DAYE

Harun Tokak
Yayınlanma Pazar, 19 Mayıs 2024
Halime Ana
“Bir ananın en büyük korkusu, evladını bir daha hiç koklayamadan uğurlamaktır.”
Mütevazı kültür merkezimizde, eda edilen cuma namazının huzuru henüz taptazeydi. Martılar, şehrin kurşuni semalarında sanki kanatlarında meşum bir haberi taşıyormuşçasına çığlık çığlığa uçuyordu. Göğün bu feryadı, yeryüzüne inecek olan kederin habercisi gibiydi.
Cemaat yavaş yavaş dağılmış, biz ise her hafta olduğu gibi gönül soframızı kurmuş, mutat sohbetimize başlamıştık.
Kadim dost Beşir Bey hemen yanımda oturuyordu.
Onu ilk kez, Güneydoğu’nun o ayaz kesmiş kışlarında tanımıştım. Çocuklar üşümesin, kalem tutan eller titremesin diye yurtlara, okullara tanker tanker fuel-oil gönderirdi. O minik yüreklerin arşa yükselen saf duaları, bugün onun üzerinde bir zırh gibi durmaktaydı.
Bir keresinde onu kültür merkezinin önünde, bir dostuyla hıçkıra hıçkıra ağlaşırken görmüştüm. Sebebini sorduğumda, kendi mağduriyetini unutmuş bir edayla: “O, Türkiye’deki mazlumlar için çırpınıyor, dayanamadım...” dedi. Oysa kendisi de her şeyine el konulmuş bir muhacirdi. Lakin o, bir mazlumun yüzündeki küçücük bir tebessümü, kaybettiği tüm servetine yeniden kavuşmuşçasına bir bayram sevinciyle karşılıyordu.
Zaman zaman, Türkiye’deki anasıyla yaptığı telefon konuşmalarına şahit oluyordum.
Bir ana o uçta, evladı bu uçta; aralarındaki binlerce kilometreyi gözyaşlarıyla dolduruyorlardı.
“Oğul, ne zaman geleceksin? Dünya gözüyle seni bir kez daha göreyim; yoksa gözlerim açık gidecek bu âlemden. Bu hasretlik ne zaman bitecek oğul?”
“Yakında geleceğim ana, elini öpeceğim.”
Kültür merkezindeki sohbet çayların buğusunda sürerken Beşir Bey, bedenen yanımızda olsa da ruhen bir eşikte bekliyor gibiydi; gözleri ve kulağı, masanın üzerinde sessiz bir nöbet tutan telefonundaydı.
Nihayet o beklenen çağrı geldiğinde, sohbetin latif ahengini incitmemek adına telefonu usulca kavrayıp dışarı süzüldü. Döndüğünde ise kelimeler hükmünü yitirmişti. Yüzü, binlerce sayfalık bir keder kitabının özeti gibiydi; ben o simadaki çizgileri, o vakur ama yıkılmış ifadeyi çok iyi tanıyordum. Hiçbir şey demedi. Hiçbir şey diyemedi. O devasa cüsseli adam, koca bir çınar gibi masanın üzerine devrildi ve hıçkırıkları salonun sessizliğini bir bıçak gibi yardı. Dudaklarından dökülen tek cümle, bir ömrün hasretini mühürledi:
“Anam sizlere ömür...”
Bir ana daha, gurbetin soğuk mesafeleri arasında nefesi kesilen oğlunu son bir kez koklayamadan, bağrına basamadan beka âlemine göçüp gitmişti. Pek çoğumuzun mukadderatı, her birimizin gizli yarasıydı bu.
Beşir Bey’in anasıyla yaptığı telefon görüşmeleri yankılandı zihnimde; o yaşlı ve titrek sesin “Oğul, ne zaman geleceksin? Senin hasretin yaktı beni oğul!” deyişi, şimdi bir havar türküsüne dönüşmüştü.
Dudaklardan dökülen o yanık feryatlar, gözyaşlarının nemiyle harmanlanarak bir buhurdanlıktan yayılır gibi duman duman arşa yükseldi. Bahar gelmişti gelmesine ama bir ocağın en kıymetli ateşi sönmüş, gurbet bir kez daha galip gelmişti.
Beşir Bey’in etrafında halelenen dostlarının teselli sözleri, sığınacak bir dal arayan kanadı kırık kelebekler gibi havada uçuşuyordu. Dualar döküldü dillere, hatimler pay edildi ruhuna. O an sanki görünmez tellerle bağlı kıtalar birbirine fısıldadı: “Bir ana daha, evladının kokusuna hasret veda etti dünyaya.”
Beşir Bey’in telefonu bir an olsun sükût etmiyordu. O an anlaşıldı ki, ölen sadece Batman’ın bir köyündeki bir kadın değil, dünyanın bütün evlerindeki “Ana”ydı. Gurbetin o kendine has, hüzünlü bir adaleti vardı: Bir evde neşe varsa herkes bayram eder, bir eve ateş düşerse bütün ocaklara duman dolardı. Her bir taziye telefonu, her bir şefkatli söz; Beşir Bey’in kalbindeki derin yaraya sarılan beyaz ipekten bir sargı bezi gibiydi. Bu sözler yüzüne muvakkat bir sekine indiriyordu lakin sesler çekilip yalnızlık başlayınca, o beyaz ipeğin altından sızan keder, gecenin ıssızlığında açan kıpkırmızı bir gül gibi yeniden beliriyordu.
Yaşlı gözlerle uzaklara bakarak içini döktü: “Anam,” dedi, “Gönlü derya, eli güneş kadar cömert bir kadındı. O sadece benim değil, koca bir köyün Halime Anası’ydı. Bayram sabahları camiden çıkanlar, önce onun bereketli sofrasına yönelirdi. Ağzı dualı, alnı secdeli, imanı kale gibi bir kadındı bizi yetiştiren.”
Sesindeki titreme, son konuşmalarının hatırasıyla daha da derinleşti. Halime Ana, son nefesinden evvel adeta bir vasiyet gibi haykırmıştı telefonda:
“Oğul, ne zaman geleceksin? Dünya gözüyle seni bir kez daha göreyim; yoksa gözlerim açık gidecek bu âlemden. Bu hasretlik ne zaman bitecek oğul?”
Beşir Bey’in “Yakında geleceğim ana, elini öpeceğim,” vaadi, gurbetin soğuk gerçeğine çarpmıştı. Hayatı boyunca kimseye beddua etmeyen o derviş gönüllü kadın, evlat hasretinin koruyla yanınca ilk kez feryat etmişti: “Bize bu zulmü reva görenleri Allah affetmesin oğul!”
Bu, yoğun bakımın soğuk sessizliğinden önceki son veda, son hıçkırıktı.
On yıldır toprağına ayak basamayan, anasının cenazesine dahi hasret kalan gurbetzede evlat, artık anasızdı.
“Şimdi yaptırdığım ‘Halime Ana Taziye Evi’ hınca hınç dolmuştur,” dedi, “Köylüler onun dağıttığı Kur’an-ı Kerimlerden ayetler okuyor, onun ekmeğini yiyenler ona rahmet diliyordur. Herkes oradadır, herkes o çatı altındadır.
Bir ben yokum orada.”
Bu devran, nice Halime Anaların sinesinde yanan hasret ateşleriyle kavruldu; nice masum gönül, zulmetin zifiri karanlığında bir meşale gibi eridi. Lakin onlar, sarsılmaz bir imanla O’nun iradesine ram olmuş, “Kahrın da hoş, lütfun da” diyen asalet abideleriydi. Omuzlarına vurulan o ağır yükleri, çekilmesi imkânsız denilen çileleri sabır hırkasına bürünerek taşıdılar. Ruhlarında ne bir umutsuzluk lekesi ne de tükenmişliğin gölgesi vardı; çünkü onlar yalnızca Rablerine dayandılar. O da bu güzel insanları hiç yalnız bırakmadı; onları merhametinin ipeksi kanatlarıyla sarıp sarmaladı, kederlerini birer madalyaya dönüştürdü.
O şimdi, gurbetin her sokağında yediden yetmişe herkesin Beşir Ağabey’iydi. Kapısı her zaman açık, kalbi her daim muhtaçlar için bir limandı. Çünkü o, toprağın altına girmeden evvel ruhunu cömertliğin asumanına taşımayı başarmış bir gönül eriydi.
Gurbetin bu puslu günlerinde, gönül sultanı Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “En yakın dostumdur” iltifatına mazhar olmuş; dünya malı gitmiş ama geriye sarsılmaz bir sadakat kalmıştı. Öyle ki, Hocaefendi bir keresinde hasretle sormuştu: “Beşir Bey, niye bu kadar arayı açtınız?” Sekiz ayın özlemi, bir dostun gönlünde “eziyet” olmuştu. Haramiler onun maddiyatına çökmüş olabilirdi ama bu ulvi sevgi, bir beşerin sahip olabileceği en erişilmez hazineydi.
Anasını görememek yüreğini kavurmuştu da giden koca servetleri için bir kez olsun kirpiği ıslanmamıştı.
Her konuşmasında, her sohbetinde, “Ben uzatmaları oynuyorum,” diyordu.
“Neden böyle söylüyorsun?” dediğimde;
“Bir keresinde iş takibi için babam ve ağabeyimle Erzincan’a gitmiştik,” diye başladı anlatmaya:
“O gün, kaderin sayfalarına çoktan yazılmış bir Cuma günüydü.
Babam, “Çocuklar, yer ayırtın da bu gece Urartu Oteli’nde kalalım,” dedi.
Sonraki gün Batman’da himmet toplantısı vardı. Talebelerin bursu, geleceği söz konusuydu. Recep Hoca, “Senin mutlaka bulunman lazım,” demişti.
Ağabeyime, “Babama söyle de dönelim, benim yarın Batman’da işim var,” dedim.
“Ben söyleyemem,” dedi.
Babam çok otoriter, mizacı oldukça sert bir adamdı; sözünün üstüne söz söylenmezdi.
Ona bir türlü söyleyemeyince, Cuma duasında babamın da sahibi olan Rabbime sığındım:
“Allah’ım, babamın kalbini yumuşat!”
Namaz çıkışı babam, “Oğlum oteli iptal edin Batman’a dönüyoruz,” dedi.
Dünyalar benim oldu.
Ramazan günüydü.
Diyarbakır’a vardığımızda gün usulca kızıllığa boyanmış, iftar vakti gelmişti.
Babam, “Arabayı bir restoranın önüne çekin de iftar yapalım,” dedi.
Tam lokmalarımızı bölüşürken, televizyonun altından bir alt yazı akmaya başladı.
“Erzincan’da deprem oldu; Urartu Oteli yıkıldı, kurtulan olmadı.”
Takvimler 13 Mart 1992’yi gösteriyordu.
Ben o sofrada ölümün soğuk nefesiyle hayır yapmanın sıcaklığı arasındaki o ince perdeyi gördüm. Anladım ki, insanı dünyada enkazın altından, ahirette ise nardan kurtaracak olan yığdığı serveti değil, infak ettiği sadakasıydı. O günden sonra dünyayı, süresi bitmek üzere olan bir “uzatma dakikası” gibi yaşamaya başladım. O sene himmetimi üçe katlayarak, mülkün gerçek sahibine ram oldum.”
Annesinin vefatından birkaç gün sonraydı.
Telefonum çaldı.
Arayan Beşir Bey’di.
“Dün gece,” dedi, “bir arkadaş annemi görmüş rüyasında.
Beyaz elbiseler içindeymiş annem.
Şehadet parmağını, göklere doğru dimdik uzatmış, zalime kendi ismiyle hitap ederek şöyle seslenmiş:
“Beni evlat ateşiyle yakan zalim! Artık mühlet bitti, hüküm vakti yakındır. Seninle olan hesabımız mahşerin o büyük divanına kaldı!”
Yeryüzünde adaleti susturanlar, mahşerin heybetinden ve hükmünden asla kaçamazlar.
YAZARIN SON YAZILARI

Üç İmparatorluk, Üç Kral, Üç Kuzen: İngiltere, Alm...

İmamoğlu’ndan Yapay Zekâlı Video Mesajı: "Adalet Ç...

Nafaka ve Boşanma Sisteminde Yeni Dönem: Yasal Düz...

Morgan Stanley Faiz Haritasını Çizdi: 2026 Sonu Yü...

Davutoğlu Savcılıkta Söylediklerinin Arkasında Dur...


