Aşk Ölçüyü Kaybetmek mi, Ölçüye Ermek mi?

Her çağ, aşkı yeniden tarif etmiştir. Kimileri onu insanı göklere yükselten bir sır, kimileri ise aklı perdeleyen bir ateş olarak görmüştür. İslâm ahlâk düşüncesinin mümtaz simalarından İbn Miskeveyh, Tehzîbü’l-Ahlâk adlı eserinde aşkı ihtiyatla ele alır. Ona göre aşk, çoğu zaman sevginin ölçüsünü kaybetmiş hâlidir. Ölçüden taşan her duygu gibi o da insanı nefsin girdabına sürükleyebilir. Aklın rehberliğinden uzaklaşan sevgi, hikmet olmaktan çıkar; tutkuya, tutku ise zamanla esarete dönüşür.

Miskeveyh’in nazarında her sevgi aynı kökten doğmaz. Kimi hazdan beslenir; ilkbahar çiçekleri gibi bir anda açar, ilk rüzgârda solar. Kimi menfaatin gölgesinde yeşerir; menfaat çekilince kökü de kurur. Kimi iyiliğin bereketiyle filizlenir; vefa ile kuvvet bulur. Bir kısmı ise bunların birbirine karıştığı bulanık sularda akar. Hakikati arayan gönül, bu suların berraklığını ayırt etmek zorundadır.

Asıl mesele, insanın neyi sevdiği kadar nasıl sevdiğidir. Çünkü sevginin yönü kadar ölçüsü de kaderini belirler. Ölçüsüz sevgi, insanı sevdiğinin kölesi yapar; ölçülü sevgi ise onu hakikatin yolcusu kılar.

Filozofun dikkat çektiği bir başka hakikat de insanın kendi nefsine duyduğu sevgidir. İnsan, çoğu zaman başkasını sevdiğini zannederken aslında kendi arzusunu, kendi ihtiyacını ve kendi benliğini sever. Gerçek sevgi ise benliği büyütmez; onu inceltir. “Ben”den “sen”e, “sen”den “O”na uzanan yol, nefsin dar sınırlarını aşabilenlere açılır.
İşte bu noktada aşk, mecazdan hakikate yönelir. Bedene bağlı arzular sükûnet buldukça ruhun ufku genişler. Göz, görünen güzelliklerden görünmeyen Cemâl’e çevrilir. Kalp, fanî suretlerde oyalanmayı bırakıp bâkî olana yönelir. Miskeveyh’in “ilâhî sevgi” dediği hâl, nefsin zincirlerinden kurtulan aklın ve arınmış gönlün Allah’a yönelişidir. Bu sevgi, tüketen değil tamamlayan; yakan değil olgunlaştıran; eksilten değil kemale erdiren sevgidir.

Belki de hakiki aşk, sevgiyi büyütmek değil, onu arındırmaktır. Zira her aşk, insanı bir yere götürür: Ya nefsine, ya dünyaya, ya da Rabbine. Aşkın değeri, ateşinin şiddetinde değil; yöneldiği kıblededir.
İzin;

“Nefsin ateşiyle yanan sevda, sonunda kül olur;
Ruhun nûruyla yanan aşk ise, sahibini Cemâl’e ulaştırır.”

Aşk, sanıldığı gibi yalnızca yanmak değildir; ne uğruna yandığını bilmektir. Ateş her şeyi yakar; fakat hakikat ateşi, yalnızca benliği yakar. Benlik kül oldukça gönül saflaşır; gönül saflaştıkça sevgi, hevesten muhabbete, muhabbetten marifete, marifetten ilâhî aşka dönüşür.

Bu sebeple her coşkun duygu aşk değildir. İnsan bazen nefsinin arzusuna aşk der, bazen de alışkanlığını sadakat zanneder. Hâlbuki hakiki aşk, aklı söndürmez; onu hikmetle aydınlatır. İradeyi zayıflatmaz; onu kemale taşır. Kalbi dünyaya bağlamaz; kalbi, dünyanın sahibine yöneltir.

Ölçüsüz sevgi insanı mahlûka esir eder; ölçülü sevgi ise Hâlık’a götürür. İşte aşkın sırrı da burada gizlidir: Seven, sevdiğinde kendini değil, Hakk’ın tecellîsini görebildiği gün, mecazın kıyısından hakikatin deryasına adım atmış olur.

YAZARIN SON YAZILARI