı
olması, o tecellilerin çeşitliliğinden ileri geliyor. İşte her kemâl ve
güzellik sahibinin, fıtratı gereği kemâlini ve güzelliğini görmek ve göstermek
istemesi sırrınca, o farklı farklı isimler de ebedî oldukları için daimî bir
surette Zât-ı Akdes namına görünmek, yani nakışlarını görmek ister. Kendi
nakışlarının aynasında O’nun güzelliğinin cilvelerini ve kemâlinin
yansımalarını görmeyi ve göstermeyi arzu ederler. Yani yüce kâinat kitabını ve
varlıkların çeşitli yazılarını devamlı, her an tazelemek, sürekli yeniden,
mânidar bir şekilde yazmak, bir tek sayfaya ayrı ayrı binlerce yazıyı kaydetmek
ve her birini en kutsî isimlerin sahibi Mukaddes Zât’ın gören nazarına sunmakla
beraber, bakıp düşünmeleri için bütün şuur sahiplerine de göstermeyi ve
okutmayı gerektirir.” (24. Mektup 4. Remiz)
İkinci hikmetten önce hatırda tutulması gereken önemli bir
hususa dikkat çekmekte fayda var; Cenab-ı Hak hakkında bazı şeyleri
anlatabilmek için insanlar için kullanılan bazı kavramları kullanmak zorunda
kalınmaktadır. Şüphesiz ki bunlar eksik olup yetersizdirler ama konunun
anlaşılmasına yardımcı olurlar. Hatırda tutulmalıdır ki lezzet, sevinç ve
memnuniyet gibi bizce bilinen manalar O’nun (cc) mukaddes sıfatlarını ve
bunların eseri olan faaliyetlerini ifade etmekten acizdirler. Buna binaen Hazreti Bediüzzaman bu farkı ortaya koymak
için bu kavramların başına “mukaddes, tabir caizse, O’na yarış şekilde,
istiğna-i zatına yaraşır şekilde, her türlü beşeri zaaf ve kusurdan uzak” gibi
kayıtlar koymuştur.
Şu kâinattaki dehşet verici ve hayret uyandırıcı sınırsız
faaliyetin ikinci hikmeti ise nasıl ki varlıklardaki faaliyet bir iştah, arzu
ve lezzetten kaynaklanır. Aynı şekilde, bu baş döndürücü ve had ve hesaba
gelmez faaliyetlerde Allah’a mahsus, her türlü beşeri zaaf ve kusurdan uzak
mukaddes lezzetler vardır. İfade etmekte zorlandığımız bu hakikati Hazreti
Üstad’ın enfes izahlarına bırakalım:
“Nasıl ki varlıklardaki faaliyet bir iştah, arzu ve
lezzetten kaynaklanır. Hatta her bir faaliyette kesinlikle lezzet vardır; belki
her faaliyet, bir çeşit lezzettir.
Aynen öyle de, Vâcibü’l-Vücûd’a lâyık bir tarzda, Zât’ının
istiğnasına, mutlak bir surette her şeye sahip olup hiçbir şeye muhtaç
bulunmayışına ve mutlak kemâline uygun bir şekilde sınırsız, mukaddes bir
şefkat ve sonsuz, mukaddes bir muhabbet var.
O mukaddes şefkat ve muhabbetten gelen sınırsız, mukaddes
bir şevk var.
O mukaddes şevkten gelen sonsuz bir mukaddes sevinç var.
Ve o mukaddes sevinçten gelen –tabir caizse– hadsiz,
mukaddes bir lezzet var.
Hem o mukaddes lezzetten gelen sınırsız merhamet gösterme
içinde, varlıkların, kudret faaliyeti içinde, kabiliyetlerinin potansiyelden
fiile çıkmasından ve mükemmelleşmesinden kaynaklanan memnuniyetlerinden ve
kemâllerinden gelen ve Rahman ve Rahîm Zât’a ait –tabir caizse– hadsiz mukaddes
memnuniyet ve iftihar vardır ki, sonsuz bir faaliyeti gerektiriyor.
İşte felsefe ve fen şu ince hikmeti bilmediği için şuursuz
tabiatı, kör tesadüfü ve cansız sebepleri, şu son derece kuşatıcı ilimle, engin
hikmetle ve her şeyi görerek yapılan faaliyetle karıştırmış, dalâlet
karanlığına düşüp hakikat nurunu bulamamıştır.” (18. Mektup 3. Mesele)
Vahyin ışığından faydalanmadıkları için bu büyük
hakikatlerden habersiz bir şekilde kâinatın yaratılış gayesine anlamaya çalışan
filozoflar ise hep yollarda dökülüp kalmışlar ve türlü türlü sapıklıklara
düşmüşlerdir. Kur’an’ın nuruyla kâinata bakıldığı zaman ise evrendeki her nokta
ve şey canlılık kazanmakta ve adeta durmadan hikmetleri haykırarak anlatan bir
dil haline gelmektedir:
“Bir zaman, beşerî ilimlerin ve felsefenin, şu sanatlı
varlıkların gayelerine dair gösterdiği faydalar bana çok önemsiz göründü ve
anladım ki, o hikmet abesliğe (boşa) gider. Onun için felsefecilerin aşırıya
varanları ya tabiat dalâletine düşer ya sofist olur ya Yaratıcının iradesini ve
ilmini inkâr eder ya da O’na “mûcib-i bizzat” (İcraatını yapmaya mecbur olan,
iradesinde serbest olmayan) der.
İşte o zaman Allah’ın rahmeti Hakîm ismini imdadıma
gönderdi, bana o sanatlı varlıkların büyük gayelerini gösterdi. Yani her bir
varlık, Cenâb-ı Hakk’ın öyle bir yazısıdır ki, bütün şuur sahipleri onu okuyup
etraflıca düşünür, mânâsı bildirildi.
Şu gaye bana bir sene yetti. Sonra o sanattaki harikalar
açığa çıktı, o gaye kâfi gelmemeye başladı. Çok daha büyük başka bir gaye
gösterildi. Yani bildim ki: Her bir varlığın en mühim gayeleri Sâni’ine bakar;
onların gayesi Cenâb-ı Hakk’ın sanatının mükemmelliğini, isimlerinin
nakışlarını, hikmetinin süslemelerini ve rahmet hediyelerini O’nun nazarına arz
etmek, güzelliğine ve kemâline bir ayna olmaktır.
Şu gaye de bana hayli zaman yetti. Sonra eşyanın
sanatındaki ve var edilişindeki hayret verici faaliyet ve son derece süratli
değişimler içinde kudret mucizeleri ve rubûbiyetin icraatı göründü. O zaman bu
gaye de kâfi gelmemeye başladı. Belki bu gaye kadar büyük bir hikmet ve sebep
de lâzımdır, diye düşündüm. İşte o vakit bana şu İkinci Remiz’deki sebepler ve
gelecek işaretlerdeki gayeler gösterildi ve şüphesiz bir şekilde şu mânâ
bildirildi:
Kâinattaki kudret faaliyeti ve eşyanın akıp gitmesi o
kadar mânidardır ki, Sâni-i Hakîm şu faaliyetle bütün varlık türlerini
konuşturuyor. Âdeta göklerde ve yerde hareket eden varlıklar birer kelime,
hareketleri ise bir konuşmadır. Demek, faaliyetten ileri gelen hareketler ve
yok olup gitmeler Allah’ı tesbih hükmündedir, âlemdeki faaliyet de kâinatın ve
varlık türlerinin sessizce bir konuşması ve fertlerini konuşturmasıdır.” (Yirmi
Dördüncü Mektup)
İnşallah sonraki yazıda diğer hikmetlerle soruyu cevaplamaya devam edelim…
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

ORHAN KESKİN

PROF. DR. OSMAN ŞAHİN

SAFVET SENİH

ERTUĞRUL İNCEKUL












