Bizarım birbirini affetmeyen kardeşlerden 1

Allah Rasûlü (sav) (1) ümmetinin kökten ve toptan yok edilmemesi, umumi bir kıtlığa maruz kalmaması, (2) çoğunu helak edecek bir düşmanın onlara musallat edilmemesi ve (3) birbirleriyle vuruşmamaları ve birbirlerine düşmemeleri için dua dua yalvardığını, bunlardan ilk iki duasının kabul edildiğini ama üçüncü duasının kabul edilmediğini beyan etmiştir.
İnsan akıl ve şuur sahibi bir varlık olduğu için, iradesinin hakkını vererek insanlarla bir arada yaşayabilmesi ve başkalarıyla birlik ve beraberlik içerisinde bulunması ondan istenmektedir. Kur’an’da birçok ayet-i kerimede insanların birbirleriyle imtihan olacakları açıkça ifade edilmektedir. İşte bu Allah’ın (cc) kullarını imtihan ettiği hususların en zorlularından bir tanesidir. İnsanlar çok değişik ve farklı fıtrat, meşrep, huy ve karakterlerde yaratılmışlardır. İşte bu kadar farklılıklara rağmen onlardan birbirleriyle bir birlik ve uyum içinde olmaları istenmektedir. Bu zorluktan dolayı da bu işte muvaffak olanlara büyük mükafatlar vaat edilmektedir.
Fethullah Gülen Hocaefendi, bir “Kırık Testi” yazısında bu konunun ehemmiyeti üzerinde durmuş ve iradi olarak her türlü engellere ve zorluklara rağmen bu birlik ve kardeşlik ruhunun sağlanması için çalışılması gerektiğini vurgulamıştır:
“Hiçbir zaman unutulmaması gerekir ki, bazı huyları kötü olan bir insan, “mutlak kötü insan” demek değildir. Hususiyle namaz kılan, oruç tutan bir insana kötü derseniz, siz kendi kötülüğünüzü, kendi çarpık bakış açınızı ortaya koymuş olursunuz. Evet, siz Allah’a, Peygambere, haşr ü neşre iman eden bir kimseye kötü derseniz, kendiniz kötü bir sürece girmişsiniz demektir. Bir arkadaşınızın bir kötülüğüne maruz kalabilirsiniz. Aranızda hırgür çıkabilir.
Ancak burada yapılması gereken ona hemen kötü damgası yapıştırmak değil, bir yolunu bulup aradaki kırgınlığı gidermektir. Çünkü fertler arasında oluşan kırgınlıktan sonra ilk defa özür dileyip “kusura bakma kardeşim, hakkını helal et” diyen kimse o işin kahramanı sayılır. Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu hususa işaret eder ve birbirine küsen iki kişiden hayırlı olanın, önce selâm veren olduğunu ifade buyurur. (Buhari, Edeb 62) Bu hususta Kur’ân’ın fermanı ise şu şekildedir; “İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!” (41/34) (Kıvam ve Kardeşlik)
Kur’an’da ve hadiste bu konu üzerinde önemle durulmuş ve mü’minlerin birlik ve beraberlik içerisinde hareket etmeleri onlara emredilmiş, onların kin, nefret ve iftiraktan (ayrılık) uzak bir kardeşlik ve birliğe sahip olmalarının en büyük bir güç kaynağı olduğu bildirilmiş olmasına rağmen buna aykırı bir yol içerisine girilmesi aslında önemli bir iman zaafına işaret etmektedir:
“Bütün bu kudsî nasihat ve ikazlara rağmen, bu mevzuda gösterilen zaaf ve boşlukların, zaman zaman beni ciddi mânâda sarstığını, derin bir üzüntü ve ızdıraba gark ettiğini ifade etmeliyim. Zira bakıyorsunuz sohbet meclislerine giden, imanı anlatan eserleri müzakere eden iki insan, kalkıp birbiriyle didişiyor, birbiriyle uğraşıyor. Demek ki, onlar, küfür ve dalâlet zihniyetinin inanan insanlar üzerine nasıl bir kin ve nefretle yürüdüğünü görmüyor/göremiyor; düşmanlığa kilitlenmiş hasım bir anlayışın kurmuş olduğu planların, yapılan bütün bu hayırlı işlere mâni olabileceğini idrak edemiyorlar.
Allah aşkına, eğer bunlar küçük meselelerse, o zaman büyük olan mesele nedir? Onur ve gururumuzun bir yerde hesaba katılmamış olması mı? Yoksa biz, Allah ve Resûlü’nün inkar edilmesini önemli görmüyor da, aleyhimizde söylenilen bir lafa takılıp kalıyor, onu mu daha ehemmiyetli görüyoruz?!
O zaman gelin neye, ne ölçüde değer verdiğimize bir bakalım. Hangi küçük hadiseleri hiç yoktan yere gözümüzde büyütüp bir heyûla hâline getirdiğimizi ve bunun karşısında hangi büyük meseleleri gözümüzde küçük bir mevzu hâline getiriverdiğimizi insafla müşâhede edelim. Allah bize akıl vermiş. Daha da ötesinde iman ve iz’an nasip buyurmuş.” (Kıvam ve Kardeşlik)
Hazreti Bediüzzaman bir talebesine “Falanın yazısı senin yazından daha güzel.” diyerek onun faziletini nazara verdiğinde, o talebesinin bundan olan memnuniyetini ifade etmiş ve Üstad hazretleri talebesinde şahit olduğu bu ihlas ve kardeşlik hasletinin kıvamı karşısında çok büyük mutluluk duymuştur ki ve bu meselenin ne kadar ehemmiyetli olduğunu göstermektedir.
Hususen aynı davanın ve inancın sahipleri arasında en büyük kusurları ve hataları bile affettirecek kadar çok önemli hasletler ve birlik vasıtaları var iken, kardeşler arasında yaşanan anlaşmazlıklar, çatışmalar ve düşmanlıkların varlığını kabul etmek nasıl kabul edilebilir:
“Bu sebeple gelin arada bunca fasl-ı müşterek varken nasıl oluyor da birbirimize düşüyoruz, oturup bunun bir değerlendirmesini yapalım. Uhuvvet Risalesi’nde denildiği gibi, Hâlıkımız bir, Mâlikimiz bir, Rabbimiz bir, Peygamberimiz bir, dinimiz bir, kıblemiz bir bir.. bir bir, bine kadar bir bir.. sonra vatan bir, mefkûre bir, aynı yolun yolcusu olma bir.. bir bir, yüze kadar bir bir. Şimdi bu “bir birler” hep bir ve beraber olmayı gerektirdiği hâlde sinek kanadı kadar önemsiz meseleler için niçin ve nasıl birbirimize düşüyoruz, durup düşünmemiz gerekmez mi? “Sinek kanadı kadar ehemmiyetsiz meseleler” dedik. Evet, mesela birisi kalkmış bana “aşağılık mahluk” demiş, küfretmiş, hakaretlerde bulunmuş. Bu durum bana aynıyla mukabelede bulunma hakkını vermez. Çünkü zulme zulümle karşılık vermeyi Hazreti Üstad, “mukabeleyi bilmisil kaide-i zalimanesi” olarak ifade ediyor.
Hem, “Dünyanın, Cenâb-ı Hakk’ın yanında bir sinek kanadı kadar kıymeti olsaydı kâfir ondan bir yudum su içemezdi.” (Müslim, Zühd, 13) buyurulmuyor mu? Demek ki dünyanın, o kadar kıymeti yok ki kâfir su içebiliyor. Şimdi eğer bütün dünya böyle ise, dünyaya ait bir kısım kırık dökük, paramparça işlerin ne ehemmiyeti olabilir ki, inanan bir insan bunlardan dolayı kan kardeşinden daha ileri olan can kardeşine, mefkûre ve yol arkadaşına karşı tavır alabiliyor. Allah aşkına siz söyleyin, mantıkla telif edilir yanı var mı bu meselenin?
Ve yine hatırlayacaksınız Uhuvvet Risalesi’nde Üstad Hazretleri, Hâfız-ı Şirazî’den “Dünya öyle bir metâ değil ki bir nizâa değsin.” İfadesini naklediyor. Zannediyorum hiçbirimiz “Bu zat, bu sözüyle mübalağa yapıyor.” diye içimizden geçirmemişizdir. Demek doğru konuşuyor, hakikati ifade ediyor. Pekâlâ biz, o gerçeği, o doğruyu hayatımıza ne kadar yansıtıyoruz? İşte bütün bunları düşününce “O hâlde ne güne okuyoruz bu kitapları.. ne diye Kur’ân ve Sünnetle meşgul oluyor, ne diye Nurlarla iştigal ediyoruz.. neden sorular soruyor, bizi Müslümanlığın en uç noktalarına götürebilecek teferruata dair bir kısım konuların tahlil ve analizini istiyoruz ki?” diye sormadan edemiyorum kendi kendime. Evet, işimize yaramayacak, bize bir şey ifade etmeyecekse, kemalat-ı insaniye adına elimizden tutup bizi Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a ulaştırmayacaksa niçin zamanımızı israf ediyor, neden gevezelik yapıyoruz ki!..” (Kıvam ve Kardeşlik)
İnşallah sonraki yazıda devam edelim…








