Varlıkların sürekli değiştirilip yenilenmesi

Okuma Süresi 12 dkYayınlanma Cuma, Mart 6 2026
Paylaş
X Post
Varlıkların sürekli değiştirilip yenilenmesi

Önceki yazıda, Allah’ın (cc) her şeyi hikmetle yaratması, mahlukatına karşı çok merhametli olması ve mahlûkatına karşı muhabbetin de ötesinde bir alâka duymasıyla birlikte kâinatta görülen hastalıkların, belaların, afetlerin, ayrılıkların, ölümlerin, yok oluşların ve daha nice zorlukların ve sıkıntıların var olmasının ve kullarının bunlarla imtihan edilmelerinin nasıl açıklanabileceği konusuna başlamıştık. Konunun doğru anlaşılabilmesi için gerekli olan “Mülk sahibi, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder” sırrı üzerinde durulmuştu.

Şimdi ise, Hazreti Bediüzzaman’ın felsefe ve akılla halledilemeyen mühim bir mesele dediği, “O, her an yeni tecellilerle iş başındadır.” (55/29) ve “Dilediği her şeyi yapandır.” (85/16) ayetlerinde ifade edilen ve “Kâinattaki aralıksız devam eden şu hayret verici faaliyetin sırrı ve hikmeti nedir? Neden şu hareket eden şeyler durmuyor, daima dönüp tazeleniyor?” sorusuyla ortaya konan konuyu ele alacağız inşallah.

Bediüzzaman, normalde bir insana yaradılışı gereği veya toplum faydasına ait bir işi gördüren iki şeyden birisinin o vazifeye ait neticeler ve faydalar ve bir diğerinin o vazifeyi hararetle yaptıran bir muhabbet, arzu ve lezzet olduğunu ifade etmektedirler:

“Mesela yemek yemek… İnsanı yemeğe sevk eden, iştahtan gelen bir lezzet, bir arzudur. Sonra yemenin neticesi vücudu beslemek ve hayatı devam ettirmektir. Aynen öyle de şu kâinattaki dehşet verici ve hayret uyandırıcı sınırsız faaliyet, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin iki kısmına dayanır ve iki geniş, büyük hikmet içindir; bu hikmetlerin her biri de sonsuzdur.” (18. Mektup 3. Mesele)

Birinci hikmet, Cenab-ı Hakk’ın güzel isimlerinin sonsuz tecellilerinin olması ve bunların çeşitliliğinden dolayı yaratılan şeylerin de çeşit çeşit olmalarıdır:

“Yarattığı varlıkların çeşitliliği ve birbirinden farklı olması, o tecellilerin çeşitliliğinden ileri geliyor. İşte her kemâl ve güzellik sahibinin, fıtratı gereği kemâlini ve güzelliğini görmek ve göstermek istemesi sırrınca, o farklı farklı isimler de ebedî oldukları için daimî bir surette Zât-ı Akdes namına görünmek, yani nakışlarını görmek ister. Kendi nakışlarının aynasında O’nun güzelliğinin cilvelerini ve kemâlinin yansımalarını görmeyi ve göstermeyi arzu ederler. Yani yüce kâinat kitabını ve varlıkların çeşitli yazılarını devamlı, her an tazelemek, sürekli yeniden, mânidar bir şekilde yazmak, bir tek sayfaya ayrı ayrı binlerce yazıyı kaydetmek ve her birini en kutsî isimlerin sahibi Mukaddes Zât’ın gören nazarına sunmakla beraber, bakıp düşünmeleri için bütün şuur sahiplerine de göstermeyi ve okutmayı gerektirir.” (24. Mektup 4. Remiz)

İkinci hikmetten önce hatırda tutulması gereken önemli bir hususa dikkat çekmekte fayda var; Cenab-ı Hak hakkında bazı şeyleri anlatabilmek için insanlar için kullanılan bazı kavramları kullanmak zorunda kalınmaktadır. Şüphesiz ki bunlar eksik olup yetersizdirler ama konunun anlaşılmasına yardımcı olurlar. Hatırda tutulmalıdır ki lezzet, sevinç ve memnuniyet gibi bizce bilinen manalar O’nun (cc) mukaddes sıfatlarını ve bunların eseri olan faaliyetlerini ifade etmekten acizdirler. Buna binaen   Hazreti Bediüzzaman bu farkı ortaya koymak için bu kavramların başına “mukaddes, tabir caizse, O’na yarış şekilde, istiğna-i zatına yaraşır şekilde, her türlü beşeri zaaf ve kusurdan uzak” gibi kayıtlar koymuştur.

Şu kâinattaki dehşet verici ve hayret uyandırıcı sınırsız faaliyetin ikinci hikmeti ise nasıl ki varlıklardaki faaliyet bir iştah, arzu ve lezzetten kaynaklanır. Aynı şekilde, bu baş döndürücü ve had ve hesaba gelmez faaliyetlerde Allah’a mahsus, her türlü beşeri zaaf ve kusurdan uzak mukaddes lezzetler vardır. İfade etmekte zorlandığımız bu hakikati Hazreti Üstad’ın enfes izahlarına bırakalım:

“Nasıl ki varlıklardaki faaliyet bir iştah, arzu ve lezzetten kaynaklanır. Hatta her bir faaliyette kesinlikle lezzet vardır; belki her faaliyet, bir çeşit lezzettir.

Aynen öyle de, Vâcibü’l-Vücûd’a lâyık bir tarzda, Zât’ının istiğnasına, mutlak bir surette her şeye sahip olup hiçbir şeye muhtaç bulunmayışına ve mutlak kemâline uygun bir şekilde sınırsız, mukaddes bir şefkat ve sonsuz, mukaddes bir muhabbet var.

O mukaddes şefkat ve muhabbetten gelen sınırsız, mukaddes bir şevk var.

O mukaddes şevkten gelen sonsuz bir mukaddes sevinç var.

Ve o mukaddes sevinçten gelen –tabir caizse– hadsiz, mukaddes bir lezzet var.

Hem o mukaddes lezzetten gelen sınırsız merhamet gösterme içinde, varlıkların, kudret faaliyeti içinde, kabiliyetlerinin potansiyelden fiile çıkmasından ve mükemmelleşmesinden kaynaklanan memnuniyetlerinden ve kemâllerinden gelen ve Rahman ve Rahîm Zât’a ait –tabir caizse– hadsiz mukaddes memnuniyet ve iftihar vardır ki, sonsuz bir faaliyeti gerektiriyor.

İşte felsefe ve fen şu ince hikmeti bilmediği için şuursuz tabiatı, kör tesadüfü ve cansız sebepleri, şu son derece kuşatıcı ilimle, engin hikmetle ve her şeyi görerek yapılan faaliyetle karıştırmış, dalâlet karanlığına düşüp hakikat nurunu bulamamıştır.” (18. Mektup 3. Mesele)

Vahyin ışığından faydalanmadıkları için bu büyük hakikatlerden habersiz bir şekilde kâinatın yaratılış gayesine anlamaya çalışan filozoflar ise hep yollarda dökülüp kalmışlar ve türlü türlü sapıklıklara düşmüşlerdir. Kur’an’ın nuruyla kâinata bakıldığı zaman ise evrendeki her nokta ve şey canlılık kazanmakta ve adeta durmadan hikmetleri haykırarak anlatan bir dil haline gelmektedir:

“Bir zaman, beşerî ilimlerin ve felsefenin, şu sanatlı varlıkların gayelerine dair gösterdiği faydalar bana çok önemsiz göründü ve anladım ki, o hikmet abesliğe (boşa) gider. Onun için felsefecilerin aşırıya varanları ya tabiat dalâletine düşer ya sofist olur ya Yaratıcının iradesini ve ilmini inkâr eder ya da O’na “mûcib-i bizzat” (İcraatını yapmaya mecbur olan, iradesinde serbest olmayan) der.

İşte o zaman Allah’ın rahmeti Hakîm ismini imdadıma gönderdi, bana o sanatlı varlıkların büyük gayelerini gösterdi. Yani her bir varlık, Cenâb-ı Hakk’ın öyle bir yazısıdır ki, bütün şuur sahipleri onu okuyup etraflıca düşünür, mânâsı bildirildi.

Şu gaye bana bir sene yetti. Sonra o sanattaki harikalar açığa çıktı, o gaye kâfi gelmemeye başladı. Çok daha büyük başka bir gaye gösterildi. Yani bildim ki: Her bir varlığın en mühim gayeleri Sâni’ine bakar; onların gayesi Cenâb-ı Hakk’ın sanatının mükemmelliğini, isimlerinin nakışlarını, hikmetinin süslemelerini ve rahmet hediyelerini O’nun nazarına arz etmek, güzelliğine ve kemâline bir ayna olmaktır.

Şu gaye de bana hayli zaman yetti. Sonra eşyanın sanatındaki ve var edilişindeki hayret verici faaliyet ve son derece süratli değişimler içinde kudret mucizeleri ve rubûbiyetin icraatı göründü. O zaman bu gaye de kâfi gelmemeye başladı. Belki bu gaye kadar büyük bir hikmet ve sebep de lâzımdır, diye düşündüm. İşte o vakit bana şu İkinci Remiz’deki sebepler ve gelecek işaretlerdeki gayeler gösterildi ve şüphesiz bir şekilde şu mânâ bildirildi:

Kâinattaki kudret faaliyeti ve eşyanın akıp gitmesi o kadar mânidardır ki, Sâni-i Hakîm şu faaliyetle bütün varlık türlerini konuşturuyor. Âdeta göklerde ve yerde hareket eden varlıklar birer kelime, hareketleri ise bir konuşmadır. Demek, faaliyetten ileri gelen hareketler ve yok olup gitmeler Allah’ı tesbih hükmündedir, âlemdeki faaliyet de kâinatın ve varlık türlerinin sessizce bir konuşması ve fertlerini konuşturmasıdır.” (Yirmi Dördüncü Mektup)

İnşallah sonraki yazıda diğer hikmetlerle soruyu cevaplamaya devam edelim…