Gez, göz, arpacık ve Gool..

Kemal Gülen

Kemal Gülen

16 Şub 2024 10:31

  • Rahmetli Turgut Özal yeni başbakan olmuştu ve insanlar grup grup onu ziyarete gidiyordu.      A Milli Futbol takım da randevu aldı. Özal’ın danışmanları biraz tereddütlüydü çünkü Özal’ın futbolla hiç ilgisi yoktu. O sadece ekonomi konusunda başarılı “takunyalı-muhafazakâr” yeni yetme bir siyasetçiydi. Başbakan misafirlerle ne konuşacaktı, bir pot kırmadan ziyareti atlatacaklar mıydı, bilmiyorlardı.  Derken, vakit saat gelince onlarca futbolcu, hoca, yardımcı, kim varsa Özal’ın odasına doluştu. 

    Karşılıklı selamlamalardan sonra danışmanlarının korktukları başlarına geldi. Özal herkesi şaşırtan bir soru sordu ortaya; “bir futbol takımında kaç kişi var.” Ne yani koskoca başbakan bunu bilmiyor muydu? Şoku atlatan biri 11 kişi olduğunu söyledi. Herkesin yüzünde bu takunyalı eski bürokrata karşı bir küçümseme belirdi. İlk şok atlatılmadan Özal ikinci bombayı patlatıyor “peki bir maç kaç dakika oynanıyor.” Danışmanlar saç baş yoluyorlar. Soğuk rüzgarlar esiyor odanın dört bir yanında... Tabii o istihzai mimikler, kaçamak bakışlar, dudak bükmeler Özal’ın dikkatinden kaçmıyor. İçlerinden biri “efendim bir maç 90 dakikadır” deyince Rahmetli üçüncü sorunun pimini çekip tam odanın ortasına bırakıyor; “söyleyin bakalım 90 dakikalık bir oyunda her oyuncu topla kaç dakika topla oynar?”  Artık bu kadar da olmaz diye bakışanlar ve homurdananlar arasında cevap geliyor “efendim 90’ı 22’ye bölünce ortalama 4 dakika oynuyor her bir futbolcu.”  Özal kendinden emin arkasına yaslanıp, “peki, bir oyuncu geri kalan 86 dakika ne yapıyor sahada?” Buz kesiyor ortalık, bu soruyu kimse düşünmemiştir, az tecrübeli olanlar kendilerine çeki düzen veriyorlar, sorunun arkasında önemli bir ders yattığını fark ediyorlar, Özal’ın kendilerini bir kıvama getirdiğini anlıyorlar. Kimseden cevap gelmeyince Rahmetli cevabı kendi veriyor “her oyuncu 4 dakika oynuyor ancak geri kalan 86 dakika ayağına top geldiğinde onu en iyi şekilde değerlendirmek için sahada yer kolluyor, koşuyor, doğru zamanda doğru yerde olmak için ter akıtıyor. İşte 86 dakika iyi koşar doğru zamanı ve doğru yeri kollarsanız size düşen 4 dakikayı verimli oynayabilirsiniz, aksi takdirde yanlış yer ve yanlış zamanlama ile sadece 4 dakikayı kaybetmezsiniz bütün bir maçı kaybedersiniz. Alkışlar arasında danışmanlar rahat bir nefes alıyor. 

    İki hafta arayla iki canımızı toprağa verdik. Maç süresi onlar için bitti. Biz hala maçtayız ve koşturmaya, yer kollamaya, doğru zamanda doğru yerde olmaya gayret ediyoruz. Bizim de ayağımıza top gelecek. Onu en iyi değerlendirmenin yolu bütün bir ömür sahada koşmaktan ve yer kollamaktan geçiyor.

    Rahmetli Ali Açıl abi ne zaman gol atacağını bilmeden yetmiş yıl sahada koşturup durdu. Asya’dan Çin’e, Afrika’dan Kanada’ya nefsini Allah’tan satın alacak bir üns esintisi aradı. Nerede bulduğunu bilmiyoruz ama aradığını biliyoruz. Cömertlikle aradı, ikram ve ihsanda aradı, sadakatte aradı; bazen sohbetlerde sessizce dinledi, bazen coştu ve coşturdu ama hep o kurtuluş anını, o üns esintisini, o golü aradı. Biz bulduğuna inanıyoruz.

    Bu hafta da Çin’den Kanada’ya hicret eden bir gelinimizi toprağın bağrına bıraktık, Ali Açıl abinin yanı başına. Tanıyorlardı birbirlerini, abi kardeş toprak ananın kucağında arkalarında bıraktıkları sadaka-i cariyelerin bereketi ve Allah’ın rahmetiyle huzur içinde uyuyorlar. Aslen Çin’li olan, bizim Nilüfer Hanım diye sayıp sevdiğimiz ablamız, o da üns esintisini aramaya Çin’de başladı. İslam’ın güzelliğini öylesine zarafetle üstünde taşıyordu ki tanıyan herkesi kendine hayran bırakmıştı. Daha evlendiğinin ikinci gününde eşiyle beraber Kamboçya’ya hicret etti ve orada öğretmenlik yaptı. İki yıl sonra İstanbul’a gitti, Türkçe öğrendi.  Kur’an, Hadis, tecvid ve tefsir gibi dersleri internet üzerinden aldı, öğrendiklerini de İngilizce ve Çince olarak arkadaşlarına öğretiyordu. Ayrıca, internet üzerinden bir ilahiyat fakültesine kaydını yaptırdı ve üç yıl okudu. Kuran ezberliyordu, hedefi hafız olmaktı. Bu yolda epey yol aldı. Yani sahada topsuz alanda oynadığı anları çok iyi değerlendiriyordu.

    Bir süredir kanserle mücadele ediyor, hastane-ev arasından mekik dokuyordu. Hizmet arkadaşları ve elmas gibi evlatları onun teselli kaynağıydı. Hikmetinden sual olunmaz ne o evlatlarına doydu ne de evlatları annelerine. Bir yandan Türk toplumunun içinde diğer yandan Ottowa’daki Çinli arkadaşlarıyla vakit geçiriyordu.  Hastalığına rağmen yapması gerekenleri hiç ihmal etmiyordu. Ondaki bu hizmet aşkı bir arayıştı, nefsini Allah’tan satın almak için bir dip dalıştı. O da doğru zamanı ve doğru yeri kolluyordu. Tevhit hakikatine öyle sıkı bağlıydı ki vefatından birkaç gün önce kocasını yine o teselli etti “biz inanan insanlarız, Allah kerih iş işlemez, hastalık da şifa da, hayat da vefat da ondan, Allah’tan geldik ona gidiyoruz.” Belki de ruhunun kanat açtığı, yani artık geminin yaklaştığını fark ettiği bir anda hiç itiraz etmeden, tam bir iman ve teslimiyetle ölümü karşılaması, tribünleri ayağa kaldıran sonuç için en doğru zaman ve en doğru yerdi. 
    Nilüfer abla için hüsn-ü şahadetler yerini buldu. Kızı hemşirelik okuyordu, “bundan sonra her hastayla annemle ilgileniyormuşum gibi ilgileneceğim, bu hastalığın ne kadar acı verdiğini çok iyi biliyorum.”  Nilüfer ablanın babası Çin’den gelmişti, “ben inanıyorum ki sizin ve onun inandığı Allah onu cennetine alacaktır” derken gözyaşlarını tutamadı. Mekanları cennet olsun.

    Şimdi üç ayların içindeyiz, kandiller gelip geçiyor ve Ramazan bütün güzellikleriyle kapıya dayandı. Önümüzde 90 dakikamız var. 4 dakika oynayıp maçı kazanmak için 86 dakika hiç durmaksızın koşturmak gerekiyor.  "Ey Muhammed'ın kızı Fatıma! Sen de nefsini Allah'tan satın almaya bak; zira âhirette senin adına da birşey yapamam." Diyen Peygamberin (SAV) ümmeti eğer bir günü, bir haftayı, bir ayı, bir yılı böyle değerlendirirse, ömründe mutlaka bir esinti, bir rüzgar bulacaktır, Allah’ın izniyle. 

    16 Şub 2024 10:31
    YAZARIN SON YAZILARI