Yeni Şafak, çocuk sayısındaki düşüşün sebebini yazdı; ekonomik kriz

Öyle ki artık iktidarın yayın organlarında bile yazarlar bunu dile getirmekten kaçınamıyor. Yeni Şafak yazarı Özgür Bayram Soylu, AKP iktidarının ülkeyi soktuğu ekonomik krizi konut kiraları üzerinden yazdı. Soylu’nun, “Ah bu kiraların gözü kör olsun” başlıklı yazısı, aslında ülkede insanların en önemli gündem maddesinin ‘barınma/ekonomi’ olduğunu gözler önüne seriyor. Resmi verilerle desteklenen yazıda doğurganlık oranının da AKP döneminde inanılmaz bir hızla azaldığı, bunun sebebinin de ‘geçim’ sıkıntısı olduğu rakamlarla ortaya konuluyor. Yani iktidar temsilcilerinin iddia ettiği gibi insanlar ‘tercih’ olarak çocuk sayısını azaltmıyor! Ekonomik kriz ve geçim derdi insanların tercihini etkiliyor… Bu gerçeğin, iktidarın yayın organı tarafından dile getirilmesi önemli…
Türkiye’de ekonomik kaygıların evlilik ve çocuk sahibi olma kararlarını ertelediğini belirten Yeni Şafak Yazarı Özgür Bayram Soylu’ya göre yüksek kiralar, konut fiyatları, depozito yükü, kreş maliyetleri ve hayat pahalılığı, aile kurmayı giderek zorlaştırıyor. Özgür Bayram Soylu, yazısının girişinde, “Türkiye’de alınan her yaşamsal kararın önüne dikilen, hatta evinizin salonuna bağdaş kurup oturan görünmez elin adıdır kira. Evlenme yaşını erteleyen, doğum kararını geciktiren, ebeveyn evinden çıkışı neredeyse imkânsızlaştıran ve insanları ya ömür boyu anne çorbasına ya da hiç anlaşamadığı bir ev arkadaşına mahkûm eden görünmez bir zincir hâline geldi.” ifadelerini kullanıyor.
Özgür Bayram Soylu yazısına şöyle devam ediyor:
“Bugün aile evinden ayrılıp kendi ayakları üzerinde durmaya karar veren bir genç, özgürlük bildirgesini kaleme almadan önce dijital platformlarda “fiyata göre artan” filtresine sığınıyor. Evlenmeyi düşünen çiftler romantik akşam yemeklerinde birbirlerinin gözlerinin içine bakmak yerine, “2+1 ararken 1+0’a nasıl sığarız” illüzyonunu tartışıyor. Çocuk sahibi olmayı planlayan bir aile ise henüz bebek bezinin hesabını yapmadan, akordeon paravanla salondan bir oda daha çıkar mı mühendisliğine girişiyor.
Türkiye’de yuva kurma ve çocuk sahibi olma kararlarının tam merkezinde artık sadece duygusal ya da mesleki tercihler yatmıyor. Doğrudan doğruya metrekare fiyatları, depozito taksitleri ve ev sahiplerinin iki dudağının arasından çıkacak kararlar bu gerçekliği her gün yüzümüze vuruyor. Hem TÜİK verileri hem GENAR’ın Haziran 2026 Türkiye Raporu bu değerler krizinin ötesinde yaşanan kapasite krizine işaret ediyor.
SEPETTE YARIM ÇOCUK
GENAR’ın araştırmasına bakarsanız toplumun %37,5’i ideal çocuk sayısını 2, %25,2’si ise 3 olarak görüyor. Yani milletçe toplumsal normumuz hâlâ şirin bir çekirdek aile + iki çocuk modeline sabitlenmiş durumda; “çocuk da neymiş, hiç çekemem” diyenlerin oranı yalnızca %6,8.
Demek ki klasik modernleşme teorilerinin sandığı gibi ortalıkta dolanan radikal bir çocuksuzluk ideolojisi yok. Türk insanı niyette hâlâ kalabalık Aile Masalı’nda yaşıyor. Ama TÜİK’in soğuk ve acımasız gerçek doğurganlık verisi sahneye çıkınca işin rengi değişiyor: Toplam doğurganlık hızı 1,42 çocuk! Nüfusun kendi kendini tamir etme seviyesi olan 2,10’un fersah fersah altındayız ve 9 yıldır aralıksız irtifa kaybediyoruz. Yani istenen doğurganlık ile gerçekleşen doğurganlık arasındaki fark giderek artıyor. Vatandaş her ne kadar iki çocuk sahibi olmayı hedeflese de; yüksek kira bedelleri, her gün maruz kaldığımız ürün yerleştirmeleri, uçuş kampanyaları, nakit kraldır pardon yalnızlık saltanattır masalları, kreş maliyetleri ve genel hayat pahalılığı gibi gerçeklikler bu isteğin sınırlandırılmasına yol açıyor. Aradaki 0,68 çocukluk fark ise toplumsal arzular ile ekonomik imkânlar arasında oluşan bu mesafenin somut bir göstergesi aslında.
CAN HAVLİ
GENAR’ın “Sizi daha fazla çocuk yapmaya ne teşvik eder?” sorusuna verilen yanıtlar, bir teşvik listesinden ziyade toplumsal bir can havlini yansıtıyor. Listenin zirvesinde “Bize başımızı sokacak bir ev verin” diyen konut desteği (%20,0), “Çocuğa bakarken işimizden olmayalım” kaygısını taşıyan çalışan anne desteği (%19,8) ve doğrudan nakit akışı talep eden çocuk yardımları (%19,0) yer alıyor. En dipte ise sembolik nitelikteki vergi indirimleri (%7,2) ve ücretsiz kreş talebi (%5,6) kalıyor.
Bu sıralama elbette tesadüf değil. Vatandaş en çok nereden yara alıyorsa, dermanı da ilk orada arıyor. TÜİK’in Aile Bülteni de bu sıkışmayı doğrular nitelikte. Nüfusun %28,8’i sızdıran çatı veya nemli duvar gibi fiziksel konut sorunlarıyla boğuşurken, geniş ailelerin %27,1’i doğrudan yoksulluk sınırının altında yaşam mücadelesi veriyor. Dolayısıyla araştırmada konut desteği açık ara birinci çıkıyorsa, bunun sebebi milletin dubleks ev sevdasından çok; ay başı geldiğinde kirayı ödeyebilme ve ev sahibiyle karşı karşıya kalmama telaşıdır.
AİLE KÜÇÜLÜYOR, YALNIZLIK BÜYÜYOR
Yaşanan bu kira ve konut cenderesi, meseleyi sırf bir barınma krizinde tutmayıp doğrudan gizli evsizlik dediğimiz o yeni toplumsal gerçekliğe sürüklüyor.
Gizli evsizlik; sokakta kalmak mı derseniz artık değil. Yetişkin bir insanın kendi hayatını kurma hakkından vazgeçip doğduğu evin çocukluk odasına bir mülteci gibi sığınmasıdır.
İnsanlar kendi başlarına bir çatı altına giremedikçe ya anne-baba evine mecburi dönüş yapıyor ya da hayatı süresiz olarak erteliyor.
TÜİK verilerine göre de ortalama hane büyüklüğü 2008’de 4 kişiyken bugün 3,08’e kadar gerilemiş. Tek kişilik hanelerin oranı %13,9’dan %20,5’e fırlarken, eskiden her derdin devası görülen geniş ailelerin oranı %16,7’den %13,5’e inmiş. Bu eğilimleri yan yana koyduğumuzda, klasik bireyselleşme tezlerine rahmet okutacak bir manzara çıkıyor karşımıza. Türk toplumu, geleneksel geniş aileden çekirdek aileye, oradan da hızla tek kişilik hanelere doğru kayıyor.
Tabii bu tabloyu Batı’daki gibi bir özgürleşme sevdasına bağlamak çok iyi niyetli bir okuma olur. Yaşanan süreç doğrudan konut fiyatları, ücret tatminsizliği, beceri uyumsuzluğu, fahiş kiralar ve hayat pahalılığının dayattığı bir mecburiyetten ibaret. Nitekim o çok özenilen kendi evine çıkma hayalinin karşılığı, 25-29 yaş grubundaki gençlerin %70’inin hâlâ ebeveyn evinde, lise yıllarından kalma çocukluk odasında oturmasında yanıt buluyor. Bu yüzden durum bir yaşam tarzı seçimi olmaktan çıkıp açık bir mahkûmiyete dönüşüyor. Enteresandır ki milletçe bir yandan tek başımıza kalıp yalnızlaşıyoruz, bir yandan da kirayı bölüşecek bir ev arkadaşı ya da başımızı sokacak bir baba ocağı arıyoruz.
Bizde çok ilaç değil, doğru ilaç iyileştirir.”
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

SAFVET SENİH

ABDULLAH AYMAZ

ŞERİF ALİ TEKALAN

KADİR GÜRCAN

ARİF ASALIOĞLU

Ukrayna için gizli diplomasi mi var?: Rus-Alman ye...

Çankaya Belediyesi'nde başkanvekili seçildi: Haldu...

Kurtulmuş'tan ‘Terörsüz Türkiye’ yasası açıklaması...

Cemil Tugay yeni kararını açıkladı: 'Bir süre bağı...

Karadeniz'de sıcak gelişme: Türk gemisine yeni sal...






