Yoğun dünya gündemleri ve biz

Okuma Süresi 18 dkYayınlanma Cumartesi, Nisan 4 2026
Paylaş
X Post

Dünyayı sarsan olaylar ardı arkası kesilmeden devam ediyor. Hepsi de birbirinden önemli. İnsan hangisine eğileceğini şaşırıyor. Ne olup bittiğini anlamak için haberlerin birini bırakıp diğerine koşuyoruz. İnsan, olan biteni anlamaya çalışmaktan neredeyse yorgun, bitap düşüyor. Fakat hadiseler bir türlü bitmiyor, bitecek gibi de görünmüyor. Zaten ne zaman bitmiş ki? Çoğu kere olan, bizim kaybettiğimiz zamana oluyor. Bir açıdan böyle; fakat diğer bir açıdan da büyük gündemler altında kalıp unutulan, küçük gibi görünen ama aslında daha önemli meseleleri görmek de hepimizi üzüyor. Onlar arada kaynayıp gidiyor maalesef. Mesela Türkiye'deki mazlum ve mağdurların feryadı, sesi bu gümbürtü arasında neredeyse duyulmuyor. KHK'lıların sıkıntıları, emekli ve asgari ücretlilerin acınası halleri, ekonomik problemler, yaşanan hukuksuzluklar, ahlaki çöküntü ve pek çok sorun şu anda, tabiri caizse, sümen altına itilmiş gibi duruyor. Bunun da birilerinin işine geldiği muhakkak.

Son dört beş ay itibarıyla en çok gündemde olan konulara baktığınızda, öncelikle Rusya-Ukrayna savaşını görüyoruz. Olaylar o kadar seri cereyan ediyor ki Rusya-Ukrayna savaşı artık neredeyse kanıksandı gibi. Eskiden her gün dünya gündeminde olan bu savaş, üçüncü, dördüncü sıraya indi gibi görünüyor. Şimdilerde dünya kamuoyu daha başka gündemlerle meşgul.

Şaşkınlık uyandıran diğer bir gündem de Epstein dosyalarıydı. Epstein ile ilgili belgelerin ilk bölümünü 19 Aralık 2025 Cuma günü yayınladı. Bütün dünya adeta altüst oldu. Pek çok önde gelen siyaset, sanat, iş dünyasından insanın bulaştığı anlaşılan bu olay, dışa yansıdığı kadarıyla insanlık tarihine “İnsanlığın yüz karası” olarak geçmeye aday bir vakıa gibi duruyor. Bu belgelere bakınca, ahsen-i takvim ile esfel-i safilin arasında gidip gelme potansiyeline sahip olan insan varlığının ne kadar dip yapabileceğini anlama adına üzücü bir örnekle karşı karşıya kaldığımız anlaşılmaktadır. İnsanlık âlemi, seyrettikleri, okudukları karşısında adeta bir infial yaşadı. Günlerce, aylarca bu dosyalar konuşuldu ve hâlâ da konuşulmaya devam etmekte. Fakat sonra birden iki Müslüman ülkenin savaşa tutuştukları haberleri gelmeye başladı.

Ramazan ayına Pakistan-Afganistan savaşı ile girdik. Akıl mantık alacak gibi değil. İki Müslüman komşu ülke neden savaşır, hem de mübarek Ramazan’da?

Bu savaş devam ederken Afgan-Pakistan savaşını unutturan başka, daha büyük bir gelişme oldu: Amerika-İsrail-İran savaşı. Bu savaş dünya gündemine bir bomba gibi düştü ve her şeyi unutturdu. Şu sıralar kamuoyunda, sosyal medyada bundan daha önemli bir gündem yok gibi. Bütün dünya bu savaşa kilitlenmiş durumda. Sürekli bu olayın ekonomiden siyasete pek çok hadiseyi etkileme potansiyeli olduğu yazılıp çiziliyor. Şimdiden piyasalar alarm vermeye başladı bile. Dünya ekonomisi ciddi manada etkilendi. Dolayısıyla böyle bir savaşın herkesin gündeminde olması kadar tabii ne olabilir ki? Hatta bütün dünya, “3. dünya savaşının ayak sesleri mi acaba?” diye endişe ile bakıyor gelişmelere.

Şu anda dünya gündemi, tabii olarak bu savaşa kilitlenmiş durumda. Hani derler ya, yediden yetmişe; şimdilerde herkes bu haberleri takip etmekte meşgul. İnsanların kafası bu olaylarla allak bullak, darmadağınık; ne yapacaklarını, nasıl düşüneceklerini şaşırmış bir vaziyetteler. En iyi inanmışların bile olaylar karşısında nasıl bir vaziyet alacakları, hadiseleri nasıl yorumlayacakları hususunda sağlıklı, dengeli bir yol bulmakta zorlandıkları görülüyor. Tabii ki bu durum ilk defa yaşanmıyor. Son da olmayacak. Olup biten hadiselere, hadiseler karşısında insanların verdiği tepkilere bakıldığı zaman o meşhur hakikati hatırlamadan edemiyor insan: “Tarih tekerrür ediyor.” Evet, hadiseler aynıyla değil; fakat içinde bulunduğu zaman ve şartlar çerçevesinde benzer şekillerde tekrar ediyor, ibret alınması için. Buna bir misal olarak şunu verebiliriz:

Hatırlanırsa buna benzer bir durum ikinci dünya savaşı esnasında da yaşanmıştı. Bunu Üstad Bediüzzaman’a sorulan bir soru vesilesi ile anlıyoruz. Soru ve kısaca cevabı şu idi:

“Küre-i arzı herc ü merce getiren ve İslâm mukadderâtıyla alâkadar olan bu dehşetli Harb-i Umumî’den elli gündür – şimdi yedi seneden geçti – aynı hâl hiç sormuyorsun ve merak etmiyorsun. Hâlbuki bir kısım mütedeyyin ve âlim insanlar, cemâati ve câmii bırakıp radyo dinlemeye koşuyorlar. Acaba bundan daha büyük bir hâdise mi var? Veya onunla meşgul olmanın zararı mı var?” dediler. Cevaben dedim ki:

Ömür sermayesi pek azdır; lüzumlu işler pek çoktur. Birbiri içinde mütedâhil daireler gibi her insanın kalp ve mide dairesinden ve ceset ve hâne dairesinden, mahalle ve şehir dairesinden ve vatan ve memleket dairesinden ve küre-i arz ve nev-i beşer dairesinden tut, tâ zîhayat ve dünya dairesine kadar birbiri içinde daireler var. Her bir dairede, her bir insanın bir nev’i vazifesi bulunabilir. Fakat en küçük dairede en büyük ve ehemmiyetli ve daimî vazife var. Ve en büyük dairede en küçük ve muvakkat, arasıra vazife bulunabilir. Bu kıyas ile – küçüklük ve büyüklük makûsen mütenasip (ters orantılı) – vazifeler bulunabilir.” (Sikke-i Tasdik)

buyurarak siyasi, dünya çapındaki hadiselerle herkesin değil, sadece sosyal hayatta konumu, yetkisi ve etkisi olan kimselerin, onların da ancak yetki ve etkileri kadar o işle meşgul olmaları gerektiğine işaret etmişti. Çünkü herhangi bir kişi, etkisi ve yetkisi olmadığı hâlde kendine göre afakî sayılabilecek işlerle zihnini dağıttığında, gerçekten de yetkili ve etkili olduğu daha dar dairedeki işlerine (nefsi, ailesi ve asli işi vb.) odaklanması mümkün olmayacaktır. Üstad (ra), “Bu hadiseden daha önemli bir hadise mi var ki bu hadiseyi hiç merak etmiyorsunuz?” mealindeki bir soru vesilesi ile konuya şöyle devam eder:

“Evet, bu Cihan Harbi’nden daha büyük bir hâdise ve bu zemin yüzündeki hâkimiyet-i âmme davasından daha ehemmiyetli bir dava, herkesin ve bilhassa Müslümanların başına öyle bir hâdise ve öyle bir dava açılmış ki; her adam, eğer Alman ve İngiliz kadar kuvveti ve serveti olsa ve aklı da varsa, o tek davayı kazanmak için bilâ-tereddüt sarf edecek. İşte o dava ise, … herkesin, iman mukabilinde bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlar ile müzeyyen ve bâkî ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek davası başına açılmış.” (Asâ-yı Musa)

Yani ebedî bir saadeti kazanma veya kaybetme davası…

İşte bu satırlarda o dönemde İkinci Dünya Savaşı gibi – ki takriben seksen beş milyona yakın insanın öldüğü – bir savaş karşısında mümince bir bakış açısı, tavır, duruş nasıl olmalıdır sorusuna verilen cevabın özeti vardır. O gün fiilî olarak bir savaş yaşanmaktaydı; bugün ise böyle bir savaşın – Allah korusun – sözü edilmekte, birtakım emarelerden bahsedilmektedir. Fakat konunun sözü edilmesi, emareleri bile tüm dünyayı meşgul etmeye yetiyor da artıyor bile.

Peki bugün ilgili ve yetkili kişi ve kurumların dışında müminler olarak bizler, bu olup bitenler karşısında neler yapmalı ve nasıl hareket etmeliyiz derseniz, okuduklarımızdan mülhem birkaç hususu zikredebiliriz:

a- Öncelikle sebepler planında her an, bilhassa bizim güç ve kuvvetimizi aşan her türlü bela ve musibet zamanında Allah’a sığınmak, dua etmek, bela ve musibetlerin defi için tazarru ve niyazla yalvarmak her mümin için ilk başta gelen vazifedir. Gerek şerlerin defi, gerekse de hayra tebdili ve insanlığın muhafazası için.

b- İkinci bir mesele de istişari akılla hareket edip uyanık olmak, herhangi bir şerre, bela ve musibete alet olmamaya dikkat etmektir.

c- Bilhassa ferdi hata ve yanlışlarımızın umuma mal edilmesi söz konusu ise daha dikkatli konuşmak, yazmak, hareket etmek gerekir. Çünkü bazı bela ve musibetler bir kibrit çakma gibi yayılma istidadındadır.

d- Evet, tabii ki bugünün şartlarında dünyada ne olup bittiğini bilmek, araştırmak, ihtiyaç nispetinde takip etmek sosyal hayattaki şahsi, ticari ilişkiler açısından kaçınılmazdır. Bunun dozunu iyi ayarlamalıdır.

e- Her konunun ifrat ve tefriti olduğu gibi bu konunun da ifrat ve tefrit noktaları vardır. Tefrit noktası hiç ilgilenmemektir. İfrat noktası ise sanki o işin birinci derecede sorumlusuymuş gibi bütün vaktini ona harcamaktır. Dolayısıyla orta yol, günün belli bir zaman diliminde, mesela on beş dakika veya yarım saat, bir zaman ayırarak olan bitenle ilgili malumat sahibi olmak; diğer zamanlarda kendi zaruri işlerimize yoğunlaşmaktır. Zira şahsi, ailevi, sosyal işlerimiz çok yakından, birinci derecede bizi alakadar etmesine mukabil daha dış dairedeki işler ya bazen ayda bir, bazen yılda, bazen de ömürde bir iki defa, bazen de hiç alakadar etmemektedir. Herhalde “Kişinin Müslümanlığının güzelliğinden biri, kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmesidir.” (Kitâbü’z-Zühd, hadis no: 2317) hadisi bu noktaya bakmaktadır.

f- Bu meşguliyetler bir mümini Allah’la münasebetlerinden alıkoymamalıdır. Bilhassa farz namazları ihmale veya geçiştirme noktasına taşımamalıdır.

g- Bu gündemlerle meşguliyet, bilhassa ülkemizde yaşanan mazlumiyet ve mağduriyetlere ait iş, görev ve ilgi alakamıza mani olmamalıdır.

h- Bu türden güç ve kuvvetimizi aşan, bizim irademiz dışında oluşan bela ve musibetler anında geçmiş büyüklerimiz; Üstad ve Hocaefendi gibi zatlar, afaktaki meselelerle ilgili bilgi sahibi veya haberdar olsalar da hep kendi dert ve davaları ile ilgilenmiş, herhangi bir dikkat, hedef, gaye-i hayal dağınıklığına düşmemişlerdir.

ı- Ayrıca bu gündemlerle meşguliyet, ilgi alaka duyma, fikir edinme insanı günaha sevk etmemelidir. Yani kişiyi zaman israfı, zalime, zulme ve haksızlığa fikren veya kalben taraftar olma, küfür ve hakarete varan tenkitlere girme, söz ve yazılarda kin, nefret ve düşmanlık hislerini tahrik etme gibi günahlara düşürmemelidir. Zira “Bir de sakın zulmedenlere meyletmeyin, sempati duymayın. Yoksa size ateş dokunur…” (Hud, 113) ayeti de bizlere bunu hatırlatmaktadır.

i- Olan biten zulüm ve haksızlıklar karşısında sarsılmamak için hem besleyici hem de koruyucu özelliği olan temel kaynaklarla daha sıkı irtibat kurulmaya çalışılmalıdır. Zamanın büyük bölümü buna tahsis edilmelidir. İtikadi, fikri sağlığın korunması, yeise düşülmemesi, temel kriterlerin bilinmesi ve unutulmaması için bu, olmazsa olmaz bir şarttır. Temel kaynaklar başta Kur’an ve Sünnettir. Fakat takdir edilir ki Kur’an ve Sünnet’ten herkesin bir istifade seviyesi vardır ve bu istifade kişilere göre farklı farklıdır. Kur’an ve Sünnet’in her meselesini kuşatıcı bir şekilde anlamak uzmanlık ister. Onun için sık sık o uzmanlara müracaat etmek, konulara ve olaylara onların zaviyesinden bakmaya çalışmak isabetli olacaktır. İşte bu zamandaki uzmanlardan ikisi, iki büyük uzman; biri Bediüzzaman, diğeri Hocaefendi, Kur’an ve Sünnet’i bu çağın anlayışına göre yorumlayarak itikadi ve düşünce istikametimizi besleyecek, koruyacak doneler sunmuşlardır. Bu eserlere hâkim, vakıf olan herkes teslim eder ki olayların Kur’anî ve nebevî bir bakış açısıyla doğru bir şekilde yorumlanabilmesi, ne yapılması gerektiğinin bilinmesinin en önemli yollarından biri de olup biten hadiselere bu iki kaynağın prizmasından bakmakla sağlanmasıdır.

Evet, büyük olayların insan düşünce ve inanç dünyasını etkileme potansiyeli vardır. Bu büyük olayların menfi tesirine maruz kalmamak için bizlere tavsiye edilen şeyler; gaye-i hayalin unutulmaması, Allah’la irtibatın korunması, fikrî, zihnî dağınıklığa düşülmemesi, sebepler planında yapabileceğimiz şeyleri elimizden geldiğince yapmak ve ötesinde Allah’a dua dua yalvarıp, tevekkül edip teslim olmaktır.