Çukurdan zirvelere çıkarma azmi ve iradesi

Daha önceki yazılarda ruh zehirlenmesi yaşayanların veya başkalaşma hastalığına tutulanların bu halden kurtulmalarının çok zor olduğu, bu yüzden de bu durumlara düşmemek için baştan ciddi tedbirler alınması gerektiği üzerinde durulmuştu.

​İbn Haldun da bir kere dünyevileştikten sonra yeniden İslâmî esaslara dönmenin çok zor olacağını ifade etmektedir. Halbuki, tarih boyunca gerçekleşen nice yıkılışları takip eden dirilişler hep olagelmiştir. Onun böyle bir tespitte bulunmasında yaşadığı dönemdeki büyük problemlerin payını hesaba katmak gerekir, şüphesiz. Onun yaşadığı 1332 ile 1406 yılları arası çok çalkantılı ve sıkıntılı bir dönemdir:

​“İbn Haldun’un yaşadığı dönem, İslâm dünyası adına karışık, buhranlı bir dönemdir. Bu sebeple kanaatimce o, önemli bir ilim adamı olmasına mukabil, kendi zamanının çocuğu olarak o dönemdeki ahvâlden hareketle birtakım neticelere varmaya çalışmış, ulaşmış olduğu bu neticelerin bir kısmında isabet kaydederken, bir kısmında ise hata etmiştir. Meseleye bu açıdan bakıldığında, mezkûr tespitte doğruluk payı bulunmakla beraber, onun tashih edilmesi gereken yanları bulunan nisbî bir hakikat olduğunu söyleyebiliriz…

​İşte İbn Haldun merhum üst üste mağlubiyetlerin yaşandığı o buhranlı dönemde böyle bir hususa dikkat çekmek istemiş olabilir. Ancak İbn Haldun, bu (tespitiyle), dejenere olmuş toplumların yeniden ihyası mevzuunda ümitsizliğin ağır bastığı bir yaklaşımı seslendiriyorsa, kanaatimce böyle bir yaklaşımda zühul (zamanın tesiriyle yapılan yanlışlık) var demektir.

​Çünkü var olduğu günden beri beşeriyetin belki elli defa mumu bitmiş, elli defa ateş gelip tahtaya dayanmış ancak Allah’ın izniyle yeniden bir meşale yakılmış ve insanlık tekrar aydınlığa kavuşmuştur. Evet, beşeriyet elli defa Lut Gölü’nün dibini boylamış, ancak bu düşüşlerin peşini Everest Tepesi’nin zirveleri takip etmiş ve gelip sıfıra dayanan insanlık yeniden zirvelere tırmanmayı başarmıştır.” (Dünyevileşme – Başkalaşma ve Kendimiz Olma)

​İnsanlık tarihinde, nice yıkılışları takip eden nice yükselişler yaşanmıştır ve hep tekrar etmektedir. Allah Rasûlü’nün yaşadığı dönem çok karanlık ve kasvetli olmasına rağmen, O (sav) çok kısa bir zaman içerisinde, o dönemdeki büyük devletlerle ve oluşumlarla baş edebilecek bir seviye ulaşmış ve insanlığı bir hamlede içinde bulunduğu durumdan kurtarmıştır.

​Rahmeti ve Kudreti Sonsuz olan Zat’a (CC) dayanıp onun inayeti sayesinde nice olmaz gibi görünen şeyler vücuda gelmişlerdir. Bu yüzden mü’minin böyle bir ümitsizliğe girmesine asla izin verilmemiştir. Vazifeli insanlar sürekli etraflarına bu sırra binaen ümit telkininde bulunmuşlardır:

​“Bundan dolayı mü’min bir kuyuya düştüğünde, artık buradan çıkmam mümkün değil diyerek ümitsizliğe düşmez/düşmemelidir. Çünkü o, her şeye gücü yeten sonsuz kudret sahibi bir Zât’a dayanmaktadır. Mesela ilâhî bir inayet neticesinde, oradan geçen bir kervan düşmüş olduğun o kuyuya kovasını salıp senin oradan çıkıp kurtulmana vesile olabilir.

​Böyle bir imkân olmasa bile, inanmış bir insan olarak sen ye’se kapılmamalı, tırnaklarınla o duvarlara tırmanıp oradan çıkmanın bir yolunu bulmalısın. Nitekim beşer Allah’ın inayetiyle elli, belki yüz defa düştüğü o kuyudan çıkmış; çıkmış ve o çukurları zirve hâline getirmiştir. Yine merhum Âkif’in ifadesiyle;

​Ye’s öyle bir bataklıktır ki düşersen boğulursun

Azmine sarıl sımsıkı bak ne olursun

Yaşayanlar hep ümitle yaşar

Me’yus olan ruhunu, vicdanını bağlar.

​Âkif’in bu ifadelerine karşılık Hazreti Pir de, “Ye’s mâni-i her kemaldir.” demiştir. Eğer kemal peşinde, bir olgunluk arayışı içindeyseniz ilk yapmanız gereken ye’si gömmek olmalıdır. Çünkü ye’s ve reca âdeta bir tahterevalli gibidir ki, ancak ye’si gömmekle recayı olması gereken yere çıkarabilirsiniz.” (Dünyevileşme – Başkalaşma ve Kendimiz Olma)

​Yeis ve ümit birbirlerinin aleyhine gelişmektedirler. Her türlü gelişmeyi engelleyen yeistir, ümitsizliktir. Dolayısıyla bir toplumun kendine gelerek ayağa kalkabilmesi için en önemli bir iş insanlardaki ümidi canlandırmaktan geçmektedir ki, içinde bulunduğumuz zaman diliminde hem Bediüzzaman Hazretleri hem de M. Fethullah Gülen Hocaefendi hep insanlara ümit aşılamışlardır, Allah’ın izni inayetiyle.

​Islah Süreci ve Sabır

​Bir manevi mecliste, felaketlerin ve helâketlerin (yıkılışların) asrı olarak ifade edilen bu zamana gelindiğinde artık meydana gelen tahribatlar (yıkımlar) en zirveye ulaşmıştı. Bu çapta bir tahribatın tamir edilip düzeltilmesi, muazzam (çok büyük) bir azim, ümit, gayret ve sabır istemektedir:

​“Şnow bütün bunları nazar-ı itibara aldığımızda ifade etmemiz gerekir ki, eğer bizde ciddi bir başkalaşma ve değişme olmuşsa kimse bunun düzeltilemeyeceğini söyleyemezi. Fakat şunu da kabul etmeliyiz ki, iki üç asırda meydana gelen tahribatı bir hamlede, bir nefhada tamir etmek de çok zordur. Biz asırlardan beri rehnedar olmuş (zarar görmüş, bozulmuş) bir kaleyi tamir etmeye çalışıyoruz. Öyle ki iman esasları bile sarsılmış, anne-baba hukuku ayaklar altına alınmıştır. Demek ki Allah hakkından anne-baba hukukuna kadar her şey zir u zeber edilmiştir (altüst, darmadağın olmuş).

​Toplum bünyesi bütün bunların hepsini birden kaldırıp ikame etmeye (düzeltmeye) tahammül edemez. Kaldı ki, belli bir kültürün çocuğu olan insanlar bile başka bir kültür ortamıyla karşılaştıklarında entegrasyon sorunu yaşıyorlar. Mesela batılılar, aradan uzun zaman geçmiş olmasına rağmen, bir dönem işçi olarak ülkelerine gelen insanların kendi toplumlarına hâlâ entegre olamamalarından şikâyet ediyorlar. Üstelik göç eden bu insanlar dinî ve kültürel sahada ciddi bir donanıma da sahip değillerdi.” (Dünyevileşme – Başkalaşma ve Kendimiz Olma)

​Bu o kadar büyük bir iştir ki, zamanın çıldırtıcılığına karşı sabır gerektiren, çok zaman ve çoklarının himmet ve gayretlerine ihtiyaç gösteren, çok planlı ve sistemli bir mücadele içerisinde yapılması gereken bir şeydir.

​Dünyadaki realitelerin de farkında olarak, zamanın ruhunu ve gereksinimlerini doğru okuyarak, güç dengelerini de hesaba katarak, Asr-ı Saadetten ve Siyer-i Nebi’den ihtiyaçları olan metotları, yöntemleri, yaklaşımları, usulleri, ilkeleri ve prensipleri alarak, çok ince bir işçilikle ve büyük bir sabırla, her bir evrenin ve aşamanın hakkını vererek ve bu hususta destek olabilecek her bir ferdi ve her bir oluşumu da bu işe ortak ederek gerçek bir mücadeleyi Hazreti Üstat Bediüzzaman ve M. Fethullah Gülen Hocaefendi hayata geçirmişlerdir, Allah’ın (CC) izni ve inayetiyle…

YAZARIN SON YAZILARI