Samimiyet

Hüseyin Odabaşı

Hüseyin Odabaşı

04 Eyl 2023 10:11
  • Günümüzdeki en temel sorun samimiyetsizliktir. Onca ilimin ve bilginin, maharet ve meziyetin kendinden beklenen etkiyi ve tesiri meydana getirebilmesi samimiyet şartına bağlıdır. Hz. Hızır’dan daha iyi yollar da bilsen, çağın en modern ekol ve fikriyatına da sahip olsan eğer samimi değilsen bunların hepsi boştur. İmam-i Gazali kadar bilgin var ve Abdulkadir Geylani kadar da ibadet ambarını ağzına kadar doldurmuşun. Ancak samimi değilsin. Bir çuval inciri berbat ettin demektir. Bence sen ilimle, eğitimle, ibadetle veya zekatla meşgul olmadan evvel samimi olmayı öğrenmelisin!


     O zaman samimiyet nedir?


    Samimiyet, içten ve özverili olmaktır. Dil ile kalbin aynı şeye tercüman olması demektir. Samimiyet ihlas gibi her davranışın özünü teşkil ettiğinden dolayı özellikle Allah yolunda olmak isteyen ve dinin belirlediği çizgide hayat sürmek isteyenler için önemli bir yol azığıdır. Samimiyetin nispetinde mesafe kat edebilirsin. Yani Ferhat gibi dağları delmede, Everest tepelerini aşmada veya mevkutu avlamada samimiyetin azığın, yakıtın olacaktır.


    Her şey değerini, manasını ve gücünü samimiyetle bulur. Ağzından çıkan kelimelerin manası kabilinin derinliklerinde tasdik, tekit görüyor mu? Ağzından çıkmadan konuşacağın cümleler, ruhunun derinliklerinde gerekli olan çağrışım ve ihtizaz yolcuğunu tamamlayarak mı çıkıyor. Beyninin guddelerine uğrayarak samimiyet merdivenlerini tırmana tırmana; terleye terleye ağız ve dil mağarasına mı ulaşıyor? Yoksa emeksiz, tersiz olgunlaşmadan ham ve kaba olarak hiçbir macerayı takip etmeden yaydan çıkan zehirli oklar gibi mi kelimelerin veya cümlelerin ya seni ya da birilerini kepaze etmek üzere ağzından fırlıyorlar. Ham sözleri, çiğ kelimeleri kalp ocağında pişmesine meydan vermeden fırının ağzından çıkarmamalısın. Ham sözler ve pişmemiş kelimeler, sahibinin de hamlığından ileri gelir. Halbuki söz, çayın dem alması gibi akıl ve kalp demliğinde demini almalıdır. Yoksa demini almayan, sözlerin muhatabın kemini alır:   

    “Sözü bilen kişinin, yüzünü ak ede bir söz
    Sözü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz
    Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı
    Söz ola ağulu aşı, bal ile yağ ede bir söz

    Kişi bile söz demini, demeye sözün kemini
    Bu cihan cehennemini, sekiz cennet ede bir söz
    Yunus şimdi söz yatından, söyle sözü gayetinden
    Pek sakın o sah katından, Seni ırak ede bir söz”


    Evet, ateşte pişen ekmekler gibi sözümüzü ateşlerde pişirdik mi? Dahası senin sözünü pişirecek kadar beden evine ateşlerin salındığı oldu mu? Sabahlara kadar sorular sorular üstüne terlediğin oldu mu? Şunu nasıl desem, nasıl ifade etsem? Şöyle desem imanıma zarar verir, böyle desem arkadaşlarım zarar görür, yok kardeşim böyle desem ben zarar görürüm? Ya susmalıyım ya da doğru konuşmalıyım! Konuştuklarım, davranışlarım savunduğum davama uygun mu? Ben insanlara ne anlatıyorum fakat kendim nelerle meşgulüm? Yoksa ben hakikatin değil menfaatlerimin mi zebunu, tutsağı oldum? Başkalarının ağzına bakmadan evvel önce kendi ağzımdan çıkanları kulağım duyuyor mu benim? Mesleğim meşrebim, ideolojim ideallerim hiç önemli değil öncelikle doğru yanlış söylediklerimi ilk önce ben, kendim temsil edebiliyor muyum? Dahası ben bu kalıbın adamı mıyım?


    Sorular ve sorgulamalar... Önce ateş basacak ruhunu... Ocağı yakacaksın... Kelimelerini, davranışlarını ve sözlerini pişireceksin bu fırında. Binbaşı Asım sözlerini pişirdi istikamet ateşinde.  Sabaha kadar kıvrandı durdu. Halden hale şekilden şekle girdi. Kıvamına erdi Binbaşı Asım:

    "Binbaşı merhum Âsım Bey isticvap edildi; eğer doğru dese, Üstadına zarar gelir ve eğer yalan dese, kırk senelik namuskârane ve müstakimane askerliğinin haysiyetine çok ağır gelir diye düşünüp, 'Yâ Rab, canımı al!' diyerek, on dakikada teslim-i ruh eyledi. İstikamet şehidi oldu. Ve dünyada hiçbir kanunun hata diyemeyeceği bir muavenet-i hayriyeye ve tasdike hata tevehhüm edenlerin çirkin hatalarına kurban oldu. Evet Risale-i Nur'dan tam ders alan, bir su içer gibi kolayca, terhis tezkeresi telâkkî ettiği ecel şerbetini içer. Eğer benden sonra dünyada kalan kardeşlerimin teellümlerini düşünmeseydim, ben de âlicenap kardeşim Asım Bey gibi 'Yâ Rab! Canımı da al.' diyecektim. Her ne ise..."(Tarihçe i Hayat, 207)


    Hem şahsi hem cemiyet hem de millet olarak sorunlarımızın ana kaynağı samimiyetsizliğimizdir. Laubali yaşam ve tutum bizi mahvetti. Şu an Türkiye'de üç ana akım veya kesim var. Dindarlar, milliyetçiler ve laikler...  Aslında dindar olmak da milliyetçi olmak da veya laik olmak da bir toplumun öyle veya böyle ihtiyaç duyduğu akımlardır, görüşlerdir veya fikirlerdir. Bu üç oluşumun aleyhinde çok da fazla bir şey diyemeyiz. 


    Ancak dindarlar ne kadar dindar? Yani ne kadar samimiler dinlerinde? Namaz kıldığı halde rüşvet yiyen samimi bir dindar olamaz. Domuz eti yemediği halde ihaleye fesat karıştırarak başkalarının hakkını yiyen kimseye samimi dindar gözüyle bakabilir miyiz? Bir taraftan “Peygamberimiz (sav) bir hurma ve suyla günü geçirirdi” diyor diğer taraftan eli delikli deccalllar gibi müsrif bir hayat yaşıyorsak samimi olduğumuzu kimseye inandıramayız. 


    Milliyetçi, milleti için görevini en iyi yapan, en çok çalışan kimse demektir. Samimiyet bunu gerektirir. Görevini veya vazifesini en iyi yapan insanları değişik bir haset duygusuyla ortadan kaldırmaya çalışmak ve bunu milletinin adına yapıyor olmak millet sevgisi ile bağdaşmaz. Hele milliyetçilikle hiç bağdaşmaz. Hem milletim için ölürüm diyeceksin hem de milletine en faydalı insanları kiralık katillerle fail -i meçhul cinayetlere kurban edeceksin. Samimiyet bunun neresinde, insanlık bunun neresinde!


    Ya laikler... Dinle devlet işlerini birbirinden ayrılması anlamına geldiği halde devletin dine musallat olmasına mâni olmayan laikler bu düstur ve prensiplerinde ne kadar samimidirler? Devlet bütün araçlarıyla dine müdahale ettiğinde ilk önce Türkiye'nin laik kesimi buna mâni olmalı değil midir? Laiklikler, devleti korudukları kadar dini de korumaları, savunmaları gerekmez mi?  Çünkü laiklik ilkesi gereği ne din devlete müdahale etmeli; ne de devlet dine müdahale edip alnına girmelidir. Halbuki dinin temsilcisi olan Diyanet İşleri bugün Cumhurbaşkanlığına bağlı bir memuriyettir. Yani devlet dini esir edip kapısına bağlamıştır. Eğer bu laiklerde laiklik ilkesiyle alakalı samimiyetin bir kırıntısı olsaydı devletin ne suretle olursa olsun ne lehte ne aleyhinde müdahalesine razı olmazlardı. Hakiki dindarlar hapse atıldıklarında veya özgürlükleri kısıtlandığında ya da kitapları toplatıldığında ilk önce bu duruma samimi laiklerin ses çıkarması gerekirdi. 


    Halbuki tam tersi oldu. Laikler dindarın sesini kesmeye çalıştı. Onların masum faaliyetlerinden rahatsız oldular. Devleti dindarların üzerine yürümesi için kışkırttılar, tahrik ettiler.  Haksız zulümlere alkış tuttular. Bu samimiyetsiz tutumları nedeni ile de bu çarpık ve çapsız laikler, neticede inananı ve inanmayanlarıyla beraber bütün toplumu dini ve ahlakı suiistimal eden münafık tıynetli siyasetçilerin kucağına ittiler, attılar. Laikler büyük bir samimiyet sergileyerek devletin dine zarar vermesine ilk önce onlar mâni olsaydı “din elden gidiyor” diyerek halkın desteğini temin edip dini duygularını sömüren samimiyetsiz idareciler bugün iktidar olamazdı.  


    Evet ister laik ol, ister milliyetçi veya dindar; önemli değil ama samimi ol. Demokratım diyorsan adam gibi demokrat ol. Hukukun üstünlüğü bizim için önemli diyorsan ve yemin ediyorsan bedeli neyi gerektiriyorsa onu yapmaktan çekinme. Yani ya göründüğün gibi ol ya da olduğun gibi görün. Eğer samimi olamıyorsan mezarı müteharrikler gibi ortalıkta dolaşma!

    04 Eyl 2023 10:11
    YAZARIN SON YAZILARI