Hidayetten Sonra Gelen Dalalet

Hüseyin Odabaşı

Hüseyin Odabaşı

11 Şub 2024 12:20


  •  Doğru yola girmişken daha sonra sapıtmak nasıl oluyor?  Derin derin düşünmemiz gereken bir konudur bu. Biz biliyoruz ki hidayet de dalalet de Allah'ın elindedir, yaratan O (c.c) dur: 

    “Gerçek şu ki, sen, sevdiğini hidayete erdiremezsin, ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir; O, hidayete erecek olanları daha iyi bilendir.” (Kasas, 56) 

    Ve hiç kimsenin hidayetle alakalı bir garantisi yoktur. Devamlı ve sürekli vahiyle talim edilen şu duayı dilimizde vird i zeban etmek durumundayız: 

    “Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra, bir daha kalplerimizi caydırma (ayaklarımızı kaydırma), bize katından rahmet ve inayet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan Sensin Sen.” (Al i İmran, 8) 

    Aslında hidayet, yoldur bir yönelmedir. İmanı muhafaza etmek şartıyla daha çok İslam ve Kuran yolunda olmayı, yürümeyi, mesafe kat etmeyi ifade eder: 

    “De ki: "Efendim beni dosdoğru olan yola iletmiş bulunuyor: tek tanrılı olan İbrahim'in mükemmel dinine... O, ortak koşanlardan olmadı." (Enam, 161) 

    Bu ayette “hedani” iletti anlamındadır. Fakat burada iletti anlamına gelen “hedâni” “sıratı müstakim- doğru ve istikametli yol” ile tev’emdir, bir bütündür. Çünkü sapık yollara dönmeyi ifade için “hedani” denmez. Fatiha'da da “ihdiha”dan hemen sonra “sıratal mustakim” ibaresi gelir. Hidayet kelimesinden sonra “sırat ı mustakim” ibaresi belirtilmese de bu mana “hidayet” kelimesinin içinde aslında melhuzdur, mündemiçtir. Bu bakımdan “hidayet” kelimesi “sıratı müstakimle” beraber kullanılmasa da biz yine aynı şeyi anlarız.  Çünkü Allah tarafından yapılan hidayet anlamındaki bir iletmenin veya yönlendirmenin başka türlü olması da mümkün değildir.   Allah’ın Hâdi ve Mudil ismi vardır hidayet de dalalet de onun elindedir. 
    Bazan hidayet, kalplerde iman nurunun yanması anlamına da gelir.  Yani bazı ayetlerde hidayetten kastedilen inanmanın ta kendisidir: 

    “Sen, sevdiğin kimseyi doğru yola iletemezsin; ama Allah hak edeni doğru yola iletir. O, doğru yolu seçenleri iyi bilir.” (Kasas, 56) 
    İnsanların gönüllerinin Allah’a bağlanması irtibat kurması anlamına gelen veya kulun kabulünü Allah’ın da kabul ile cevaplaması gibi anlamlara gelen hidayetin daha sonra dalalete dönüşmesi, evrilmesi de mümkündür: 
    “Sizden bir kimse cennet ehlinin amellerini öyle işler ki, kendisi ile cennet arasında sadece bir arşın mesafe kalır; derken kitabın hükmü ön plana çıkar ve o kimse bu sefer cehennem ehlinin amellerini işlemeye başlar ve cehenneme girer. Yine bir kimse cehennem ehlinin amellerini öyle işler ki, kendisi ile cehennem arasında sadece bir arşın mesafe kalır; derken kitabın hükmü ön plana çıkar ve o kimse cennet ehlinin amellerini işlemeye başlar ve cennete girer.” (Bu hadis, Nesaî hariç bütün kütübü sittede geçmektedişş.ir. bk. Kenzu’l-Ummal, h. No: 576). 

    Bu hadisten amele değil Allah’a güvenmek gerektiğini anlıyoruz. Zaten amele güvenmek farklı bir şirk anlamına gelen “ucup” hastalığıdır. Ömür boyu ibadetle Allah'ın (c.c) arasındaki kul Rab ilişkisini unutarak ibadet yapmak put biriktirmekten, ruhunda kendi ilahını oluşturmaktan farkı yoktur. Şu hadis ibadetleri muhakkak eda etmemiz gerektiği fakat yine de onlara güvenemeyeceğimizi veciz bir şekilde ifade eder: 

    Ebû Hüreyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah(sav) şöyle buyurdu: 

    “(İşlerinizde) orta yolu tutunuz, dosdoğru olunuz. Biliniz ki, hiçbiriniz ameli sâyesinde kurtuluşa eremez.” 

    Dediler ki: - Sen de mi kurtulamazsın, ey Allah’ın elçisi? 

    “(Evet) ben de kurtulamam. Şu kadar var ki Allah rahmet ve keremi ile beni bağışlamış olursa, o başka! (Müslim, Münâfikîn 76, 78. Ayrıca bk. Buhârî, Rikak 18, Merdâ 19; İbni Mâce, Zühd 20)  

    Yani bize denmek istenen; ibadetlerinize güvenerek doğruluktan ayrılmayın. Doğruluk ve dürüstlük açığını ibadetlerle telafi olacağını sanmayın. Benim ibadetlerim çok, doğru ve samimiyetten zaman zaman ayrılıyor olsam da önemli değil diye düşünemeyin.  Aksi takdirde bu hadisten ibadetlerin önemsiz olduğunu çıkarırsak konuyu yanlış anlamış oluruz.   

    Tüm bu hidayet mülahazalarından sonra “sapma” konusuna eğilebiliriz. Hidayet ve dalalet daha çok Allah’ın yoluna gitmeyi kabul etmek veya reddetmek anlamına geldiğinden hidayet de dalalet de bu kabul ve savunmaya göre şekillenir.  

    Çocuklarımıza kendilerini dış ve yabancı etkenlere karşı kendilerini savunmalarını öğretirken yanlışlarını da savunabilirler.  

    Bu nedenle kendimizi savunmak yanlışlarımızı ve hatalarımız savunmaya dönüşebilir.  İnsanı hata ve yanlışları üzerinden vurmak ve onu küçük düşürmek isteyenler de olabilir. Kişi için bu durum acı verir ve savunma dürtüsünü tahrik eder. Hata işleyen hata da olsa ben yaptım kimseyi ilgilendirmez diye de düşünebilir. Savunma dürtüsü insanda psikolojik olarak temel duygulardan biridir. Aşırı tahrik edilmesi insanı hatalarını da savunmaya sevk eder. Bu duyguyla hareket edenler iyi kötü ayrımına gitmeden hatalarına sahip çıkarlar. Sahip çıkarlar ve tövbe etmeyi de düşünmezler. Çünkü nefsini günah ve hatalarıyla beraber sevenler için en büyük hata, acziyete düşüp kendilerini savunamaz hale gelmeleridir. Birine ağzının payını verememek, yanlışlarıyla da olsa küçük düşürülmek bu tür insanlar için en büyük hatadır.   İşte bir kimsenin kendi benliğini aşırı sevgi besleyip toz kondurmaması aslında her hatanın ve sapıklığın başı, anası ve kaynağıdır. 

    Şimdi ilk asi ve günahkâr olan Şeytanı ehl-i ilim iken baş aşağı gelmesine sebep olan durumunu inceleyerek anlamaya çalışalım: 

    “Ey Resûlüm! Zikret o vakti ki meleklere, ¨Âdem’e secde edin¨ demiştik. Onlar da hemen secde ettiler. Yalnız İblis secde etmekten kaçındı, kibirlendi ve kâfirlerden oldu.” (Bakara, 30) 

     Şimdi Şeytanın hatasını inceleyelim. Hatadan sonra kibir hatasını işledikten sonra şeytan hatasına sahip çıktı. “Onu topraktan beni ateşten yarattın” dedi.  Gerekçe veya mazeret diye ileri sürülen argümanlar yapılan hatayı savunmak demektir. Kibrin doğasında o var çünkü. Kibrin doğasında ne olursa olsun her şartta kendi varlığına sahip çıkıp savunması vardır.  

    Hâlbuki, bir iyilik meydana geldiğinde benliğimize bu senin malın değil Allah’ın lütfudur demeliyiz. Kötülük meydan gelince de; “keçeli bundan mesulsün, sorumlu sensin. Dolaysıyla hatanı düzelt, merciinden af dile” demeliyiz.  

     Normal hatalar yapan egolar kendilerinden Allah'ın sadır ettikleri iyiliklere sahip çıkarlar. Bu hatadır fakat ham bir ruhun vasat bir hatasıdır. Fakat bir insan egosu eğer yanlış ve günahlarına da sahip çıkmaya başlamışsa burada aşkın bir ego, hadsiz bir kibir var demektir.   

      ¨Kibirden sakının. Şüphesiz ki kibir, şeytanı Âdem’e secde etmemeye sevk etmiştir. Hırstan da sakının. Zîrâ hırs, Âdem’i mâlum ağaçtan yemeğe sevk etmiştir. Hasetten de sakının. Zîrâ Âdem’in iki oğlundan biri kardeşini ancak haset sebebiyle öldürmüştür. İşte bunlar her hatanın aslıdır. ¨ (Râmûz’ul- Ehâdîs, s. 173/5.) 

    Evet bu hadiste de ifade edildiği gibi kibir, haset ve hırs hidayet yolunun en büyük düşmanıdır. Her üç ruhi hastalık da ego hesabına insanın kendini hata ve günah ayrımı yapmadan savunmasına sebep olur. Derken insan şeytan gibi hatasında veya günahında ısrar eden bir mütemerrite dönüşür.  

    Hafazanallah! 

    11 Şub 2024 12:20
    YAZARIN SON YAZILARI
    YAZARLAR