Yoğun dünya gündemleri ve biz
Dünyayı sarsan olaylar ardı arkası kesilmeden devam ediyor. Hepsi de birbirinden önemli. İnsan hangisine eğileceğini şaşırıyor. Ne olup bittiğini anlamak için haberlerin birini bırakıp diğerine koşuyoruz. İnsan, olan biteni anlamaya çalışmaktan neredeyse yorgun, bitap düşüyor. Fakat hadiseler bir türlü bitmiyor, bitecek gibi de görünmüyor. Zaten ne zaman bitmiş ki? Çoğu kere olan, bizim kaybettiğimiz zamana oluyor. Bir açıdan böyle; fakat diğer bir açıdan da büyük gündemler altında kalıp unutulan, küçük gibi görünen ama aslında daha önemli meseleleri görmek de hepimizi üzüyor. Onlar arada kaynayıp gidiyor maalesef. Mesela Türkiye'deki mazlum ve mağdurların feryadı, sesi bu gümbürtü arasında neredeyse duyulmuyor. KHK'lıların sıkıntıları, emekli ve asgari ücretlilerin acınası halleri, ekonomik problemler, yaşanan hukuksuzluklar, ahlaki çöküntü ve pek çok sorun şu anda, tabiri caizse, sümen altına itilmiş gibi duruyor. Bunun da birilerinin işine geldiği muhakkak.
Son dört beş ay itibarıyla en çok gündemde olan konulara
baktığınızda, öncelikle Rusya-Ukrayna savaşını görüyoruz. Olaylar o kadar seri
cereyan ediyor ki Rusya-Ukrayna savaşı artık neredeyse kanıksandı gibi. Eskiden
her gün dünya gündeminde olan bu savaş, üçüncü, dördüncü sıraya indi gibi
görünüyor. Şimdilerde dünya kamuoyu daha başka gündemlerle meşgul.
Şaşkınlık uyandıran diğer bir gündem de Epstein dosyalarıydı.
Epstein ile ilgili belgelerin ilk bölümünü 19 Aralık 2025 Cuma günü yayınladı.
Bütün dünya adeta altüst oldu. Pek çok önde gelen siyaset, sanat, iş
dünyasından insanın bulaştığı anlaşılan bu olay, dışa yansıdığı kadarıyla
insanlık tarihine “İnsanlığın yüz karası” olarak geçmeye aday bir vakıa gibi
duruyor. Bu belgelere bakınca, ahsen-i takvim ile esfel-i safilin arasında
gidip gelme potansiyeline sahip olan insan varlığının ne kadar dip yapabileceğini
anlama adına üzücü bir örnekle karşı karşıya kaldığımız anlaşılmaktadır.
İnsanlık âlemi, seyrettikleri, okudukları karşısında adeta bir infial yaşadı.
Günlerce, aylarca bu dosyalar konuşuldu ve hâlâ da konuşulmaya devam etmekte.
Fakat sonra birden iki Müslüman ülkenin savaşa tutuştukları haberleri gelmeye
başladı.
Ramazan ayına Pakistan-Afganistan savaşı ile girdik. Akıl
mantık alacak gibi değil. İki Müslüman komşu ülke neden savaşır, hem de mübarek
Ramazan’da?
Bu savaş devam ederken Afgan-Pakistan savaşını unutturan
başka, daha büyük bir gelişme oldu: Amerika-İsrail-İran savaşı. Bu savaş dünya
gündemine bir bomba gibi düştü ve her şeyi unutturdu. Şu sıralar kamuoyunda,
sosyal medyada bundan daha önemli bir gündem yok gibi. Bütün dünya bu savaşa
kilitlenmiş durumda. Sürekli bu olayın ekonomiden siyasete pek çok hadiseyi
etkileme potansiyeli olduğu yazılıp çiziliyor. Şimdiden piyasalar alarm vermeye
başladı bile. Dünya ekonomisi ciddi manada etkilendi. Dolayısıyla böyle bir
savaşın herkesin gündeminde olması kadar tabii ne olabilir ki? Hatta bütün
dünya, “3. dünya savaşının ayak sesleri mi acaba?” diye endişe ile bakıyor
gelişmelere.
Şu anda dünya gündemi, tabii olarak bu savaşa kilitlenmiş
durumda. Hani derler ya, yediden yetmişe; şimdilerde herkes bu haberleri takip
etmekte meşgul. İnsanların kafası bu olaylarla allak bullak, darmadağınık; ne
yapacaklarını, nasıl düşüneceklerini şaşırmış bir vaziyetteler. En iyi
inanmışların bile olaylar karşısında nasıl bir vaziyet alacakları, hadiseleri
nasıl yorumlayacakları hususunda sağlıklı, dengeli bir yol bulmakta
zorlandıkları görülüyor. Tabii ki bu durum ilk defa yaşanmıyor. Son da olmayacak.
Olup biten hadiselere, hadiseler karşısında insanların verdiği tepkilere
bakıldığı zaman o meşhur hakikati hatırlamadan edemiyor insan: “Tarih tekerrür
ediyor.” Evet, hadiseler aynıyla değil; fakat içinde bulunduğu zaman ve şartlar
çerçevesinde benzer şekillerde tekrar ediyor, ibret alınması için. Buna bir
misal olarak şunu verebiliriz:
Hatırlanırsa buna benzer bir durum ikinci dünya savaşı
esnasında da yaşanmıştı. Bunu Üstad Bediüzzaman’a sorulan bir soru vesilesi ile
anlıyoruz. Soru ve kısaca cevabı şu idi:
“Küre-i arzı herc ü merce getiren ve İslâm
mukadderâtıyla alâkadar olan bu dehşetli Harb-i Umumî’den elli gündür – şimdi
yedi seneden geçti – aynı hâl hiç sormuyorsun ve merak etmiyorsun. Hâlbuki bir
kısım mütedeyyin ve âlim insanlar, cemâati ve câmii bırakıp radyo dinlemeye
koşuyorlar. Acaba bundan daha büyük bir hâdise mi var? Veya onunla meşgul
olmanın zararı mı var?” dediler. Cevaben dedim ki:
Ömür sermayesi pek azdır; lüzumlu işler pek çoktur.
Birbiri içinde mütedâhil daireler gibi her insanın kalp ve mide dairesinden ve
ceset ve hâne dairesinden, mahalle ve şehir dairesinden ve vatan ve memleket
dairesinden ve küre-i arz ve nev-i beşer dairesinden tut, tâ zîhayat ve dünya
dairesine kadar birbiri içinde daireler var. Her bir dairede, her bir insanın
bir nev’i vazifesi bulunabilir. Fakat en küçük dairede en büyük ve ehemmiyetli
ve daimî vazife var. Ve en büyük dairede en küçük ve muvakkat, arasıra vazife
bulunabilir. Bu kıyas ile – küçüklük ve büyüklük makûsen mütenasip (ters
orantılı) – vazifeler bulunabilir.” (Sikke-i Tasdik)
buyurarak siyasi, dünya çapındaki hadiselerle herkesin değil,
sadece sosyal hayatta konumu, yetkisi ve etkisi olan kimselerin, onların da
ancak yetki ve etkileri kadar o işle meşgul olmaları gerektiğine işaret
etmişti. Çünkü herhangi bir kişi, etkisi ve yetkisi olmadığı hâlde kendine göre
afakî sayılabilecek işlerle zihnini dağıttığında, gerçekten de yetkili ve
etkili olduğu daha dar dairedeki işlerine (nefsi, ailesi ve asli işi vb.)
odaklanması mümkün olmayacaktır. Üstad (ra), “Bu hadiseden daha önemli bir
hadise mi var ki bu hadiseyi hiç merak etmiyorsunuz?” mealindeki bir soru
vesilesi ile konuya şöyle devam eder:
“Evet, bu Cihan Harbi’nden daha büyük bir hâdise ve bu
zemin yüzündeki hâkimiyet-i âmme davasından daha ehemmiyetli bir dava, herkesin
ve bilhassa Müslümanların başına öyle bir hâdise ve öyle bir dava açılmış ki;
her adam, eğer Alman ve İngiliz kadar kuvveti ve serveti olsa ve aklı da varsa,
o tek davayı kazanmak için bilâ-tereddüt sarf edecek. İşte o dava ise, …
herkesin, iman mukabilinde bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlar ile müzeyyen
ve bâkî ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek davası başına
açılmış.” (Asâ-yı Musa)
Yani ebedî bir saadeti kazanma veya kaybetme davası…
İşte bu satırlarda o dönemde İkinci Dünya Savaşı gibi – ki
takriben seksen beş milyona yakın insanın öldüğü – bir savaş karşısında mümince
bir bakış açısı, tavır, duruş nasıl olmalıdır sorusuna verilen cevabın özeti
vardır. O gün fiilî olarak bir savaş yaşanmaktaydı; bugün ise böyle bir savaşın
– Allah korusun – sözü edilmekte, birtakım emarelerden bahsedilmektedir. Fakat
konunun sözü edilmesi, emareleri bile tüm dünyayı meşgul etmeye yetiyor da
artıyor bile.
Peki bugün ilgili ve yetkili kişi ve kurumların dışında
müminler olarak bizler, bu olup bitenler karşısında neler yapmalı ve nasıl
hareket etmeliyiz derseniz, okuduklarımızdan mülhem birkaç hususu
zikredebiliriz:
a- Öncelikle sebepler planında her an, bilhassa bizim güç ve
kuvvetimizi aşan her türlü bela ve musibet zamanında Allah’a sığınmak, dua
etmek, bela ve musibetlerin defi için tazarru ve niyazla yalvarmak her mümin
için ilk başta gelen vazifedir. Gerek şerlerin defi, gerekse de hayra tebdili
ve insanlığın muhafazası için.
b- İkinci bir mesele de istişari akılla hareket edip uyanık
olmak, herhangi bir şerre, bela ve musibete alet olmamaya dikkat etmektir.
c- Bilhassa ferdi hata ve yanlışlarımızın umuma mal edilmesi
söz konusu ise daha dikkatli konuşmak, yazmak, hareket etmek gerekir. Çünkü
bazı bela ve musibetler bir kibrit çakma gibi yayılma istidadındadır.
d- Evet, tabii ki bugünün şartlarında dünyada ne olup
bittiğini bilmek, araştırmak, ihtiyaç nispetinde takip etmek sosyal hayattaki
şahsi, ticari ilişkiler açısından kaçınılmazdır. Bunun dozunu iyi
ayarlamalıdır.
e- Her konunun ifrat ve tefriti olduğu gibi bu konunun da
ifrat ve tefrit noktaları vardır. Tefrit noktası hiç ilgilenmemektir. İfrat
noktası ise sanki o işin birinci derecede sorumlusuymuş gibi bütün vaktini ona
harcamaktır. Dolayısıyla orta yol, günün belli bir zaman diliminde, mesela on
beş dakika veya yarım saat, bir zaman ayırarak olan bitenle ilgili malumat
sahibi olmak; diğer zamanlarda kendi zaruri işlerimize yoğunlaşmaktır. Zira
şahsi, ailevi, sosyal işlerimiz çok yakından, birinci derecede bizi alakadar
etmesine mukabil daha dış dairedeki işler ya bazen ayda bir, bazen yılda, bazen
de ömürde bir iki defa, bazen de hiç alakadar etmemektedir. Herhalde
“Kişinin Müslümanlığının güzelliğinden biri, kendisini ilgilendirmeyen şeyleri
terk etmesidir.” (Kitâbü’z-Zühd, hadis no: 2317) hadisi bu noktaya
bakmaktadır.
f- Bu meşguliyetler bir mümini Allah’la münasebetlerinden
alıkoymamalıdır. Bilhassa farz namazları ihmale veya geçiştirme noktasına
taşımamalıdır.
g- Bu gündemlerle meşguliyet, bilhassa ülkemizde yaşanan
mazlumiyet ve mağduriyetlere ait iş, görev ve ilgi alakamıza mani olmamalıdır.
h- Bu türden güç ve kuvvetimizi aşan, bizim irademiz dışında
oluşan bela ve musibetler anında geçmiş büyüklerimiz; Üstad ve Hocaefendi gibi
zatlar, afaktaki meselelerle ilgili bilgi sahibi veya haberdar olsalar da hep
kendi dert ve davaları ile ilgilenmiş, herhangi bir dikkat, hedef, gaye-i hayal
dağınıklığına düşmemişlerdir.
ı- Ayrıca bu gündemlerle meşguliyet, ilgi alaka duyma, fikir
edinme insanı günaha sevk etmemelidir. Yani kişiyi zaman israfı, zalime, zulme
ve haksızlığa fikren veya kalben taraftar olma, küfür ve hakarete varan
tenkitlere girme, söz ve yazılarda kin, nefret ve düşmanlık hislerini tahrik
etme gibi günahlara düşürmemelidir. Zira “Bir de sakın zulmedenlere
meyletmeyin, sempati duymayın. Yoksa size ateş dokunur…” (Hud, 113) ayeti
de bizlere bunu hatırlatmaktadır.
i- Olan biten zulüm ve haksızlıklar karşısında sarsılmamak
için hem besleyici hem de koruyucu özelliği olan temel kaynaklarla daha sıkı
irtibat kurulmaya çalışılmalıdır. Zamanın büyük bölümü buna tahsis edilmelidir.
İtikadi, fikri sağlığın korunması, yeise düşülmemesi, temel kriterlerin
bilinmesi ve unutulmaması için bu, olmazsa olmaz bir şarttır. Temel kaynaklar
başta Kur’an ve Sünnettir. Fakat takdir edilir ki Kur’an ve Sünnet’ten herkesin
bir istifade seviyesi vardır ve bu istifade kişilere göre farklı farklıdır.
Kur’an ve Sünnet’in her meselesini kuşatıcı bir şekilde anlamak uzmanlık ister.
Onun için sık sık o uzmanlara müracaat etmek, konulara ve olaylara onların
zaviyesinden bakmaya çalışmak isabetli olacaktır. İşte bu zamandaki uzmanlardan
ikisi, iki büyük uzman; biri Bediüzzaman, diğeri Hocaefendi, Kur’an ve Sünnet’i
bu çağın anlayışına göre yorumlayarak itikadi ve düşünce istikametimizi
besleyecek, koruyacak doneler sunmuşlardır. Bu eserlere hâkim, vakıf olan
herkes teslim eder ki olayların Kur’anî ve nebevî bir bakış açısıyla doğru bir
şekilde yorumlanabilmesi, ne yapılması gerektiğinin bilinmesinin en önemli
yollarından biri de olup biten hadiselere bu iki kaynağın prizmasından bakmakla
sağlanmasıdır.
Evet, büyük olayların insan düşünce ve inanç dünyasını
etkileme potansiyeli vardır. Bu büyük olayların menfi tesirine maruz kalmamak
için bizlere tavsiye edilen şeyler; gaye-i hayalin unutulmaması, Allah’la
irtibatın korunması, fikrî, zihnî dağınıklığa düşülmemesi, sebepler planında
yapabileceğimiz şeyleri elimizden geldiğince yapmak ve ötesinde Allah’a dua dua
yalvarıp, tevekkül edip teslim olmaktır.
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

NUMAN YILMAZ YİĞİT

SAFVET SENİH

ERTUĞRUL İNCEKUL

ABDULLAH AYMAZ













