Kesmeyen bıçaklar yakmayan ateşler

Son, özellikle on seneden beri dışardan ve içerden taarruzlara maruz kalıyoruz. Yolumuz ve izimiz kaybolmasın bilakis otobana dönsün istiyoruz.  Bediüzzamanlarla, Hulusi Yahyagillerle, Gülen Hocalarımızla temsil edilen bu ocak sönmesin, zail olmasın. Sabikun u evvelinin işaretlerini arkadan takip edelim ve üstelik mümkünse kendimizden sonra gelen nesle işaretler bırakalım. Bizi ve yolumuzu kesmek isteyen zalimlerin bıçakları kesmesin, içine atmak istedikleri maddi ve manevi ateşler bizi yakmasın istiyoruz. 

İşte bu sıkıntılı ve dertli hayat yolculuğumuzda tüm bunları ve dahasını temin etmek amacıyla bugün Hz. İbrahim’i, hayatını ve verdiği mücadeleyi iyi anlamaya çalışacağız. Hayatını, evladını ve ailesini yok olma kertesine getiren imtihanları, gelecek nesillere, müminlere ulaşılması zor bir örneğe ve misale dahası yola nasıl dönüştü? Bugün İslamiyet'in 5 şartından birini teşkil eden Haç ibadetini yerine getirmek demek Hz. İbrâhim'den kalan alamet ve işaretlere saygı göstermek, tazimde bulunmak ve riayet etmek demektir. Fakat Haccın her alameti, pek çok rükünleri Hz. İbrahim'in verdiği, geçtiği imtihanlarıyla vücut buldu, oluştu.  Zemzem, safa merve, Kabenin inşası, makamı İbrahim, tavaf, kurban ve şeytan taşlamak gibi menasiklerde İbrahim'in emeği, imtihanı ve teslimiyeti vardır. 

Evet, her belayı teslimiyeti ile kazançlı hale getiren İbrahim bizlere ne muhteşem bir örnektir.  “Kad kânet lekum usvetun hasenetun fî ibrâhîme velleżîne me’ahu - Gerçekten de İbrahim'de ve onunla beraber bulunanlarda güzel bir örnek var.” (Mümtehine, 4) Bu ayet bize İbrahim peygamberi iyi anlamayı tembihliyor. 

Onun şirki yok eden tevhit akidesine dayalı teslimiyeti ile ateşler güle, ızdıraplı süreçler de sürura döndü, inkılap etti.

Peygamberimiz (sav) ve önceki her peygamber nazarımızda yüklendikleri misyonları itibarı ile yücedirler. Bu bakımdan Kuran-ı Kerim’e göre; “la nuferri kubeyne ahadin min rusulih - Peygamberler arasında fark yoktur” (Bakara, 285). Fakat başka bir ayette ise derece, mevki makam açısında ise bazı resullerin diğerlerinden daha üstün olduğunu tespit adına; “ tilkerrüsülü faddalna baduhum ala bağdin - Resullerin bazılarını bazılarından üstün kıldık” (Bakara, 253) buyrulur. Özellikle Ahkaf 35. ayete göre sabırda daha da ileri geçmiş “ulu’l azım” peygamberler olduğu belirtilir. 

İşte bu minvalde tefviz ve teslimiyet ufkunda yakalanamaz bir seviyenin ulu’l azim peygamberi olarak Hz. İbrahim'in hayatı üzerinde düşünmek, ibret almak ve onun muhteşem yaşantısı karşısında hayranlığımızı ifade etmeliyiz. O hiç şüphesiz azim sahibi önemli bir peygamberdi.  

Bir insanın değer ve kıymeti hedefinin yüceliği ve gayesinin ulviliği nispetine göredir, prensibine göre Hz. İbrahim tek de olsa hedefinde tüm bir milletin kurtuluşunu veya hidayetini temin etme sebat ve ısrarı içindeydi: “İnne ibrahime kane ummeten kaniten lillahi hanifa  -İbrahim tek başına bir millettir.” (Nahl, 120) Demek ki aslında Hz. İbrahim'in büyüklüğünü himmetinin milleti olmasında aramalıyız. Miraçta Allah ile “kabe kavseyni ev edna” yakınlığına erişen Peygamberimizin (sav) büyüklüğü de tüm bu nimetler üstü nimete mazhar olduğu esnada dahi “ümmeti ümmeti” derdi ve ızdırabı ile inleyebilmesindedir.

Kelimelerle Sınanma

Bakara 124. ayete göre Allah İbrahimi kelimelerle sınadı. Bu kelimelerle sınamayı eksiksiz yerine getirince Allah, İbrahim’i İnsanlara önder yaptı. Taberî’ye göre, Allah Teâlâ’nın İbrâhim’i denemesinin anlamı, bir imtihan olmak üzere ona, kendine farz kıldığı görevleri ve buyruklarını bildirmesidir.   Biz de kelimelerle imtihan oluyor olabiliriz. 

Hz. İbrahim önce şirkten dolayı hayatı ile imtihan oldu. Putları kırınca Nemrutlar onu alevleri göğü yalayan büyük bir ateş yaktırıp içine attılar. Ateşe atılması karşısında meleklerin dahi hiçbir yardımı kabul etmedi ve “Hasbunallah ve nimel vekil” dedi. Ve Allah ateşi Ona berd ü selam yaptı.  “Kulnâ yâ nâru kûnî berden veselâmen ‘alâ ibrâhîm(e)- Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selamet ol!”  (Embiya, 69)

Meleklerden yardım istemesi, Allah’la arasına melekleri koyması anlamına gelirdi ki bu ihtimal ona göre şirkti. Allah’la arasından putları kırıp kaldırdığı gibi melekler dahil her bir sebebi-vasıtayı da kaldırıp attı Hz. İbrahim. Evet bazı olağanüstü durumlar sebepler üstü bir teveccühü gerekli kılar. 

Biz olsak melek veya başka unsurlar “sebeplere riayet” deyip istimdatta bulunabilirdik. Sebep -müsebbep deyip tevhit akidemize zeval getirmeyecek bir yolu tercih edebilirdik.  Sebepleri de yaratan Allah değil mi, sebeplere yine Onun isteği deyip riayeti mahzursuz görebilirdik. Fakat Hz. İbrahim başka, O farklıydı. Onun nazarında müsebbibu’l esbap varken sebeplere riayet etmek de manasızdı, anlamsızdı. Bu nedenle sanki Allah da Onunla muamelesinde sebepleri ve tesirini direkt ortadan kaldırdı. Yakmak için ateş bir sebepti, yakan ise Allah'tı. Bıçağın kesmesi bir sebepti kesen ve öldüren Allah'tı. Sebepler üstü kendine teveccüh eden İbrahim'e da Allah muamelesini değiştirdi ateşin yakıcılığını, bıçaktan da kesiciliğini aldı, iptal etti.  Oğlunun boğazına çaldığı bıçak artık kesmiyor, içine atıldığı ateş artık yakmıyordu. Biz de hakiki tevhide ulaşırsak Allah zalimlerin zulmünü, sefalet gibi görünen süreçlerin yakıcılığını, elem ve ızdırabını üzerimizde tesirsiz kılar.   Bu nedenle “aylarca hapiste kalmama rağmen bir gün olsun hapiste olmanın elemini hissetmedim” diyenleri duydum. 

Bu sınavlar ve görevler insan üstüydü. Allah ona kendi öz oğlunu (İsmail) boğazlama oğluna da razı olma görevi verdi. Boğazladı. Bıçak kesmese de o görevini tereddütsüz yerine getirdi. İhtimal ateşe yakma diyen Allah bıçağa da kesme dedi. Bir insan savaşta evlatları ile karşı karşıya gelebilir. Fakat bizzat evladını kesmeye kalkmak evladınla savaş etmek gibi değildir. Verilen bu evladını boğazlama görevini emri verene teslim olarak yerine getirmek beşer üstü destanlık bir durumdur. 

İsim veya kelimelerle sınanmak devam ediyordu İbrahim için. Emir gereği ot bitmeyen bir vadiye hanımını ve oğlunu bırakıp terk etti. (İbrahim, 37)  İbrahim ateşle, İsmail kurban edilmekle imtihan olduktan sonra sıra hanımını Allah için terk de etmeliydi. 


Hanımı Hacer’i terk edilmekle imtihan oldu. Kelime sırası ailesindeydi. Bir kadın en çok bir evi, mekanı ve geçimi, maişeti olsun isterdi. İbrahim Onu, evin ve ziraatın olmadığı bir vadiye yapayalnız bıraktı. Bu elim manzara karşısında Hacer annemiz sadece Allah’ın emrinin bu şekilde tecelli etmesi ile teselli buldu. Kendine ve yavrusu için Safa ile Merve tepeleri arasında gidip gelerek su aradı. Allah (c.c) onlara kaynağı cennetten olan zemzem suyunu nasip etti. 

İyi olan nedir kötü olan nedir? Hz. İbrahim’in hayatında bunun cevabı da vardır. Ne iyidir ne güzeldir veya ne kötüdür konusu sanatta, edebiyatta ve estetikte Aristo’dan günümüze kadar tartışılan bir meseledir. Bir şey zatında mı güzeldir yoksa emr-i ilahi olduğundan dolayı mı güzeldir? Mesela genel kabule göre iyi ve ahlaklı olan evlatlarımıza sahip çıkmak ve onları hayata hazırlamaktır. Fakat bundan daha iyisi güzeli ve hayırlı olan Allah'ın emirleri ve istekleridir. Allah emrettiyse İbrahim'e göre iyi, güzel ve ahlaklı olan bu emri yerine getirmek için evladın da olsa bıçağın altına yatırmaktır. Aileni perişan etmek Allah’ın emriyse güzeldir, doğru olandır. İbrahim'in hayatında bu tema alabildiğine güçlüdür. 

İbrahim Efendimiz Oğluyla sınandı, kurban olarak kesmesini istedi Allah. Bu kutsal görevi yapmaya giderken hiçbir şeytan vesvesesi onu yolundan döndüremedi. Oğlunu mu keseceksin vesvesesine üstelik taş atarak tepki gösterdi. Her hacı şeytan taşlaması demek iradesine sahip çıkması, Allah'ın emirlerini yerine getirirken şeytan tarafından verilen vesvese ile mücadele etmesi ve o vesveselerin kafasına bir taş atması demektir.  

Haccın manası Hz. İbrahim’in hayatında gizlidir. Hacca gitmek demek eğitim olarak İbrahim'in teslimiyetini talim etmek demektir. Veya teslimiyete talip olmak demektir.  Haç bize teslimiyeti talim eder. Her biri bir lütfu temsil eden her bir  menasık, aslında teslimiyetin şekillenmiş halidir. 

Kabe’yi eşini terk ettiği yerde, kurban olarak adadığı Hz. İsmail oğluyla beraber inşa etti. Bütün mescitlerin temsil ettiği mana bu olmalıdır. Kalbinde teslimiyet değil de nifak taşıyanların yükselttiği binalar ancak mescid i dırarlardır. (Tevbe, 107)  Münafık ve zalimlerin mescitleri Müslümanlar için zararlıdır. Zalimi sevdiren ve zulmü hoş gösteren mescitler yerin dibine batmalıdır. 

İbrahim Efendimizi her namazımızın son oturuşunda selatü selamlarla hatırlarız.  Öyle ki namazlarımız Hz. İbrahimi anarak, tazimde bulunarak sona erer. Her gün her namazımızda hatıralarını yad etmek durumunda kaldığımız Hz. İbrahim'in kim olduğunu merak ederiz. Al-i İbrahim kimdir? Aslında biz son oturuşlarda Kâinatın İftihar tablosu Peygamberimize de selatü selam getiririz fakat bu selatü selamdaki ölçü yine Hz. İbrahim'den alınmıştır.  Hz. İbrahim'e ve aline  selatü selam ettiğin gibi peygamberimize selatü selam ediyoruz denir. Bu selatü selamın sırrını İbn Teymiye ve talebesi İbn Kayyım el-Cevziye şöyle açıklar: 

-Onu Allah halilullah edindi. Yani dostu.

-Onu insanlara imam yaptı. (Bakara, 12 4)

-Soyundan peygamberler gönderdi.

-Onun adını hayırla anılır yaptı.

-Bütün semavi din mensupları onu saygıyla anar.

İbrahim'deki teslimiyet akla ve mantığa ters değildi. Pek çok beşerî teslimiyetler vardır ki orada akıl ve mantık yoktur. Fakat İbrahim'inki farklıydı. Tevhit iskeletini akılla ve mantıkla inşa etti. Nemrut ilah olduğunu ispat sadedinde gözü önünde bir insanı öldürerek ben de ilahım istediğimi yaşatırım istediğimi öldürürüm demeye getirdi. Fakat İbrahim; “Benim Rabbim güneşi doğudan doğurur batıdan batırır. Sen tersini yapabilir misin?” deyince apışıp kaldı Nemrut. (Bakara, 258)

Bir seferinde de aklının hakkını verme sadedinde; “Rabbim nasıl yaratıyorsun dedi. Rabbi de inanmıyor musun Ya İbrahim deyince; “Yakinim ziyadeleşsin istiyorum” diye cevapladı (Bakara, 260). Aslında bu cevap akait ve akide kitaplarının işlevini de açıklar. İspat, delilleri görme ve aklın ikna olması hidayeti temin edemese de  yakini ziyadeleştirir, imana ayrı bir derinlik katar ve insanları hidayete yaklaştırır. Dahası imanı meselelere akılcı yaklaşım, küfrün belini kırar.  Yıldızları ayı ve güneşi takip eden İbrahim onların şahsında aklıyla Rabbini aradı fakat her akıl sahibinin kulağına küpe olacak bir ölçü getirdi. “Ben kaybolup gidenleri sevmem.” Yani kaybolup gidenler Rab olmazlar. (Enam, 76)


Allah'ın nimet verdiği Hz. İbrahim gibi peygamberlerin yolundan Allah bizi ayırmasın. Amin! Ki, Hacca ve Umreye giderek bir parça İbrahimleşiyoruz. Bu fırtınalı süreçlerden geçerken teslimiyetle oluşan Onun ayak izlerini takip ediyoruz. Menasiklerinden bir fener bir nur gibi aydınlanıyoruz. Yolumuzu, yürüyüşümüzü kolay kıldığından dolayı da İbrahim'e ve Aline SELATÜ SELAM ediyoruz.

YAZARIN SON YAZILARI