Yaramazdım beni attınız ama...

Safvet Senih
Yayınlanma Perşembe, 30 Nisan 2026
Herhalde 2011 yılında idi, Avustralya’da gençlerin bir kampına sohbet için davet edilmiştim. Sorular soruyorlardı. Ürdün asıllı ama doğma büyüme Avustralyalı bir Muaz vardı. Sesi çok güzeldi. Ezanları o okuyor, kametleri o getiriyordu. Şöyle bir soru sordu. “Bütün dünyadaki Türk Okullarının başarısından bahsediliyor. Halbuki ben buradaki öğretmenleriniz de biliyorum. İngilizceyi sonradan öğrendikleri için çok fevkalâde değil… Böyle bir dille, nasıl bu kadar başarılı olabiliyorlar, bir türlü anlamıyorum?” dedi.
Ona aklıma gelen bir örneği şöyle anlattım: Kırgızistan’da ilk defa okullarımızın açıldığında Türkiye’den bir lise mezunu da oraya BELLETMEN olarak gitmiş. Hem Kırgızistan’ın bir Üniversitesinde okuyor, hem de bizim yurtta kalarak öğrencilere rehberlik ve belletmenlik yapıyor. Kırgız Devlet Üniversitesini bitirince okulumuza bu sefer öğretmen oluyor… Yatılı okul olduğu için mutfak ihtiyaçlarını temin etmek üzere pazara çıkıyor. Bunun peşine düşen iki hırsız bir yere gelince üzerine saldırıp hem tekme-tokat dayak atıyorlar hem de parasını almaya çalışıyorlar. O da vermemek için gayret gösteriyor. Tam bu sırada ileriden levent gibi bir delikanlı geliyor hırsızları birer çuval gibi silkeleyip patakladıktan sonra öğretmenimizin karşısına dikiliyor. “Beni tanıdın mı belletmen?” diyor. O da “Hayır!..” deyincei, “Nasıl tanımazsın Türk okulunun ilk açılışında biz ilk talebelerdik, sen de belletmen… Bir gece ben çok hastalandın… Karnım ağrıyor, titriyordum. Sen başımda sabaha kadar hiç ayrılmadın… Süt getiriyorsun, hap getiriyorsun, bir şeyler kaynatıp içiriyorsun… Sanki şefkatli bir anne gibi. Ben bunu hiç unutmadım. Ama ben yaramazın teki idim. İdare beni dayanamayıp okuldan attı… Neyse, biraz önce seni uzaktan gördüm, bu iki eşkıya da peşindeydi. Üzerine hücum edince, bu güzel insanlara böyle bir şey yapılamaz, yapılmamalı diye geldim!” dedi.
Şimdi Muaz kardeşim, bir düşünelim, bu belletmenin harika bir İngilizcesi, Rusçası ve Kırgızcası olsaydı ama bu öğrenciyle böyle candan ilgilenmeseydi, acaba kendisini okuldan atanlara karşı böyle bir tavır ve tutumu olabilir miydi? Okuldan atılanı bile böyle ise, sen var git diğerlerindeki hissiyatı, sevgiyi bir düşün!..” dedim.
Bunu nereden tekrar hatırladım derseniz, bir arkadaşımız bana bir hikaye okudu…. Sonlarına doğru heyecan ve hissiyat yoğunluğundan dolayı okuyamaz hale geldi… Ben de bu yazdığım belletmenin gerçek hikayesini anlattım. Ama herşey bundan ibaret değil… Yüzlerce hatta binlerce öğretmen ağabey ve ablamızın hayatında buna benzer pek çok gerçek hikaye vardır. Bu numuneden sonra, arkadaşımızın anlattığını da takdim ediyorum. Bizimkilerden başka dünyada böyle başka güzel örnekler de var:
Bayan Thompson en ön sırada adeta sıraya gömülmüşçesine oturan küçük öğrencisine uzun uzun baktı... Çok mutsuz görünüyordu çocuk... Uzun zamandır diğer çocuklarla oynamadığını gözlemlemişti, Bayan Thompson... Giysileri kirliydi Teddy’nin... Doğru düzgün bir banyo bile yapamadığı fark ediliyordu... Durumuna çok üzülmüştü... Hemen geçmiş sınıflardaki kayıtlarını çıkarttı Bayan Thompson... Birinci sınıf öğretmeni onun için, “Teddy zeki bir çocuk... Her an gülmeye hazır... Ödevlerini düzenli olarak yapıyor... Çok iyi huylu... Arkadaşları onunla olmaktan mutlu...” diye yazmıştı... İkinci sınıf öğretmeni; “Teddy mükemmel bir öğrenci... Arkadaşları tarafından da çok seviliyor... Fakat annesinin amansız hastalığı onu üzüyor... Ve sanırım evdeki yaşamı çok zor...” diyordu... Üçüncü sınıf öğretmeni Teddy’yi ise şöyle anlamıştı: - “Annesinin ölümü onun için çok zor oldu... Babası ona yeterince ilgi göstermiyor... Eğer bir şeyler yapılmazsa evdeki olumsuz yaşam onu etkileyecek...” Dördüncü sınıf öğretmeni ise; “Teddy çok içine kapanık bir çocuk... Okula hiç ilgi göstermiyor... Arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor...” demişti... Bayan Thompson küçük Teddy’nin üçüncü sınıfta annesini kaybettiğini ve zaman içindeki yaşam kıvılcımının bütünüyle söndüğünü fark etmişti... Yılbaşı geliyordu... Öğrenciler öğretmenlerine, şık ambalajlara sarılmış yeni yıl hediyeleri getiriyorlardı... Teddy’nin paketini gördüğünde “içi cız etti Bayan Thompson’un...” Kahverengi bir kesekağıdına beceriksizce sarılmıştı hediye... Çocuklar, Teddy’nin kahverengi kesekağıdına sarılmış paketinden çıkan “Sahte taşlardan yapılmış ve birkaç taşı kaybolmuş bileziği” gördüklerinde gülmeye başladılar... Bileziğin yanında bir de üçte biri dolu olan bir parfüm şişesi vardı... Bayan Thompson, Teddy’nin kahverengi kesekağıdına sararak armağan diye getirdiği bilezik ile parfümün “annesinin ardından kalan son eşyalar olduğunu” anlamıştı... Teddy’nin armağanı bileziğin ne kadar zarif olduğunu söyledi Öğretmen... Parfümden birkaç damlayı bileğine damlatarak beğeniyle kokladı... Çocukların gülmesi kesilmişti... O gün okuldan sonra öğretmenin yanına geldi Teddy... Gülen gözlerle şöyle diyordu öğretmenine: “Bugün hep annem gibi koktunuz...” Bayan Thompson, Teddy odadan çıkınca göz yaşlarına engel olamadı... O günden sonra çocuklara sadece tarih, coğrafya, matematik öğretmekten vazgeçip, onları eğitmeye karar verdi... Teddy’ye ise özel bir ilgi gösteriyordu... Onunla bire bir ilgilenip çalıştığında, çocuğun zekasının tekrar canlandığını hissetti... Ona cesaret verdikçe Teddy gelişiyordu... Yılın sonuna doğru, sınıfın en çalışkan öğrencilerinden biri olmuştu... Bu şekilde mezun oldu okuldan... Bir yıl geçti... Bir gün kapısının arkasında bir not buldu... Teddy’dendi not: “Tüm yaşamını etkileyen en iyi öğretmen olduğunu” söylüyordu Teddy, Bayan Thompson’a... Yıllar yılları kovaladı... Altı yıl sonra Bayan Thompson bir mektup daha aldı Teddy’den... Liseden mezun olurken okulu üçüncülükle bitirdiğini söylüyor, kendisine teşekkür ediyordu... Bu olayın üzerinden altı yıl daha geçti... Ve bir mektup daha aldı Bayan Thompson... Çok iyi bir dereceyle üniversiteden mezun olmuştu Teddy... Ona şöyle diyordu: - “Hayatındaki en sevdiği öğretmen ve hayatım boyunca bana ilham veren yaşayan annemsiniz...” “Teodor F. Stoddard Tıp Doktoru...” İlkbaharda bir mektup daha aldı bayan Thomspon... Teddy hayatının kadınıyla tanışmıştı... Evleneceğini yazıyordu... Babasını birkaç yıl önce kaybetmişti... Bayan Thompson’a şöyle söylüyordu: - “Düğünde damadın ailesi için ayrılan yere sizden başka oturacak kimsem yok... Benim için oraya oturur musunuz?..” Bayan Thomspon törene giderken, Teddy’nin ilkokul beşinci sınıfta, kendisine kahverengi bir kesekağıdı içinde verdiği taşları dökülmüş bileziği taktı... Annesinin bileziğiydi o... Teddy’nin ona verdiği ve “annesi gibi koktuğunu” söylediği parfümü sıktı üzerine... Annesinin parfümüydü o... Düğünde Teddy’nin ailesi için ayrılan yere oturdu... İmzalar atıldı... Gelin ve damat çok mutluydular... Teddy kendisine sıkı sıkı sarılıp sıkı öpen Bayan Thompson’a şöyle fısıldadı: - “Tıpkı annem gibi kokuyorsunuz.







