Veda ve şükür gözyaşları

Veda ve şükür gözyaşları

Çok değerli ve her yönüyle takdir ettiğim, herkese yardımcı olmaya çalışan, gerçekten kendini Yaratana kul olmaya gayret eden, bu özellik ve güzellikleri de herkesle paylaşmaya çalışan bir akademisyen arkadaşım, ülkesinde her türlü yolsuzluğa, hukuksuzluğa karışmış bir iktidar tarafından kendisi gibi bir çok insanın haksızlığa uğradığı bir ortamda, daha fazla dayanamayarak çok sevdiği ülkesini terk etmek zorunda kalmıştı. Zaman içinde çocukları da kendisi gibi  bin bir zorluklar altında ülkelerini terk etmişlerdi.

Kendisi ve aile üyeleri bulundukları ülkelerde iltica etmişler ve oturumlarını almışlardı. Arkadaşım, işte bu ülkelerden birinde bulunan oğlunu, gelinini ve torununu görmek üzere eşiyle birlikte bayram ziyareti dolayısıyla onları görmeye gitmişlerdi.

Sekiz-dokuz gün onlarla vakit geçirmişler, torunlarını sevmişler, bu vesileyle başka dostlarını da ziyaret etmişlerdi.

Ayrılık günü gelip çatınca, ağlayarak veda kucaklaşmaları yapılmış, arabaya bindiklerinde çocukları yine ağlayarak onlara el sallamıştı. Bu sarılmalar ve el sallamaları, baba, arabanın içinden fotoğrafla kaydetmişti.

Geriye dönüş yolculuğu esnasında fotoğraflara tekrar baktığında, özellikle içten ve derinden anne babasına sarılan oğlu ve daha sonra ağlayarak gözyaşları içinde el sallarken olan fotoğrafları görmüş olan bu değerli akademisyen arkadaşım, bu manzaralardan çok mükemmel değerlendirmeler çıkarmış ve bunları benimle de paylaşmıştı. Bazen tek bir fotoğraf, sayfalarca yazının anlatamayacağı hakikatleri sessizce dile getirir. Kelimeler susar, gözyaşları konuşur. Objektifin dondurduğu birkaç saniye, yılların hasretini, acısını, sabrını, duasını ve ümidini içine sığdırır.

Bayram vesilesiyle birkaç günlüğüne bir araya gelen bir anne, bir baba, bir evlat, bir gelin ve bir torun… Dışarıdan bakıldığında sıradan bir aile ziyareti gibi görülebilir. Oysa bu buluşmanın arkasında yılların ayrılığı, zorunlu hicretin acısı, çekilen çileler ve geride bırakılan koca bir hayat vardır.

Bu aile, doğup büyüdüğü, uğruna emek verdiği, hizmet etmeyi en büyük şeref bildiği vatanını kendi arzularıyla terk etmedi. İnançları, düşünceleri ve vicdanları sebebiyle baskıya uğradılar. İftiralar, hukuksuzluklar, mahkemeler, belirsizlikler ve ayrılıklar onların hayatının bir parçası hâline geldi. En ağır yük ise, sevdiklerinden ve yurtlarından uzak kalmaktı.

Evlatlarından biri de aynı kaderi yaşadı. Yıllarca süren davalar, uydurma suçlamalar ve sonunda verilen ağır cezalar… O da eşi ve küçücük çocuğuyla bilinmez yollara düştü. Nice korkular, nice endişeler, nice gözyaşları arasında Allah’ın lütfuyla güvenli bir ülkeye ulaşabildi ve yeniden hayata tutunabildi.

Yıllar sonra anne ve baba, iltica ettikleri ülkeden çıkıp oğullarını ziyaret edebildiler. Dört-beş gün, takvim yapraklarına göre çok kısa görünüyordu; fakat gönüller için yılların hasretini taşıyan paha biçilmez bir zaman dilimiydi.

Sonra ayrılık vakti geldi…Anne son kez oğluna sarıldı. Baba son kez torununun başını okşadı. Araba yavaşça hareket ederken oğulları arkalarından uzun uzun el sallıyordu. Gözyaşları artık saklanamıyordu. Baba, o anı fotoğrafladı. Belki de o sırada sadece bir vedayı kayda aldığını düşündü. Fakat günler sonra o fotoğraflara yeniden baktığında bambaşka şeyler gördü.

Annenin oğluna sarılırken bütün yüreğini koyduğu o son kucaklaşmayı… El sallayan oğlunun gözlerinden süzülen yaşları… Yılların özlemini… Ayrılığın sessiz feryadını… Ve en önemlisi, bütün bunların arkasında dimdik ayakta duran sarsılmaz bir imanı… Çünkü o gözyaşları yalnızca ayrılığın gözyaşları değil-di. Onlar, çekilen bütün acıların hatırasıydı. Kaybedilen yılların hüznüydü.

Geride bırakılan vatanın hasretiydi. Hukuksuzlukların açtığı yaralardı. Fakat aynı zamanda Rabbine hamdeden bir kalbin gözyaşlarıydı. “Bizi bunca tehlikenin içinden Sen çıkardın.” diyen şükrün gözyaşlarıydı. Bugüne kadar bizi yalnız bırakmayan Rabbimiz, bundan sonra da bırakmayacaktır.” diyen tevekkülün gözyaşlarıydı. “Bugün ayrılıyoruz; ama bir gün yine kavuşacağız.” diyen umudun gözyaşlarıydı.

İnsan bazen en derin dualarını kelimelerle değil, gözyaşlarıyla yapar. Belki de Allah katında en samimi dualar, dudaklardan değil, kırılmış ama ümidini kaybetmemiş gönüllerden yükselen sessiz yakarışlardır. Bu fotoğraflar, sadece geçmişi anlatmıyor. Bugünü de anlatıyor. Yarını da… Geçmişte yaşanan zulümleri… Bugün ayakta kalabilmenin şükrünü… Yarın Allah’ın rahmetine, adaletine ve yeniden kavuşmaya dair sarsılmaz ümidi… Her hicret, içinde bir vuslat tohumu taşır. Her sabır, içinde ilâhî bir müjde saklar.

Her gözyaşı da, eğer Allah için akıyorsa, bir gün mutlaka tebessüme dönüşecektir. Bu sebeple bu karelere sadece bir ayrılık fotoğrafı olarak bakmıyorum. Onlar benim için imanın fotoğrafıdır. Sabırla yoğrulmuş bir ömrün fotoğrafıdır. Vefanın fotoğrafıdır. Anne-baba sevgisinin fotoğrafıdır. Evlat bağlılığının fotoğrafıdır. Şükrün, duanın, tevekkülün ve sarsılmayan ümidin fotoğrafıdır.

Rabbim, dünyanın dört bir yanında benzer imtihanları yaşayan bütün mazlumlara sabır, metanet ve ferahlık ihsan eylesin. Ayrılıkları hayırlı kavuşmalara dönüştürsün. Haksızlığa uğrayanların hukukunu zayi etmesin. Ve bizlere de hangi şart altında olursak olalım; kinle değil merhametle, öfkeyle değil sabırla, ümitsizlikle değil iman ve ümitle yürümeyi nasip eylesin. Çünkü insanı ayakta tutan sadece bulunduğu toprak değildir. Onu asıl ayakta tutan; imanıdır, vicdanıdır, duasıdır ve Allah’a olan sarsılmaz güvenidir.

Arkadaşımın bana yazdığı mesajdaki paylaşımları şöyleydi:

“Evet, her ayrılık, her veda, bir yandan bir hüzündür, üzüntüdür. Bunun için insan kendini tutamaz ve ağlar. Oğlumun el sallarkenki ağlamaları, bir diğer yandan da inanan bir insan için, ‘Fakirlik, hastalık, sıkıntı, musibet gibi dünya imtihanları ne kadar ağır olursa olsun, imanımı kaybetmediğim ve hidayetten ayrılmadığım sürece Allah’a hamd ederim.’ şeklindeki dua, insana her zaman yol gösterici bir kılavuzdur. Durum böyle olunca da, bu ağlamaların diğer bir yanında da sevinç ağlamaları vardır.”

“İşte fotoğraftaki o ağlamaların bir yanında veda ve ayrılığın hüznü, bir diğer yanında da bu güzel günleri bize gösterdiği için, Allah’a daima şükredilmesi gereken, sevinçten ağlama şeklinde ele almak gerekir, ki işin doğrusu da budur.’’

“Yol boyunca tekrar tekrar bu fotoğraflara baktım. Bu bir yandan hüzünlü, bir diğer yandan da sevinçli manzaralar, beni çok değişik vadilere sürükledi. Kendi kendimin muhasebesini yapmaya çalıştım. ‘Allah’ın bir kulu olarak, Rabbimi ne kadar anlayabiliyorum, onun bana Peygamberi (sav) ile gönderdiği mesajları ne kadar yerine getirebiliyorum? Bunları yerine getirme yanında, ulaşılması gereken insanlarla da bu özellik ve güzellikleri, yolunda yordamında, dozunda dozajında ne kadar paylaşabiliyorum? Çocuklarıma bu şuuru ne kadar verebildim?’ ‘Geçici olan bu dünyadan kalıcı olan öbür âleme gitmeye hazır mıyım? Bayramlar, ziyaretler, konuşmalar, hep bu rızayı kazanma istikametinde olabiliyor mu? Zamanımın her parçasını bu istikamette kullanabiliyor musum?’ gibi bir çok değerlendirme, yolculuk esnasında devamlı beni meşgul etti.’’

“Bir yandan uçak gidiyordu, bir diğer yandan da benim içimdeki bu duygu ve düşünceler sel gibi akıyordu. Bu geçici dünyaya ne kadar zaman ayırıyordum, ne kadar değer veriyordum? Sorular yanında, evet beni tatmin edici cevapları tabii ki vardı da, fakat bu cevapların ben her yönüyle, her zaman, her yerde pratiklerini ne kadar yapabiliyordum? İşte beni de en çok meşgul eden konular bunlardı.’’

‘’Bunları düşündükçe, Rabbime ne kadar şükretsem azdır diye değerlendiriyorum. Çünkü en azından Rabbimi tanıyorum, tanıtmaya çalışıyorum, seviyorum, sevdirmeye çalışıyorum. Ama bu yaklaşımları ne kadar insanla ve nasıl paylaşabiliyorum? İşte burada daha yapmam gereken çok şey olduğunun farkındayım. İnşallah zaman içinde bu konunun da şuuru içinde olurum ve bunları gerçekten yapanlar ve yaşayanlardan olurum.’’

“Çünkü kırmızı kartın kime ve ne zaman, hangi durumda gösterileceği belli değil. Kimsenin hiçbir garantisi yok. O zaman çok ciddi ve tetikte bulunmamız gerekiyor.’’

“O fotoğraflarda olduğu gibi, bir yanda yaşanan hadiselere üzülerek ağlama, ama bir diğer yanda da ümitle ve azimle geleceğe bakabilme ve elden gelebildiğince bu güzellikleri herkesle paylaşma gayreti içinde olmaya çalışma’’ modunu kullanmak gerekiyor.

‘’Bir ziyaret ve birkaç fotoğraf, bana işte yolculuk esnasında bunları hatırlattı. Bu hislerimi de seninle paylaşmak istedim. Sen bunların daha güzellerini, daha farklı şekillerini yaşadın, yaşamaya devam ediyorsun. Bana da örnek oluyorsun. Allah senden de, bizden de razı olsun ve rızasından ayırmasın, hoşça kal. Allaha emanet olun”

Akademisyen  arkadaşım, bana yazdığı mesajı bu şekilde bitirmişti. Ben de şahsen onun anlattığı bu konuları sanki kendim yaşıyormuşum gibi okudum, duygulandım, ders aldım.

Aslında her insanın benzer şekilde zaman zaman  her konuyla ilgili duygu ve düşüncelerini hem kendi kendisine söyleyerek onların kritiklerini yapması, hem de güvendiği, sevdiği, takdir ettiği arkadaşlarıyla da bunları paylaşması, o insanlara da hem yeniden  hayatın anlamını hatırlatma hem de insana yapılabilecek ve verilebilecek en güzel hediyeler olarak kabul edilmelidir. Bütün bunlardan dolayı da her insanın, her yönüyle güvendiği, her şeyini paylaşabileceği sırdaş gibi arkadaşları olabilmeli. İnsan onların tavsiyelerine uymalı. İlle de benim dediğim dedik modunda olmamalı.

Çünkü iki akıl, her zaman bir akıldan üstündür. Bu yaklaşım, istişarede de bir kaidedir. Burada önemli olan, konuşulan konuların başka kimseyle paylaşılmaması konusudur. Bu şekilde sırdaş olabilme, istişare edebilme, aynı zamanda hem beden hem de ruh sağlığı açısından çok önemlidir. Böylece, dertlerini kafasında biriktirmemeye, bunları çözerek yaşamaya devam eder. Böylece öncelikle kendisine, daha sonra da  topluma faydalı, sağlıklı bir fert olmuş olur.

Ne dersiniz?

YAZARIN SON YAZILARI